| Washington'dan Bir Konferans Geçti |
|
|
| Ahmet Kurucan, fgulen.com | |
| 17.11.2008 | |
![]() Ahmet Kurucan Şu konu başlıkları konuşulan, tartışılan mevzuların derinliği hakkında olmasa da mahiyeti hakkında zihne kapı aralıyor tahmin ederim:
Akademik gelenek içinde özellikle sosyal bilimler alanında çok az gördüğümüz 39 tebliğ metninin tamamının -3 tanesi hariç- 924 sayfalık bir kitap halinde önceden neşredilmesi ve dinleyicilerin eline verilmesi, meselenin hem tebliğciler hem de organizasyon komitesi tarafından nasıl ciddi tutulduğunun bir göstergesi ve aynı zamanda onların bir başarısı. Her bir tebliği ve paneli teker teker ele alıp değerlendirmelerde bulunmak bu satırların yazarını aşan bir mevzu; zaten gerek de yok. Çünkü sözü olan müspet-menfi, takdir veya tenkit bağlamında söyleyeceğini söyledi ve tarihe mal oldu. Bana göre Gülen Hareketi bir taraftan tarihi inşa etmeye devam ederken, bu ilmî çalışma ile bugün veya yarın hareketin tarihini yazacaklara ciddi bir malzeme sundu; hatta farklı bir bakış açısıyla yapageldiklerinin tarihini yazdı denebilir. Bu sürece bir yazı ile dahi olsa katkıda bulunmak adına konferansta dile getirilen ve bazılarını Sezai Kalaycı'nın Zaman gazetesine yaptığı haberlerde okuduğunuz düşünceleri sizlere kısaca aktarmak istiyorum. Bir tebliğci "ilim adamı olarak şüpheci yaklaşımı esas aldığını ama hareketin gönüllüleri ile girdiği ileri derecedeki münasebet ve yakınlaşma sonucu şüphelerinin izale olduğunu hatta şüpheci bakış açısına halel gelmeye başladığını" söyledi. Bir başkası "bu insanlar Türkiye'yi o kadar çok seviyorlar ki Türkiye'nin yurt dışında tanıtılması uğrunda Türk devletinden daha çok para harcıyorlar" dedi. Daha çok para harcayıp-harcamadıkları rakamların doğru veya yanlış diyeceği bir şey ama Türkiye sevgisi, vatan aşkı üzerinde söylenen tespit elhak doğru ve su götürmez bir gerçektir. Sezai Bey'in aktardığı ve önemli gördüğüm bu tür tespitlere benim yapacağım katkılara gelince: Hocaefendi düşüncesinin, ete-kemiğe bürünen Gülen Hareketi faaliyetlerinin Arap dünyasına etkisi müzakere edildi bir oturumda. Osmanlı sonrası farklı bir kulvarda ilerleyen münasebetlerin AKP iktidarı ve Gülen hareketinin o ülkelerdeki faaliyetleri ile nasıl kırıldığı konuşuldu. Özetle söylenen şey şuydu: "Osmanlı sonrası Arap dünyasından Türkiye'ye baktığınızda gördüğünüz şey sadece İslâm'a hayat hakkı tanımayan lâiklik olurdu. Ama şimdi bakışlar değişti. Şu anda tabanda AKP; akademisyen, bürokrat ve elit çevrede ise Gülen Hareketi bu değişimin başlıca aktörleri. Açtıkları okullardaki eğitim seviyesi, Hira dergisi ve tabandan tavana, tavandan tabana ilerleme kaydeden ikili münasebetler bu değişimi sağlayan hareketler." Bir Amerikan üniversitesinde uzmanlık sahası Arap dünyası olan bir akademisyenin hem de ABD'den bu tespiti yapıp, akademik bir tebliğe konu yapması yapılan işlerin mahiyetini ve ehemmiyetini anlatma adına oldukça önemli. Hatta "Seyyid Kutub'un düşünceleri entellektüel seviyede kaldı; Gülen'in düşünceleri ise halk seviyesine inmeye namzed" mukayesesi çok çarpıcı. Aktaracağım ikinci tesbit oturumlara damgasını vuran genç akademisyenler ve bu genç akademisyen kitlesinin bir çoğunun Gülen Hareketi'nin tabanından gelmesi. Bu husus müspet ve menfi iki ayrı açıdan ele alınabilir. Menfi açıdan şu tip şeyler akla gelebilir: "tabandan gelen bu kişiler akademisyenliğin en temel özelliği olan objektif yaklaşıma sahip olamayabilirler. İçinden yetiştiği hanede farklı seslere tahammülün olmayacağını düşünebilir hatta getirdikleri eleştiriler sonucu ihanetle damgalanabilecekleri endişesi yaşayabilirler." Mücerred açıdan bakıldığında bu tür endişelere hak vermemek elde değil; ama müşahhas olarak aynı şeyi söylemek zor. Çünkü ilgili arkadaşların tebliğlerine bakıldığında söz konusu objektifliğin göstergesi olan yapıcı tenkitlerin dile getirildiğini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Zaten "Müsademe-i efkardan bârika-i hakikat ortaya çıkar" kültürünün içinden gelen insanlardan başka bir şey beklemek imkânsız. Fakat günümüzde özellikle basın-yayın dünyasında anlaşıldığı şekliyle tenkitten maksat yapıcı değil, yıkıcı tenkit ise, at gözlüğü ile hadiselere bakıp kendi doğrularını dayatmaksa; evet bu tip yıkıcı tenkitler elbette söz konusu değil. Kaldı ki bu yaklaşımın akademisyenlik ve objektif yaklaşımla ilgi ve alâkası olamaz. Müsbet açıya gelince; hemen herkesin bildiği gibi hareketi şu ana kadar inceleyen yerli-yabancı bir çok akademisyen tabandan gelmiş ve yetişmiş kişiler değil. Dolayısıyla hareketi sosyal bilimlerdeki inceleme, araştırma ve değerlendirme gibi aynı metodlarını kullanarak yorumlayan içeriden kişilerin elde ettikleri sonuçlar, diğerlerine nispetle ayakları daha sağlam yere basıyor. Çünkü tahmin değil, bizzat inanılan ve yaşanılan değerler anlatılıyor, anlama çabasının ürününden ziyade anlaşılmış kıymetler ifade ediliyor. Bu noktanın, hareketin dış dünya tarafından daha iyi anlaşılmasına sağladığı katkı elbette tartışılamaz. Bu önemli noktanın Hocaefendi'nin bir kitabına isim olarak verdiği "Örnekleri Kendinden Bir Hareket" çerçevesinde bir yere konulabileceğini düşünüyorum. Son olarak; konferans boyunca anonslar yapan, anons aralarında mazisini anlatarak salonda bulunan herkesi derin derin düşünmeye sevk eden Georgetown Üniversitesi talebesi bir bayandan söz etmek istiyorum. Kendi ifadeleri ile "South Carolina eyaletinden geliyor. Cumhuriyetçi bir eyalet. Kendisi de Cumhuriyetçi. İslamı Daniel Pipes gibi İslam hakkındaki ön yargısı dünyaca meşhur kişilerin çalışmalarından öğrenmis. Güney Baptist olarak yetişmis. Hâlâ aynı inanç içinde. Başı kapalı her bayanı terörist ve evinde bomba imal eden kişi olduğunu zannedecek kadar adeta Müslüman düşmanı." Bu genç bayanın yolu bir gün aynı okulda okudukları hareket gönüllülerinden biri ile kesişiyor. İlerleyen münasebetler neticesi Türkiye gezisine katılıyor. İslam ve Müslümanlara bakış açısının kırılmasında dönüm noktasını oluşturuyor Türkiye gezisi. Türkiye'de yaşanan İslam onu kelimenin tam anlamıyla çarpıyor. Ve şimdilerde ön yargılarını, düşmanlıklarını bir kenara bırakmış, kendi dini ve kültürel değerlerini yaşamakla beraber gönüllüler hareketinin aktivitelerine destek veriyor. "İman, ümit ve sevgi; İlahi üç dinin ortak paydası Ama bunların en güzel şekli İslam'da" dedi bizzat kapanış konuşmasında. Nereden nereye demekten kendini alamadı orakiler. Peşisıra tesettürlü, Amerikan üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Müslüman bir bayan kürsüye çıktı ve oldukça dokunaklı bir sesle; "İslam hakkındaki ön yargılarını ve bunların parçalanış şeklini anlattığın şu hayat hikâyen benim ümidime ümid kattı. Demek ki hiçbir tohum boşa gitmiyormuş" mukabelesinde bulundu. Evet; hiç bir tohum boşa gitmiyor. Bakalım bir yıla yaklaşan bir ön çalışma, üç günlük yoğun mesai ile gerçekleşen bu konferans tohumu ileride ne tür sonuçlar verecek? Georgetown Üniversitesi, Prens b. Talal Müslüman-Hristiyan Anlama Merkezi, Rumi Forum yetkilileri ve emeği geçen isimsiz kahramanların hepsine sonsuz teşekküler. |
|
| Son Güncelleme ( 19.11.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








