Hocaefendi Sendromu Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 31
Kötüİyi 
Mehmet Barlas, Yeni Şafak   
29.09.2000

Başlarken

Sözcüklerde 'sendrom' kelimesinin karşısında, şöyle açıklayıcı bilgiler var..

- Belirli patolojik bir durumla ilgili olan ve topluca gözönüne alındığında teşhise imkan veren belirti ve işaretlerin tümüne, sendrom denilir..

Tıpta 'sendrom'un kullanılışına şu örnekleri verebiliriz..

- Munchausen Sendromu- Hasta tarafından hakimi aldatmak veya ilgi çekmek için sıralanan bir sürü uydurma belirti..

Brown-Sequard Sendromu- Omuriliğin bir yarısındaki lezyondan kaynaklanan ve vücudun bir tarafında duygu felci ile kendini belli eden sendrom..

Plummer-Ninson Sendromu- Demir eksikliği anemisinde görülen yutkunma güçlüğü ve ağız-yutak mukozaları atrofisi..

Görüldüğü gibi 'sendrom', belirli patolojik hastalık ve bozuklukların sebep olduğu belirtilerdir.. Eğer doktor bilgili ise, bu belirtileri biraraya getirerek, teşhisini koyar.. Bu belirtilere sebep olan ana bozukluğu bulur, tedavi eder.

Aksi halde her belirtiyi, başlı başına bir hastalık zannedip, ana soruna uzanamaz.. Yararsız ve hatta zararlı tedaviler uygular.. Dış görüntüler ve çeşitli belirtilerle uğraşılırken, hastalığın kaynağına inilmez.. Belki hasta ölür..

Toplumsal yaşamın ve siyasetin sorunlarına çözüm aranırken de, sendromlarla karşılaşılır.

Örneğin yeni bağımsızlığa kavuşmuş bir '3'üncü Dünya Ülkesi'nde, sürekli askeri darbeler yapılıyorsa, bumu '3'üncü dünyalık Sendromu' diye niteleyebilirsiniz.. Ve her yeni bağımsızlığa kavuşmuş ülkede askeri darbe yapılmasının, genel bir kural olduğunu söyleyebilirsiniz..

Oysa mesela Hindistan da, göreceli olarak yeni bağımsızlığına kavuşmuş bir '3'üncü Dünya Ülkesi'dir.. Üstelik '3'üncü Dünya' kavramını siyaset sözlüklerine sokan bir ülkedir..

Buna karşı Hindistan'da demokrasi aksamaz, askeri darbe olmaz, yönetimler seçimlerle değişir..

Demek ki, bir ülkenin sivil ya da askeri rejime daha yatkın olmasının nedeni, 'bağımsızlığı yeni elde etmek' veya '3'üncü Dünyalı olmak' değildir..

Demek ki 'askeri darbe'yi bir sosyo-patolojik bozukluğun sendromu (ya da belirtisi) olarak aldığımız zaman, pekçok yapısal özelliği de incelemeniz gerekir.. Sivil toplumun örgütsüz olması, özel mülkiyetin ve sınıfların var olup-olmaması, eğitim sistemi, devletçilik ve militarizm bağlantıları ve benzer tüm olgular araştırılıp, ağlıklı bir teşhise varılırsa, 'askeri darbe'nin kökenindeki ana hastalığın tedavisine gidilebilir..

Sosyo-politik sendromlar açısından, Türkiye verimli ve üretken bir ülke.. 'Bölünme Sendromu' veya 'İrtica Sendromu', Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar hep etkili oldu..

'Sol Sendrom', 'Sağ Sendrom' gibi kavramlar, sade askeri darbeleri değil, sivil dönemleri de sürükledi..

Özellikle 28 şubat 1997 post-modern müdahalesi ile yoğunlaşan 'irtica sendromu', günümüzde Fethullah Gülen'in odak noktasında bulunduğu 'Hocaefendi Sendromu'na dayanmış durumda.. Yayın organları, okullar, dershaneleri, vakıfları, finans kuruluşları birer belirti (veya sendrom) şeklinde alınıp, Fethullah Gülen'in devleti ve orduyu ele geçirmek için, gizli ve planlı bir çalışma yapan bir 'çete lideri' olduğu ileri sürülüyor..

'Vakıf', 'Tarikat', 'Cemaat', 'Din', 'Siyaset', 'Laiklik', 'Tehdit', 'Devlet' ve benzer tüm olguların birarada yer aldığı, yanlış teşhis halinde, gerçekten önemli kötü yan sonuçların çıkabileceği bir 'Sendrom' bu..

Bu çalışmamızda, ne Fethullah Gülen'den yana, ne de ona düşman bir kimlik sahibi olmadığımız için, objektifliğimizi koruyacağımıza güveniyoruz..

Amacımız, görüntünün ve propaganda savaşının arkasındaki gerçeği anlamaktır..
 

M.B

Ecevit'le Buluşma

Fethullah Gülen'le, Altunizade'de hem büro, hem de ev olarak kullandığı bir büyük binanın (FEM Dershanesi) üst katında görüşmüştük Amerika'ya gitmesinden önce..

Üzeri kapalı bir terastaydık.. Bitkilerin arasından, su şırıltıları arasında bir yapay çağlayan akıyordu duvardan yere doğru..

Gülen, alçak bir sesle konuştuğu için, söylediklerini duymakta zorluk çekiyordum..

Yanından ayrıldıktan sonra, anlattılar..

Meğer, Gülen'in yaşamını geçirdiği ve konuklarını kabul ettiği bu mekanda, yakınları bir arama yapmış.. Sonunda yirmiden fazla mikrofon bulmuşlar..

Herhalde Gülen dinlenildiğini anladığı için böyle alçak sesle konuşuyordu.. Ve herhalde yapay çağlayandan akan suyun şırıltısı, başka mikrofon kalmış olması ihtimaline karşı, bir önlemdi..

Böyle düşünmüştüm..

Sonra cemaatinin üyelerine hitaben yaptığı konuşmaların video-bantları yayınlanınca ve bunlar, DGM Başsavcısının iddianamesinde delil olarak kullanılınca, Fethullah Gülen'in, yıllardır hem dinlenildiği, hem de gözetlendiği iyice anlaşıldı..

Devlet büyüklerinin bütün ilgisine ve hem yerli hem de yabancı kamuoyuna iyice açılmasına rağmen, demek Fethullah Gülen, 'tehditler' listesinden hiç çıkartılmamıştı..

Başsavcı Nuh Mete Yüksel'in iddianamesinde, şu suçlamalar bile vardı mesela:

- Fethullah Gülen, hükümetin bilgisi dahilinde, Papa 2'nci Jean Paul'un daveti üzerine 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan'da Papa ile görüşmüştür. Görüşme, İslam ve Hristiyan Dünyalarını temsilen dinler arası diyalog zemininde oluşmuş ve Fethullah Gülen, uluslararası platformda Türkiye'de İslami kesimin lideri olarak gösterilmiştir. (S.17)

Önümüzdeki ay başlayacak olan 'Gülen Örgütü Davası'nın iddianamesinde, Papa ile Gülen'in görüşmesine çeşitli bölümlerde değiniliyor.

Örneğin 'Fethullah Gülen'in Siyasi Hedefleri' bölümünde, şöyle diyor iddianame:

- Fethullah Gülen tüm dinler ve uluslar ile iyi ilişkiler kurarak, onlardan gelecek karşı girişimleri engellemeyi hatta kendini desteklemelerini sağlamayı düşünmektedir. İleride kuracağı şeriat devletini desteklemek üzere, birçok ülkede yönetime gelecek gençleri yetiştirmektedir.

Bugün 'Gülen-Papa görüşmesi', iddianamede sıralanan ve suç oluşturan fiillerin, kanıtı olarak ele alınıyor..

İki yıl önceye dönelim..

Vatikan'da Papa ile 9 Şubat 1998'de görüşen Fethullah Gülen, 27 Şubat 1998 akşamı televizyonda, 'NTV'nin 'püf noktası' programında konuktur..

Taha Akyol ve Cengiz Çandar'ın sorular yönelttikleri programda, gündeme 'sıcak konu' olarak Vatikan Ziyareti de gelir.

Önce konuyla ilgili bir video bantı oynatılır.. Bu bantın metninde, Vatikan ziyaretinin ayrıntıları anlatılır..

Birlikte, bantın içeriğini izleyelim:

Vatikan ziyareti haberi

- Papa 2'nci Urban, 1096 yılında tüm Hristiyan Dünyasını, Kutsal Toprakların kafirlerin elinden kurtarılması için seferberliğe çağırdı. Kimse bu çağrının Müslüman ve Hristiyan dünyası arasında bin yıl sürecek bir düşmanlığın başlangıcı olacağını düşünemezdi.. Ama Haçlı Seferleri Müslüman dünyasının bilincinde derin izler bıraktı. Batılılar ise önyargılarından rönesans ve aydınlanma çağıyla kurtuldular. 20. yüzyılda hoşgörü kültürü daha da güçlendi. 1962 yılında Papa'nın izniyle Vatikan'da toplanan konsül diğer dinlerle ilişki kurma kararı doğrultusunda dinlerarası diyalog kurulunun oluşmasına karar verdi. Bu görüşmeler ışığında II. Jan Paul'un 1978'de Papa seçildikten sonra ilk ziyaret ettiği ülke Türkiye oldu. Polonya'daki Dayanışma Hareketine Sovyetlerdeki Glasnost politikasına destek veren Papa, geçtiğimiz günlerde de komünizmin son kalesi Küba'ya gitti. Ama Türkiye için en büyük sürpriz, Papa'nın Fethullah Gülen'i kabulü oldu. Bu kabulde Gülen'in Fener Rum Patriği Bartelemeus ve diğer kiliselerle, yahudi cemaati ile olan iyi ilişkilerinin ve Türkiye dışındaki açılan okullarının da etkisi olduğu muhakkak. Dinler arasında hoşgörü ve diyalog rüzgarlarının estiği günümüzde bu görüşme toplumun geniş kesimlerince yadırganmadı. Gülen Vatikan'da Papa'ya Demirel'in davetini hatırlatarak kendisine Türkiye'de evsahipliği yapmayı önerdi. İkinci öneri Harran'da üç semavi dinin ihtiyaçlarını karşılayacak bağımsız bir üniversite kurulması. Üçüncü öneri ise Papa'nın Kudüs'ü ziyaret etmek istemesi durumunda Arafat ve diyanet yetkilileriyle görüşerek bunun gerçekleştirilmesi için çaba göstermek. Gülen'in yeni bir anlayış ortaya koyduğu muhakkak ve bu yeni anlayış tartışılmaya devam ediyor.

Ziyarete bir tepki

NTV'nin programında, Gülen'in Vatikan ziyaretini tepki ile karşılayan bir emekli generalin görüşleri de video-banttan yayınlanarak, program-içi denge kuruluyor.

Şöyle diyor emekli general:

- Şimdi geçtiğimiz birkaç gün içerisinde bir olay meydana geldi. Bir zat, bir tarikat şeyhi, Vatikan'da Papa'yı ziyaret etti. Ben şu suali sormak istiyorum: Bu zat kimdir? Kimi temsil etmek için Papa'yı ziyaret etmiştir? Bazı kimseleri temsil etme yetkisini bu zata kim vermiştir? İşin enteresan tarafı bu zat devlet protokolüyle karşılanıyor ve devlet protolüyle uğurlanıyor. Halbuki devletin bir protol yönergesi var. Bu protokol yönergesinde kimin nasıl karşılanacağı, kimin nasıl uğurlanacağı gayet açık bir şekilde ortaya konmuş. Bu zat hangi kişiliğiyle bu devlet protokolü içine girmiştir? Ben bunu devletimden sormak ihtiyacı duyuyorum sıradan bir vatandaş olarak.

Bu video-kasetin gösteriminden sonra, programın yapımcıları olan Cengiz Çandar ve Taha Akyol, sorularını Gülen'e yöneltmeye başlıyorlar..

27 Şubat 1998'e dönüp, programı birlikte izlemeye devam edelim..

İşte sorular ve cevaplar.. 'C.Ç' Cengiz Çandar'ı, 'T.A.' Taha Akyol'u ifade etmektedir.. 'F.G.' de Fethullah Gülen'dir.

C.Ç.: Şimdi tabii emekli general sizi tarikat şeyhi zannediyor ama sizin tarikat şeyhi olmadığınız biliniyor.

T.A.: O şeyden kaynaklanıyor. Tarikat, cemaat ve şeyh kavramlarını bilmemekten kaynaklanıyor.

C.Ç.: Evet. Fakat böyle bir tepkiye maruz kaldığınız zaman ne hissettiniz? Ordaki soru üslubunu bir yana bırakıyorum ama Papa'yla niye görüştünüz? Kim olarak görüştünüz? Hangi hedefe yönelik görüştünüz?

F.G.: Bir kere tarikat şeyhi değilim, şeyh hiç değilim. Türkiye'de bunu Diyanet İşleri Başkanlığından, değişik yerlerde çalıştığım müftülere de sorabilirler. Çünkü şeyhlik meselesi tarikatçı olma meselesi bunlar belli statüleri olan şeylerdir. Ben sadece saf ve düz bir müslümanım. Hiçbir tarikatla alakam olsaydı söylerdim. Ondan kaçınmam. Çünkü belli bir dönemde tasavvufun değişik varyasyonları sayılan tarikatlar 10 asır Türkiye'de yararlı olmuşlar. Her müessesenin içinde yararsız insan zuhur ettiği gibi onun içinde de zuhur etmiştir. Ve bir dönemde bunlar Atatürk tarafından kapatılmıştır. Din adamları camiasında da yararsız insanlar olabilir. Valiler arasında da, devlet adamları arasında da, gözümüzün bebeği askeriyenin içinde de olabilir. Hiçbir müessese bundan eski ifadesiyle müstağni kalamaz. Öyle tarikatlarda olabilir. Ama ben değilim. Çünkü ben bir tarikat şeyhiyim, bir tarikatçıyım dediğim zaman yalan söylemiş olurum. Yalan, küfre eşit bir günahtır. İkincisi ben tasavvuf ve tarikatın ne demek olduğunu çok iyi bilen insanlar karşısında kendime bir makam ve paye veriyor gibi kendimi bir yere oturtmuş olurum. Bu onlara karşı bir saygısızlık olur. Üçüncüsü bunca zaman şimdi aynı misyonu eda etmiyor olabilir. Bunca zaman milletimize yararlı olmuş bir müesseseye karşı saygısızlık yapmış olurum. Bunu değişik platformlarda defaatla arzetmiş olmama rağmen kıymetli paşamız her nedense bu mevzuda belli kimselerin tesiriyle hiç okumadan kimseye sormadan konuşuyorlar.

Tarikat ve Şeyhlik

T.A.: Hocam tarikat ile cemaat arasındaki fark ne? Bunu birçok insan bilmiyor olabilir. Tarikat olunca nasıl olunur, cemaat olunca nasıl olunur?

F.G.: Tarikat, bir insan bir şeyhe intisap eder. Onun seyri süluku vardır. Bağlılık gerektirir, erkanı, disiplini vardır. Evvela bir şeyhe bağlanılır, rüşdünü isbat ederse, kendisini ifade ederse, ona paye verilir, ders verme imkanı verilir. Mevsimi gelince o da başkalarına ders vermeye başlar. Ve bunun bir silsile ile Efendimiz'e kadar gittiği söylenir.

T.A.: Bir de tarikatın özel ayinleri vardır. Sizin öyle bir özel ayininiz yok herhalde.

F.G.: Benim kitapta, sünnette, fıkıh kitaplarında olan ibadet ü taat, evrad-ı ezkar ve tesbihin dışında bir hususum yok. Kalkar namaz kılabilirim, çok da kılabilir deyince yine yalan söylemiş olabilirim. Ama tarikatla alakalı bir yanım yoktur. Bunu hem tarikatçılara bir saygımın ifadesi olarak söylüyorum. Ayrı bir şey. Bugün olmayabilir, kapanmış olabilir. Geçmişte Ahmet Yesevi tarikatçıydı, Mevlana tarikat ehliydi, Yunus Emre bir tarikata Taptuk Emre'ye bağlıydı. Bunların hepsi bir tarikat idi ama ben değilim. Bu büyük zatlara karşı ben de oyum demek bana göre büyük bir saygısızlık. Hem de bir yalan söylemedir. İddia edenler de aynı zamanda hilafı vaki bir beyanda bulunduklarını düşünerek bence Allah'tan korkup tir-tir titremelidirler. Tarikat şeyhi değilim. Evvela bunu bir yere oturtmak lazım.

İkincisi bence bir insanın milleti adına, ülkem ve ülküm adına, herhangi bir insanın ve fakirin bir şey yapması için herhangi bir payeye sahip olmasına gerek yoktur. Ben bir vatandaşım. Milletimin adına yaptığım herşeyi de bir vatandaş olarak yaptım. Vatandaşlığın üstünde de daha büyük bir paye bilmiyorum. Meclisi oluşturan, askeri oluşturan da odur, mülkiyeyi, adliyeyi oluşturan odur, vatandaştır. Ben de uzun zaman severek devletime hizmet ettim. Bir devlet memuruydum sayın paşamız gibi. Şimdi emekliyim, 12 Eylül'den sonra emekli oldum. O da emekli olmuş. Şimdi o da bir yere gidebilir. Ülkemiz adına bazı hizmetlerde bulunabilir. Ben onu takdirle karşılarım. Bir vatandaş olarak burada diyalog ve hoşgörü adına teşebbüslerde bulunduğum gibi Bartelemeus'la görüştüğüm gibi, Ermeni patriğiyle görüştüğüm gibi.. fakat bütün bunları devletime sorarak yaptığımı söyleyebilirim.

Devletin haberi var

T.A.: Vatikan'a giderken devlete haber verdiniz mi?

C.Ç.: Onlar davet etti değil mi?

F.G.: Burada acı bir şey daha söyleyelim. Vatikan'ın temsilcisi Moroviç'in ciddi gayreti oldu bu mevzuda. Hatta bir emri vaki ile ben kendimi böyle bir süreç, eskilerin ifadesiyle bir vetire içinde buldum. Ve böyle bir şeye hayır demeyi çok büyük bir dinin temsilcisi olan Vatikan'daki Papa'ya karşı bir saygısızlık saydım. Türk milletinin centilmenliği ile telif edemedim. Böyle bir fırsat doğmuş. Biz zaten Türkiye'de diyalog arıyoruz, niye değerlendirmeyelim? Ama bunun bir başlangıcı var. Bartelemeus'la görüştükten sonra yine bazıları bu meseleyi tenkite tabi tuttular. Ama o Amerika'da gitti anlattı. Anlattıktan sonra orada bir kardinalle görüşme imkanı bulduk. Burada musevi cemaatle görüşüyoruz. Diyaloğumuz çok iyidir. Onlar da Amerika'da anlattıklarından dolayı ben Amerika'ya gittiğimde tedavi amaçlı mütevazı bir evde kalıyordum. Oraya gelip benimle görüştüler musevi cemaati. Çok alaka gösterdiler. Burada açacağınız okullara destek olalım, dediler. Madem birileri dinler arası, medeniyetler arası çatışmadan bahsediyor. Biz bu hareketi bir dalgakıran gibi görüyoruz, sizinle beraber olalım, dediler. Değişik platformlarda bu mesele görüşüldü. Bu iş aynı zamanda karşımıza Papa'yla görüşme sürecini çıkardı. Ben de kendimi böyle bir süreç içinde bulunca biraz da ister istemez o tasavvuf geleneğinden gelen tevafuk dedim eskilerin ifadesiyle bir 'vechi rahmet var' dedim. Bir vatandaşım, düz bir vatandaşım, diyerek böyle bir şeye 'evet' dedim. Sonra davet ettiler kalktık oraya gittik. Hatta Moroviç gelmeyecekti. Tercüman olarak o da bizimle beraber refakat etti. Moroviç dendi, geldik buraya medyadan bazıları aldılar hatta MİT raporu gibi aksettirdiler, Abromoviç ile görüşüldü şeklinde intikal ettirdiler. Abromoviç musevidir. İşte onunla görüşüldüğüne göre demek bunun altında şu mülahazalar var... Bir dönemde CIA'nın başına gelecekti. Demek bunların CIA ile alakaları var, diye teoriler üretildi. Değişik vehimlerle senaryolar üretildi ama bunların hiçbirinin aslının olmadığını ma'şeri vicdan biliyor. Ben de biliyorum.

Bunu Allah da biliyor. Ben böyle bir mülakattan şu anda pişman değilim. Zuhur etse bir kere daha giderim. Hatta ayrılırken arkadaşlara dedim. Ben ölebilirim, Papa da ölebilir. Fakat bence bu süreç devam ettirilmeli. T.A.: Papa'yla görüşme, esas itibariyle dinlerarası diyalog açısından önemli. Yoksa bir müslümanla bir hristiyan her zaman görüşebilir. Siz bu dinlerarası diyalogtan ne bekliyorsunuz? Ne olur yani dinler arası diyalog olmasa da, Haçlı seferlerinden bu yana devam eden, işte onlar gavur biz müslümanız veya onlar bize barbar diye bakmaya devam etseler. Bir de siz dinlerarası diyalogla yetinmediniz, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabul edilmesi mevzuunda Papa'ya gayret etmesi için telkinde bulundunuz. Yani siz öyle bir din adamısınız, öyle bir cemaat liderisiniz, öyle bir İslami düşünce hareketinin liderisiniz ki, Papa'yla bir dini diyalog başlatıyorsunuz ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istiyorsunuz. Niye?

Ecevit ve İsmail Cem

F.G.: Bir husus kaldı zannediyorum. Yaptığımız bu şeyden devletin haberi vardı. Amerika'da bulunduğumuz zaman sayın hariciye vekilimiz Cem Bey'le arkadaşımız görüştü. Böyle bir sürecin başladığını söyledi. O da böyle bir şeyi istihsan etmişlerdi, güzel görmüşlerdi. Hatta kardinalle görüşme bu mesele için ilk adım olarak sayılıyordu. Vatikan tarafından davet edildikten sonra da gitmeden bir iki gün evvel Sayın Ecevit ile görüştük. İstanbul'daki evine gitmiştik. Kendileri, önümüzdeki günlerde Vatikan'a gideceksiniz, dedi. Dinlerarası diyalog adına daha doğrusu değişik din müntesiplerinini diyaloğu adına iyi bir şey olacağına inanıyorum, dedim. O da, çok isabetli olur, dedi. Bu açıdan devletin üst kademesindeki yetkililer bu meseleyi biliyorlardı.

T.A.: Tabii Ecevit bir entelektüel olduğu için, kimin adına gidiyorsun, yetki belgen var mı, demiyor.

F.G.: Evet. Oraya gitmek için ben şahsen bir yetki belgesine ihtiyaç olduğu kanaatinde de değilim. Ben milletim adına birşeyler yaparken bunu devletime haber vererek yapıyorum. Yanlış bir şey olmasın. Bartelemeus'la görüşürken de bir arkadaşımla Güvenlik Kuruluna telefon etmiştim: Ben Selanik'te bir okul yapmalarını teklif edeceğim bu meseleyi nasıl karşılıyorlar?

Ben isimlerini tasrih edemeyeceğim.

Oradan gelen cevapda, çok isabetli olur, denmişti. Bu açıdan devletimle herhangi bir tenakuza düşmeyi hiçbir zaman düşünmedim, aklımın köşesinden geçirmedim.

İşte böyle, devletin haberinde oraya gittik. Tekliflerimizi arzettik. Malum, son zamanlarda medeniyetlerin diyalogların çarpışmaları gelecekte sözkonusu ediliyor.

Ve geleceğe adeta kızıl kıyamet şeklinde bakılıyor. Orda da bu meseleyi izah ettim.

Arkasındaki insanlara, onların vehimlerini, hayallerini hem Papa'ya arzettim. Papa'dan evvel konsülde bu meseleleri görüşürken daha uzun boylu bir buçuk saat kadar görüşmemiz oldu. Onlar o görüşmelerin metnini de Papa'ya gönderdiler. Papa'ya da meseleleri arzettik. Aynı zamanda ben bazı meseleler unutulur diye bir de mektup halinde onları akşamdan bir arkadaşa İngilizce'ye çevirttim. Takdim ettik.

Bir El Düğmeye Basıyor: Kasetler ve Raporlar Dökülüyor

Son dönemin gazete arşivlerini karıştırdığınız zaman, hemen hergün ya manşetlerde, ya değişik konulu haberlerde, ya da köşe yazılarında mutlaka 'Fethullah Gülen' adının geçtiğini görürsünüz..

Ama bu isim, 1999'un Haziran ayında, birdenbire Türkiye'nin gündemine adeta tek madde olarak oturdu.

18 Haziran 1999'a gelinirken, birden birileri Fethullah Gülen'in işini bitirmek için düğmeye bastılar.. Ve o gece ATV'deki Ali Kırca'nın programında, Gülen'in 1993 Haziranı'nda yaptığı bir konuşmanın kaseti yayınlandı..

Daha sonra Hürriyet gazetesinin bir haberine göre, ATV'ye kaseti emekli Orgeneral Kemal Yavuz vermişti..

Bu dehşetengiz kasetin içeriği, DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in iddianamesinin de ana delillerinden biri oldu.. Daha sonra, aynı tür bir 'Gülen kaseti', NTV kanalına da verildi ve yayınlandı..

Kasetlerdeki konuşmalarında, Gülen, devleti, yargıyı, emniyeti ve tüm kurumları sabırla ele geçirmeye çalışan bir siyasal eylemci görüntüsü veriyordu.. Bu kasetlerin içeriğini, yandaki sütunlarda okuyabilirsiniz..

Ancak kasetlerin içeriği kadar, yankıları da ilgi çekiciydi..

Acaba bu kasetler, görev süresinin uzatılmasını bekleyen Süleyman Demirel'i siyaseten vurmak için mi elaltından verilmişti televizyon kanallarına?.. Çünkü Cumhurbaşkanı Demirel de, Gülen'in elinden 'Hoşgörü Ödülü' alan siyasi figürlerden biriydi..

Bu arada, kendisine verilen 'Hoşgörü Ödülü'nü reddeden ve Cumhurbaşkanlığı için adı dolaşan eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı'nın işine yarayabilir miydi Demirel'in yıpratılması?

23 Haziran günkü yorumunda, Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç, şunları yazıyordu:

-Fethullah Gülen'i seven sevmeyen herkesin kaset yayımlandığı andan beri sorduğu sorular var: Böylesine dehşetengiz bir konuşma nasıl oldu da bu kasete alındı? Hadi kasete alındı, nasıl oldu da saklandı? Hadi saklandı, nasıl oldu da ilgisiz ellere geçebildi?

Kasetteki konuşma 1993 Haziran ayında yapılmış. Kasetin en az iki yıl önce dışarıya sızdığını da öğrendim. Bu demektir ki, kaseti ele geçirenler, ellerinde bir saatli bomba tuttuklarını epeydir biliyorlardı. Acaba bu süre içerisinde, kaset uslu uslu kasada mı durdu, yoksa kısa süreli yolculuklara çıktı mı? Kasetin ellerinde olduğunu Fethullah Hoca ve cemaatine de duyurdular mı? Duyurdularsa, onlar ne tepki verdi? Kişiler veya tavırlar konusunda pazarlıklarda bu kaset rol oynadı mı?

Kasetin gelecek mayısta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimini etkileyecek gücü var, ama acaba daha yakın tarihteki olaylarla irtibat kurmak çok mu yersiz olur? Kaseti cumartesi günü manşetinden kullanmış gazetelerden biri, önemli bir devlet kurumundan aranmış ve 'Nereden çıktı bu kaset?' diye sormuşlar... Kaseti açıklayanların kimliklerinden hareketle onu piyasaya sürdüğü düşünülebilecek bir devlet kurumu bu. Demek ki, sızdırma o kurumun işi değil. Hatta soruş tarzından o kurumun kasetin açıklanmasından fazla mutlu olmadığı da düşünülebilir. Çünkü bu, daha yakın bir tarihte gerçekleşecek bir devir-teslim olayını müthiş etkileyebilecek bir gelişme.

Bu sırada, 'Batı Çalışma Grubu' tarafından hazırlandığı iddia edilen 'Gülen Raporları' da gazete manşetlerine yansımaya başlamıştı..

Haziran'ın ikinci yarısında, bazı gazete manşetlerinden örnek verelim..

Sabah: Fethullah Hoca'ya idam talebi Fethullah'ın ölüm komandoları

Posta: Dünya imamı Fethullah

Star: Fethullah Hoca raporu: DEPREM

Aynı sırada toplanan Millî Güvenlik Kurulu'nun gündeminin öncelikli maddesinin de 'Gülen Raporu' olacağı gazete manşetlerindedir..

Daha sonraları, bu raporların 'Telekulak Çetesi' diye adlandırılan bir grup emniyet mensubu tarafından hazırlandığı iddiaları da, basında yer alır.

Kasetlerin, raporların elden ele ve kanaldan kanala dolaştığı bu dönemde, iktidardaki politikacılar ve bir kesim aydın, olaya tepki koyar..

Örneğin Başbakan Ecevit, 'Nerede Devlet Ciddiyeti' başlığı ile verilen bir demeçle, kaset ve raporların medyaya sızdırılmasına tepki gösterir..

Şöyle der Ecevit:

Ecevit'in tepkisi

Gülen'in kasetini ilk kez televizyonda gördüğünü belirten Başbakan 'Ellerinde böyle belgeler bulunan kamu görevlilerinin, kamuoyuna medya yoluyla bu tür raporları yansıtmak yerine Başbakanlık Takip ve Koordinasyon Kurulu'na veya kendi bakanlıklarına vermesi gerekirdi. Bu devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan bir olay' dedi.

Kanal D'de yayınlanan, Fatih Altaylı'nın sunduğu 'Teke Tek' adlı programda konuşan Ecevit, Fethullah Gülen'in televizyonlarda yayınlanan kasetinden daha önceden haberdar olmadığını bildirdi. Başbakanlığa kaset konusunda bir bildirimde bulunulmadığını bildiren Ecevit, şöyle konuştu: 'Aslında Başbakanlığa bağlı uygulamada, Takip Koordinasyon Kurulu var. Bunun başta gelen işlevleri, devlete karşı etkinlikler konusunda, laiklik karşıtı eylemler konusunda, bölücü akımlar karşısında, terörist eylemler karşısında gerekli izlemeyi yapmak. Dolayısıyla ellerinde böyle belgeler bulunan kamu görevlilerinin, kamuoyuna, medya yoluyla bu tür raporları yansıtmak yerine bu kurula veya kendi bakanlıklarına vermesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. Son günlerde yaygınlaşan bir uygulama ile doğrudan doğruya medyaya bazı şeyler, kimi kamu yöneticileri tarafından sızdırılıyor. Tabii sızdırılması sonuç olarak iyi olmuş olabilir, kötü olmuş olabilir. Bu, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan bir olay.'

'Gülen'in kasetleri kamu görevlileri tarafından mı sızdırıldı?' sorusu üzerine Ecevit, 'Bunu kesin bilmiyorum. Basına yansıyan bir raporu oldu Ankara'daki emniyet görevlilerinin. Ben bunu kastederek söyledim' diye konuştu.

'Devletin her kademesinde laiklik karşıtı akımlara karşı ciddi kaygı ve kuşku var' diyen Başbakan bu hassasiyetin MGK gündeminde de bulunduğunu bildirdi. Fethullah Gülen'le kendisinin de görüştüğünü bildiren Başbakan Ecevit izlenimlerini şöyle anlattı: 'Kendisi son yıllarda yaptığı açıklamalarda, -bunlar samimidir, değildir tartışılabilir- laiklikle ters düşmemeye özel bir özen göstermiştir. Çağdışı bir akımı temsil ettiği izlenimini vermemiştir.'

Rusya neden izin verdi?

Gülen'in tavsiyesi ile açılan okullardan birinin de Moskova'da olduğuna dikkat çeken Ecevit, 'Laiklik karşıtı bir eğitim verilseydi Rusya herhalde bu okulları misafir etmezdi' dedi. (23 Haziran 1999-Zaman)

Başbakan Ecevit, daha sonra da (1 Temmuz 1999'da), 'Gülen Raporu'ndaki iddiaları, DSP'nin grup toplantısında ele alacaktır..

İşte o günkü Milliyet'in haberi:

-Dinsel akımların hepsinin laikliğe karşı görünmediğini vurgulayan Ecevit, 'Bazıları belki takiye yaparak, laikliğe karşı açık tavır almaktan kaçınıyorlar. Takiye giderek içtenliğe de dönüşebilir. Yeter ki, laikliği gerçekten benimseyen veya takiye yaparak da olsa benimsermiş gibi görünen dinsel topluluklar, laik demokratik rejimi yıkmak için açıktan uğraş veren topluluklarla bir safa, bir cepheye ve dayanışmaya itelenmesinler' diye konuştu.

Koalisyonun ortağı ANAP'ın Genel Başkanı Mesut Yılmaz ise, 'Gülen kasetleri'ne, daha şiddetli tepki göstermiştir.

22 Haziran 1999 tarihli 'Zaman' gazetesinin, Mesut Yılmaz'ın ANAP grubundaki konuşmasına ilişkin haberi de şöyle:

-ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Fethullah Gülen'e tuzak kurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirdi. Partisinin Meclis Grubu'nda konuşan Yılmaz, kasetlerin ortaya çıkış şeklinin vatandaşta şüphe uyandırdığına dikkat çekerek, 'Bu kasetler acaba uzun süre elde tutulduktan sonra belli zamanlama ile mi ortaya çıkarılıyor? Eğer ortada işlenmiş suç varsa, deliller varsa, devlete düşen görev hiçbir kimseye tuzak kurmadan gereğini yapmaktır' dedi. 'Devlet gibi devlet olmanın gereği vardır' açıklamasını yapan Mesut Yılmaz'ın açıklamaları şöyle:

'Devlet kimseye tuzak kurmaz. Tuzak kurarak devlet yönetmek olmaz. Bunları bir varsayım olarak söylüyorum: Bu kasetler basına MİT'ten, Emniyet'ten veya başka bir devlet kurumundan kendi tayin ettiği zamanlama ile veriliyorsa durum vahim demektir. Devlet suç yaratmaya çalışıyor, tuzak kuruyor demektir. Böyle devlete vatandaş güven duymaz. Ortak şüphe doğmuştur. Kasetin bütünü dikkate alınarak inceleme yapılmalı. Ortada laik cumhuriyete karşı eylem, niyet, girişim varsa bu suçtur. Bunu izlemek emniyetin, gereğini yapmak yargının görevidir.'

Fethullah Gülen'den 'din büyüğü' olarak bahseden Yılmaz, Gülen'in toplumun her kesimi tarafından sevgi odağı haline gelmesinin altında devlete ve rejime bağlı, hoşgörülü yaklaşımının etkili olduğunu söyledi. Türkiye'de kasetlerden sonra olağanüstü korku havasının yaratılmak istendiğine dikkat çeken ve herkesi sağduyulu ve soğukkanlı olmaya davet eden Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Her zaman Cumhuriyet'in temel niteliklerini koruyacağız. Bunu adam gibi, devlet gibi yapacağız. Rejimi savunmaya varız. Abartma ve yanlışlıkları da ortaya koyacağız. Devlet, medya ve vatandaş serinkanlı, akıllı olmalı. Gördüğüm tehlike şudur: Cumhuriyet'i koruyacağız derken demokrasiyi, insan haklarını bir yana itip çağ dışı tedbirler alırsanız Cumhuriyet'in en önemli temeli olan, demokrasiyi var eden vatandaşı mahrum bırakırsınız. Rejim korunurken, vatandaşların haklarına tecavüz edilmemelidir.'

Basındaki köşe yazarları da, kasetler ve raporlar konusunun üzerine giderler..

24 Haziran tarihli 'Hürriyet'ten Cüneyt Ülsever'in yazısından alıntı yapalım..

Bir toplumsal paranoya

-Gelelim Fethullah Hoca kasetlerine. Bu kasetlerde geçen sözleri yorumlamak için bazı malum konuları yeniden ilan etmek gerekiyor:

1) Ülkemizin geleneğinde merkeze tepkiler birer halk dini olarak gelişmiş tarikat ve cemaatler ile yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bu unsurlar millet indinde entellerin o pek beğendikleri sivil toplum örgütlerinin gerçek temsilcileridir. Ancak aynı temsilciler Osmanlı'nın yerleştirdiği devlet geleneği içinde, bazı istisnaları hariç, devlete alternatif olmak iddiasında olmamışlardır.

2) Fethullah Hoca cemaati ideoloji (inanç) boyutunda güçlü bir İslami içtihada (yoruma) dayanır.

3) Bu yorum Bediüzzaman Said Nursi'nin içtihadından yola çıkar. Said Nursi'nin çeşitli siyasal denemeleri hüsranla bitmiştir. Bu tarihi ders, evrimsel gelişimi içinde, medeniyet lokomotifine binebilmek için tek yolun Batı'nın ilmini İslam'a kazandırmayı hedefleyen bir miras bıakmıştır.

4) Her ideoloji (komünist, liberal, sosyal demokrat vb.) gibi bu cemaatin de gönlünde bir vuslat günü (G-day) vardır.

5) Ancak bu iktidar günü, bazılarının alıştığının tersine topla-tüfekle Ankara'nın fethi değildir. Bu fetih ilimle irşad olmuş gönüllerin İslam geleneğinde toparlanmasıdır. Açıkçası, hedef bir zihniyet evrimidir!

6) İktidardan darbeyi anlayan zihniyet ise geleneğinde gönüllere-zihniyete hitap ederek egemen olmayı, daha doğrusu egemenliği millete teslim ederek onun temsilcisi olmayı hiç bilmediği için her türlü sivil hareketten ürkmektedir. Bunun için hep bir umacı yaratarak ve milleti bu umacıdan koruyarak meşruiyet kazanmaktadır.

Son umacı Fethullah Hoca cemaati Türkiye Cumhuriyeti'ne hayırlı olsun!

24 Haziran 1999 tarihli Sabah'ta da, Gülay Göktürk 'Gülen kasetleri'ne şöyle yaklaşır.

Devleti ele geçirememek

Şu 'devleti ele geçirmek' suçlamasının, bu kadar sık ve bu kadar yoğun gündeme gelmesi bir şeyleri kanıtlamıyor mu sizce?

Malum, kendinize ait olan bir şeyi ele geçiremezsiniz; ancak sizin olmayan bir şeyi ele geçirebilirsiniz.

Demek ki, toplumun o kadar geniş bir kesimi devleti 'kendisinin' olarak görmüyor ki, ele geçirmek için sürekli faaliyet halinde. Demek ki bizim devlet, o kadar geniş bir kitleyi dışlamış; üstünde yükseldiği toplumdan o kadar kopmuş ki, gün aşırı 'ele geçirilme' tehlikesi atlatıyor!

Bunda bir gariplik yok mu?

Elbette var ve bu gariplik, bugün Fethullah Gülen kasedi dolayısıyla yine gündemde olan şu 'devleti ele geçirme' kavramı üzerinde biraz düşünmeyi gerektiriyor.

Bana kalırsa Türkiye'nin sorunu, devletin ele geçirilmesi değil, ele geçirilememesidir. Bir zamanlar devleti ele geçiren bir zümrenin, bunu ilelebet sürecek bir imtiyaz olarak görmesi, bu imtiyazı kimseyle paylaşmaya razı olmamasıdır. Sorun, toplumda varolan değişik eğilimlerin, toplumsal güçlerin, hatta sandıktan çıkan hükümetlerin bile, bir türlü devleti ele geçirmeyi başaramamasıdır.

Aslında devleti ele geçirmeye çalışmayı suçların en büyüğü olarak ortaya koyanlar, her seçimin devletin büyük or anda el değiştirmesi için yapıldığını da unutmuş görünüyorlar. Unutmakta da haklılar, çünkü Türkiye'de böyle bir şey olmuyor. Meclis el değiştiriyor, hükümet el değiştiriyor, yani milli irade değişiyor ama, devlet aynı zümrenin elinde kalıyor ve bütün temel meselelerde milli irade ne derse desin o zümre bildiğini okumaya devam ediyor.

Oysa, demokratik devletlerde, sivil toplum içinde varolan her türlü gücün, politik toplumda yansımasını bulması doğaldır. Devlet, toplumdan ve toplum içindeki güçlerden bağımsız, tepelerde bir yerlerde konuşlanmış bir varlık değil, o toplum üstünde yükselen bir organizmadır. Sivil toplum içindeki her güç, her eğilim, beğenelim ya da beğenmeyelim, politik toplumda da yansımasını bulabilmelidir. Zaten, politik toplumla sivil toplumun ayrılmazlığı da buradadır. Devlet ancak toplumla kurduğu bu organik bağlar sayesinde canlılık ve dinamizm kazanır. Dini örgütlenmeler, cemaatler ve tarikatlar da sivil toplumun bir parçasıdır ve onların da, kendi Türkiye projelerini hukuk düzeni içinde ve yasal sınırlar dahilinde, devlet katlarına taşıma hakları vardır.

Peki bunu gizli kapaklı bir biçimde yapabilirler mi?

Gülen Cemaati'nin devlet içindeki kadrolaşma faaliyetinin gizli kapaklı bir biçimde yürütmesini ihanet olarak görenlerin, önce şu soruya cevap vermesi gerekir: Türkiye'de bir yargıç, bir vali ya da bir general, göğsünü gere gere Fethullah Gülen Cemaati'ne mensup olduğunu deklare etme özgürlüğüne sahip mi? Bunu deklare ederek devlet içindeki görevini sürdürebiliyor mu?

Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün olmadıkça, bir Fethullahçı'yı, Fethullahçı olduğunu gizleyerek devlet içinde yükseltmeye kalktı diye suçlamaya hakkımız olamaz.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra özetle söylemek gerekirse, suç olan, devleti ele geçirme çabası değil, bunu silahlı bir ayaklanmayla, bir darbeyle, yani şiddet yöntemiyle, zora dayanarak gerçekleştirmeye çalışmaktır. Bu suçun unsurları oluştuysa, Fethullah Gülen Cemaati de yargılanır ve cezalandırılır. Ama suçun unsurları oluşmadıysa, yani şiddet yoluyla bir iktidar değişikliğinin delilleri ortada yoksa, böyle bir faaliyetin bizim hoşumuza gitmemesi, onun suç olduğunu göstermez.

Bundan gerisi politik ve ideolojik bir mücadele konusudur.

Milliyet yazarı Taha Akyol da, 23 Haziran tarihli köşesinde, 'Fethullah Gülen olayı'nı şöyle ele alıyordu..

-ECEVİT, bir entelektüel olarak daima bizim resmi ideolojinin toplumlar dinamikler konusundaki dar kafalılığından yakınmış, halkla anlaşmaya önem vermiş, bu arada 'dine saygılı laiklik' kavramını geliştirmiştir. İşte bu Ecevit 1970'lerde ve günümüzde solu birinci parti yapmıştır.

Ecevit, Fethullah Gülen olayına bakarken de özellikle yurtdışındaki okulların Türk dilini, kültürünü ve Türkiye'nin nüfuzunu yaymak için son derece yararlı olduğunu takdir etmektedir.

'Analitik düşünce' de, topyekün yargılar yerine böyle analizler yapmayı gerektirir.

Din her toplumda 'cemaat' (community) dayanışması olan yapılanmalarla ve derin bir 'hayır işleme' duygusuyla var olur. Bu sebeple her dinin misyonerleri 'memurlar'dan daha motivasyonlu olurlar. Mesut Yılmaz'ın bu konuda 'sosyolojik boyut'un önemini vurgulaması da son derece isabetlidir.

Herhalde Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz okul kapatmak, hele de dışarda bu okullardaki ay yıldızı indirmek için iktidara gelmediler! Denetim mi? Elbette!

'Gülen Kasetleri'nden bazı alıntılar

Ankara DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in iddianamesi, Türkiye'nin gündemini değiştiren 'Gülen Kasetleri'ni de, deliller arasında sunuyor. (S. 58-69)

İşte bu kasetlerin çözümlerinden bazı bölümler.. Gülen'i zor duruma sokan bazı cümleler şöyle:

-Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan Adliye, Mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır.

Zayiata meydan vermeyin

-Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli, fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken yani fevkalade korumaya alınmalı, katiyyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir.

Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın.

-Bu açıdan, bir taraftan bu kanun ve kuralları kullanma, biraz önce anlattığım esneklik içinde, diğer taraftan bir kanun ve kural adamı olma imajını uyarmak, yani harfiyen riayet ediyor bunlar denmeli, denmeli ki muntazam terfilerin arkasında bir ölçüde bu vardır. Ve sizin ileriki dönemde daha hayati, daha önemli yerlere gelmenizin arkasında da bu vardır. Yani sivrilmeden mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitmek, iş de bu iki müessese de olduğu gibi hayati dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara alınmadan, hissettirmeden dönüp geriye gelme

-Bir Batılı mütegallip, Şili'de hatırlarsan 15 sene geldi, milletin ense köküne bindi ve bir daha da gitmedi. Hatırlayacaksınız gelince bir daha gitmiyorlar. Aynen bunun gibi dünyanın her yerinde bir kısım aynı firavuniyetlere sebebiyet verilebilir. Dünya firavunlar çağını yaşıyor. Toprak firavun bitirmek için pek mümbit. O öyle bir dönemde tam özümüzü bulacağımız, kıvama ereceğimiz ana kadar, dünyayı sırtımıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağımız ana kadar, o kuvveti temsil eden şeyleri elimize alacağımız ana kadar, Türkiye'de ki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar, her adım erken sayılır. Her adım 20 günü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünya ile hesaplaşma işidir. Bütün bir dünya ile hesaplaşma işidir. Ve dünya ile bir gün hesaplaşacak bu insanların, dünya ile hesaplaşma yollarını öğrenmeleri işidir. Talim ve terbiye işidir. Böylesine feleğin çemberinden çekenler, geleceğin fikir işçileri olarak kendi dünyalarını kuracaklar, fikir mimarları olarak kuracaklar fakat burada böyle defaatle feleğin çemberinden geçmeyen insanlar, kendi acemiliklerine, toyluklarına takılacaklar ve tabii kendi ülkelerinde kendileri de zarar görecek. Biz bugün sesimiz soluğumuz bu. Bunca kalabalık içinde, ben bu duygu ve düşüncemi sizlere sözde mahremiyet içinde anlattım. Ancak sizin mahremiyete sadık, mahremiyet hususunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum, elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi, bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutusuna atıp geçeceksiniz. Arz e debildim mi? Sırrınız sizin esirinizdir. Söylerseniz siz esir olursunuz.

-80 seneden beri amansızca, hatta bu dönem itibariyle de imansızca da diyebiliriz, dinle diyanetle uğraşıyorlar. Değişik hayat üniteleri nazarı itibara alındığı zaman bazı hayat ünitelerinde, bazı birimlerde 80 sene evvel, yani bir başka asra adımımızı atarken, zannediyorum falan müessesede, filan müessesede, bugün olduğu kadar tepeden tırnağa Allah'a inanmış bu kadar inanmış insan yoktur. Mübalağa etmiyorum. Hatta diyebilirim mülkiyede bu kadar inanmış insan yoktur. Müsaade ederseniz diyebilirim adliyede bu kadar inanmış insan yoktur. Müsaade ederseniz diyebilirim bir takım hayati dinamik müesseselerde bu kadar inanmış insan yoktur. Sadece o başı mahirane, meseleyi dağıtmadan, perdeyi yıkmadan ayakta tutma cehdi ve gayreti vardır. Bir enkazı ayakta tutuyoruz.

-O kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır, her ad ım yine gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şey.

Gülen Türkiye'ye Dönecek mi?

Fethullah Gülen üzerindeki tartışmaları ve yargıya da intikal eden iddiaları izlerken, hep aynı izlenimi alıyorsunuz.. - Türkiye'de devlet de, siyaset de, toplumun farklı düşünen kesimleri de, hem birbirleri ile, hem kendi aralarında, bitmez tükenmez kavgaların tarafları.

1999'un Haziran ayında medyaya verilen 'Gülen kasetleri' ve 'Gülen Raporu', iktidarda bulunan Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz'ın da tepkilerine yol açmıştı..

'Seçilmişler' ile 'atanmışlar', devlet gücünün kullanılış biçimi üzerinde çok farklı konumdaydılar.. Ama başbakan farklı düşünse de, 'derin devlet', bildiği yöntemden vaz geçmek niyetinde değildi neticede..

Bu dualist (ikili) yapı, en çarpıcı biçimde, kasetler ve rapor olayından 6 ay sonra, Davos'ta sergilendi..

Başbakan Ecevit, yüksek bürokratların ve önemli işadamlarının eşliğinde, İsviçre'nin Davos kentindeki 'Dünya Ekonomik Forumu'na katıldı.

Sonrasını, 27 Ocak 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde, Muharrem Sarıkaya imzalı haberden izleyelim.

Haberin başlığı 'N.G.O Fethullah' şeklinde verilmiş.. Alt başlıkta ise şunlar yazılı:

- Davos'ta dağıtılmak üzere Başbakanlıkça hazırlanan Türkiye'nin tanıtım broşürlerinde, isim verilmeden Fethullah Gülen'e övgüler yağdırıldı. N.G.O olarak tanımlanan Gülen'in 154 okulunun dünyanın dört bir yanında yer aldığı belirtildi.

Türkiye'ye yabancı sermaye çekmek için ülkenin potansiyelini anlatan 22 sayfalık broşürde, Türk hükümetinin Balkanlardan Rusya Federasyonu'na, Kafkaslardan Orta Asya'ya, değişik seviyede okul ve üniversite açılışına destek verdiği vurgulandı.

Buna örnek olarak da, isim verilmeden Fethullah Gülen'in okulları gösterildi ve şöyle denildi:

Devlet iftihar ediyor

'NGO'lar (Non Govermental Organizations-Türk vakıfları ve sivil toplum örgütleri), dünya çapındaki faaliyetlerini artırdılar. 34 ülkede 154 okul açtılar. Üstelik de bunlar sadece Türkiye'nin komşularında değil; Tanzanya'dan Kamboçya'ya, Tayland'a Avustralya, Rus Federasyonu ve Moğolistan'a kadar uzanan birçok ülkede yer aldı.'

Fethullah Gülen'le ilgili MGK'da en sert tartışmaların geçtiği bir sırada, Başbakanlık tarafından Türkiye'nin tanıtımına ilişkin Davos metninde Gülen'in okullarından övgüyle söz edilmesi dikkat çekti.

Evet.. Türkiye'nin Başbakanı Gülen'in okullarını ülkesinin dinamizmine kanıt olarak dünyaya anlatmaktadır..

Ve bu okullar, DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in iddianamesine göre, devleti ele geçirmek için yetiştirilen şeriatçıların yuvalandığı odaklardır..

Acaba kim haklı?.

Tekrar 'iddianame'ye dönelim ve 16-17'nci sayfalarda 'Gülen'in yurt-dışı faaliyetleri'ne örnek olarak verilen okulları hatırlayalım..

'İddianame'ye göre, Fethullah Gülen planlı bir şekilde yurtdışı örgütlenmesine yönelmiştir.

Bu yönelişte:

- Sosyo ekonomik ihtiyaçları fazla olan yeni Türk Devletlerinde taban oluşturmak,

- İran'ın Şii propagandasının etkisini kırmak,

- Finans ihtiyacını karşılayacak olan ticari şirketlerinin, ticari atılımlarını sağlamak,

- Bu devletlerde de ihtiyaç duyulacak bürokratik kadroları yetiştirmek,

- Türk İslam Birliğini oluşturmak, gayeleri güdülmüştür.

- Dünya İslam Birliğini sağlamak amacını güden Fethullah GÜLEN Türk ve Müslüman olmayan ülkelerde de faaliyet göstermektedir.

Bu faaliyetlerinin amacı:

- Kendisine bağlı bürokratik kanalların oluşturulması,

- Globalleşmenin sonucu oluşan bilgi transferini hedefi doğrultusunda kullanma,

- Kendisine bağlı kişilerin refah düzeylerini artırmak ve etki alanlarını genişletmektir.

- Fethullah GÜLEN grubu 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede:

6 üniversite ve yüksekokul,

236 lise,

2 ilkokul,

8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi,

6 üniversiteye hazırlık kursu,

21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirmiştir.

'İddianame', Gülen'in yurtdışı faaliyetlerinin ve okulların nihai amaçlarını da, şöyle yorumluyor:

- Kuruldukları ülkelerde ileride devleti yönetecek nitelik ve nicelikli kadroları yetiştirmek,

- Bu kesimin Türkiye'de kurulacak İslami Devlete sempati ile bakmasını sağlamak,

- Uzun vadede Türkiye'de kurulması planlanan siyasal İslam'a uluslar arası alanda siyasi destek sağlamak,

- Fethullah GÜLEN, hükümetin bilgisi dahilinde Papa 2'nci Jean Paul'un daveti üzerine 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan'da Papa ile görüşmüştür. Görüşme İslam ve Hıristiyan Dünyalarını temsilen dinler arası diyalog zemininde oluşmuş ve Fethullah GÜLEN uluslararası platformda Türkiye'de İslami kesimin lideri olarak gösterilmiştir.

Fethullah Gülen'in cevapları

Sesini ve görüntüsünü taşıyan video-kasetleri ve hakkındaki raporlar, Türkiye'nin gündemini alt-üst ederken, Gülen Amerika'daydı. 21 Mart 1999'da Amerika'ya tedavi amacıyla giden ve halen Pennsylvania'da bulunan Gülen, 22 Haziran 1999 günü, telefonla Show-TV'de, Reha Muhtar'ın haber programına katıldı.

Gülen, önümüzdeki ay başlayacak olan yargılanmasına katılmak için Türkiye'ye dönecek mi, bilinmiyor..

Ancak o programda Reha Muhtar, şöyle sormuştu:

- Hakkınızda dava açılacağı yönünde işaretler var. Hatta idamla bile yargılanacağınız söyleniyor. Bu durumda Türkiye'ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Gülen'in bu soruya cevabı şöyleydi:

- Ben Türkiye hasretlisi bir insanım. Kabe'de olduğum zaman bile Türkiye'yi özlediğim için bir an önce dönmeye çalıştım. Şimdi bende bulunan yüksek tansiyon uçağa binmeme imkan tanımıyor. Hakkımdaki iddialara karşı kendimi savunmak için gerekli araştırmayı yapmak üzere Türkiye'ye gelmek istiyorum. Ölüm ise benim çok arzu ettiğim birşey. Gerçi kendi hayatıma son verecek değilim. Ama hakkımda bir idam kararı çıkmışsa, buna yolda giderken bir inci bulmuşçasına sevinerek gelirim. Bu, Rabbime ulaşmak için en iyi yoldur.

Gülen'in Türkiye'ye dönememesini yüksek tansiyona bağlaması dolayısıyla, onun sağlık durumunu bilmekte de fayda var..

Gülen'in sağlık durumu ile ilgili içerikli bir açıklama, 'Aksiyon' dergisinin 1999 Haziran sayısında (19/25 Haziran) yayınlandı..

Bu açıklamayı aynen aktaralım:

Gülen'in sağlığı

Fethullah Gülen, 1997 yazında geldiği Amerika'da müzmin kalp rahatsızlığı sebebiyle Cleeveland'da muayene oldu. Üç ana damarındaki tıkanıklığın yüzde 70-80'e ulaştığını ifade eden doktorlar, kesin çözüm olmamakla birlikte Gülen'e ameliyat olması teklifinde bulundular ancak sonuna şu ifadeyi ekleyerek: 'Ameliyat olsanız 15 yıl yaşarsınız, olmasanız yine 15 yıl.' Bu açıklamanın ardında, Gülen'in kronik şeker rahatsızlığı sebebi ile damarlara müdahale edilse bile bir süre sonra yeniden tıkanma riskinin büyük olduğu gerçeği vardı. Şüphesiz bu durum ameliyatı tercih etme noktasında kararsızlığa sebep oldu ve Gülen, doktorlara ilaçla tedavi yolunu deneyeceğini, doktorlar da ona mutad aralıklarla muayeneden geçirilmesi gerektiğini ve sürekli kontrol altında tutulmasının hayati önem taşıdığını söylediler.

Yaklaşık iki yıldır bu tedaviye devam eden Gülen, kontrol için gitme vakti geçtiği halde ABD'de ikinci bir muayeneye sıcak bakmıyordu. Tâ ki bir ziyaretle gelen davete kadar. Bu davet kendisini Türkiye'de bizzat ziyaret eden ve ABD'nin seçkin tıp merkezlerinden biri olan Mayo Klinik Dış Münasebetler Müdürü tarafından yapılıyordu. Bir Türk olan ve Türkiye'de özel bir tıp merkezi ile karşılıklı bilgi, teknoloji ve personel alışverişinde bulunmak gayesi ile Türkiye'ye gelen Said Bey, Gülen'i de ziyaret ederek muayene için ikna etmeye çalışmıştı. Amerika'ya döndüğünde gönderdiği Mayo Clinic resmi davet yazısında 22 Mart günü için randevu alındığı ifade ediliyordu.

21 Mart'ta Amerika'ya varan Gülen'e 21-26 Mart tarihleri arasında check-up uygulandı. Alınan ön raporlar, Cleeveland'daki sonuçları doğruluyordu. Değişen fazla bir şey yoktu. Doktorlar, nihai karar vermek için kesin raporların alınmasını beklerken Gülen'e kontrolleri altında ilaçla tedaviye devam etmesi tavsiyesinde bulundular.

Bu esnada Gülen'le tanışan doktorlardan birisi de Amerika'da doğmuş ve büyümüş bir Türktü. Amerika'da çok yaygın olan alternatif tıpla ilgilenen bu doktor ve bu alanda uzman olan arkadaşı muayeneleri sonunda Gülen'e Türkiye'de pek tanınmayan fakat Amerika'da 20 fakültede öğrenimi yapılan Osteopathy ve Homiopathy sahasında selasyon (chealation) tedavisi teklif ettiler. Normal tedavinin yanında uygulanacak olan bu kür tedavisinin hiç bir mahzuru yoktu.

ABD'de resmen kabul edilen bu tedavi yöntemi, kurşun ve metal zehirlenmelerini de önlüyor. Yapılan araştırmalar, bu yöntemle damarlardan kalbe, bacaklara ve beyne kan akışının daha rahat olduğunu ispatlamış. ABD Deniz Kuvvetleri'nde bilhassa kurşun zehirlenmesine karşı kullanılan ve selasyon yönteminde kullanılan ilaçlardan olan Calcium Disodium EDTA, yiyeceklerde antitoksidan olarak da fonksiyon görüyor.

Doktorları, Fethullah Gülen'e 1'er aylık kürler halinde 3 aylık bir tedavi süresi önerildiğini, 10 Mayıs'ta başlayan bu tedavi kürleri çerçevesinde, Gülen'in ayrıca her gün yürüme bandında yürüdüğünü ve çok sıkı bir diyet uygulaması ile kolesterolünün en alt seviyeye düşürülerek, sabah-akşam alınan insülinle de şeker rahatsızlığının kontrol altında tutulmaya çalışıldığını ifade ediyorlar. Gülen'in özellikle bu tedavi aşamasında kalbini zorlayacak, heyecan verecek hadise ve ortamlardan uzak kalması ve yer değiştirmemesi gerektiğini ilave eden doktorlar, ilk bir aylık kürün bitim tarihi olan Haziran'da Gülen'i muayene ettiklerini, kendisine yeni ilaçlar verdiklerini ve şu anda kontrol altına alınan şeker, tansiyon ve kolesterolünün dengede seyrettiğini söylüyorlar.

Gülen kendini savunuyor

Fethullah Gülen'in DGM'de açılan son davaya ilişkin savunması, henüz bilinmiyor.. Ama, geçen yıl medyaya verilen ve DGM Savcısının iddianamesinde delil olarak sunulan kasetlere ve hakkındaki suçlamalara ilişkin, daha önce verilmiş cevapları var.

Bunlar bir ön-savunma niteliği taşıyor..

'Aksiyon' dergisinden alarak, bazı cevaplarını aktarıyoruz..

- Fethullahçılık ve Fethullahçı örgütlenme veya yapılanma konularında ne söyleyebilirsiniz?

İslâm, her türlü -cilik ve -culuk ayırımlarına temelden karşıdır. Nasıl, Hristiyanlığın adı baştan Hristiyanlık değildi ve Romalılar, 'İsa'ya uyanlar' manâsında bir aşağılama ve suçlama olarak 'Hristiyan= Hrist (Krist-Hristos)'a uyan' ifadesini uydurdular; yine nasıl, müsteşrikler, İslâm'ı ilâhî bir din değil de, Efendimiz Hz. Muhammed'in güya kurduğu bir din olduğu imajını vermek için 'Muhammedanism = Muhammedîlik, Muhammedçilik' tabirini uydurdular; aynı şekilde, bugün de bazıları, hem ortada bir suç örgütü olduğu imajını vermek, hem de bazılarını suçlayabilmek için 'Nurcu, tarikatçı' gibi uydurmalara gidiyorlar. -Kabûl edenin de, diyenin de Allah hakkından gelsin- Fethullahçı tabiri de bu uydurmalardan biridir.

Türkiye'de benim kadar ayırımcılık ifade eden kelimelere, tabirlere ve ayırımcılığa karşı ikinci bir insan göstermek zordur. Bunu, defalarca ifade ettim. Ve, böyle bir etiketlemeyi şiddetle, nefretle reddediyorum; hattâ, müsamaha ufkum ve bazı kelimeleri kullanmaya edebim müsaade etseydi, lânetle reddediyorum derdim.

'Fethullahçı yapılanma veya örgütlenme' iddiasına gelince: Bir defa ben, kanun dışı bir insan değilim. Emekli bir memurum. Pek çok kısmı resmî devlet memuru olarak 35 yıla yakın vaaz verdim. Yayınlanmış pek çok kitabım var. Verdiğim vaazların pek çoğunun kasetleri bandrollu olarak piyasada bulunuyor. Ne vaazlarımdan, ne de yazdıklarımdan dolayı hiç bir soruşturmaya uğramadım. Bırakın soruşturmayı, bir ihtar bile almadım. Bir insanın söylediklerinde ve yazdıklarında suç olup olmadığına polis memurları değil, savcılar ve hakimler karar verir. Bunlar, isterlerse bilirkişilerin mütalâalarını da alabilirler ve çok zaman da alırlar. Hele, bazı söylediklerinizden ve yazdıklarınızdan, bizzat suçlamayı yapanların ifadeleriyle 'cımbızla' bazı ifadeler alınacak; sonra bunlara manâlarının bilinmediğini, biliniyorsa çarpıtıldığını ortaya koyacak şekilde anlamlar yüklenecek; hattâ, siz İslâm demişseniz, yerine şeriat konacak; hizmet eri demişseniz, yerine militan konacak ve sonra da bir örgütlenmeden söz edilecek. Bütün bunları da, böyle bir şey görev sahasına girmeyenler yapacak.

DGM kararları var

İkinci olarak, bir insan hakkında, o insanın yazdıkları ve söyledikleriyle alâkalı karar merkezi olan mercîler, yazılanlarda, söylenenlerde, yapılanlarda hiç bir suç unsurunun bulunmadığına defalarca karar vermişler; bu konudaki suçlamalar her defasında kesin olarak reddedilmiş. Buna rağmen, bazıları ve üzerlerine vazife olmayanlar kalkıp, aynı şeyleri tekrar edecekler. Meselâ, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 1998/1283 hazırlık ve 1998/209 no.lu kararında, Fethullah Gülen ve arkadaşlarının orduyu ve emniyet güçlerini ele geçirmek için örgüt oluşturdukları iddiasını kesin bir dille reddetmiş ve 'Ortada bir suç unsuru bulunmadığından takibata yer olmadığına, tebligata da gerek bulunmadığına' karar vermiş. Aynı şekilde, bu defa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 1997/18 hazırlık no ve 1998/24 no.lu kararında da, Fethullah Gülen ve talebeleriyle bağlantılı şeriat düzeni getirmeyi amaçlayan bir örgütün bulunmadığını, dolayısıyla bu konuda adı geçenler hakkında dava açılmasına gerek olmadığını kesin olarak ifade etmiş.

Hangi istihbarat geçerli?

Şimdi, mahkemelerin bu kararları ortada iken, hem de bunlar 1998 yılı içinde verilmiş kararlar iken, polis memurlarının, bazı kelime ve tabirlere kendilerince verdikleri birtakım manâlara dayanarak, ağır suçlamalara gitmeleri, mahkemeleri ve yasaları hiçe sayma manâsına gelmez mi?

Burada daha önemli bir hususu arz etmek istiyorum: Adları telefon dinleme skandalına karışanlar, bir suçlamada bulunuyorlar. Bunlar, bir şehir emniyetinin istihbarat mensupları. Buna karşılık, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın, yani daha üst ve daha yetkili bir makamın, bir gazetede de yer alan çok açık ifadeleri var. Bu makamın 'İstihbarat Bülteni'nde ve 'Terörizm Sorunu ve Türkiye' başlıklı kitabında, 'Müslüman bir kişinin terörist olamayacağı, benim bazı yazılarımdan örnekler verilerek açıklanıyor ve İslâm adına takip ettiğim çizginin hiç bir zaman değişmediği ve bunun ılımlı bir din anlayışına dayandığı, dini siyasî hedeflere alet etmekten uzak, hattâ böyle bir şeye karşı olduğum' vurgulanıyor. Bu görüşlerimden dolayı radikal dînî gruplarca eleştirildiğim ifade ediliyor. Şimdi, bizzat yazdıklarıma, söylediklerime ve yaptıklarıma dayanarak verilmiş bir en üst Emniyet İstihbarat raporu mu geçerlidir; yoksa, büyük bir skandala adı karışanların can havliyle basına sızdırdığı ve yazıp söylediklerini keyiflerince yorumlayanların, verdikleri manâlarla anlamadıklarını ortaya koyanların çelişkilerle dolu iddiaları mı geçerlidir? Kararı kamuoyunun vicdanına ve gerçek hukuk anlayışına, gerçek istihbarat anlayışına havale ediyorum.

Bir diğer önemli husus da, yanlışlıkla fakire atfedilen, fakat temelde her kesimden bu millet evlâdlarının ortaya koyduğu hizmetler, yapılan bir anketle de ispatlandığı gibi, halkımızın büyük çoğunluğunun tasvibine mazhar olmuş hizmetlerdir. Bu çoğunluk ki, içinde siyasî/gayr-i siyasî, Sünnî/Alevî her kesimden insan var. Hattâ, Katolik, Ortodoks, Musevî ve Süryanî cemaatlerinden ve işadamlarından, dahası spor ve san'at camiasından pek çok insan var. Acaba bütün bu insanlar aldanıyor da, sadece adları garip bir skandala karışmış bir-kaç memur mu gerçeği görüyor?

Cemaatten Cemiyete

Fethullah Gülen'in kendi cemaatinin dışına çıkışını, bazıları 'cemaatten cemiyete', bazıları da 'Kozadan Kelebeğe' ifadeleri içinde değerlendiriyor..

'Gülen olayı'nın bu aşamalarını, Prof. Nilüfer Göle yönetimindeki bir 'atölye çalışması'na dayanarak ele alalım.. 'İslam'ın Yeni Kamusal Yüzleri' kitabında (Metis Yayınları), 'Fethullah Gülen cemaat hareketi'ni inceleyen Uğur Gömeçoğlu, şöyle görüyor olayı..

-Said Nursi, İslamî gelişmede kronolojik aşamalar tanımlıyor ve Fethullah Gülen hareketinde de bu tanımlamaların 'naif' izlerini bulmak mümkün. Birey merkezli olarak inancın ıslah edilmesi ve yayılması (iman faslı); sosyo-kültürel yapıların dönüştürülmesiyle toplumsal hayatta inanç (hayat faslı) gibi..

-Said Nursi, ülke üzerinde yaygın bir inançsızlığın egemen olduğundan bahisle, kendisinin 'kış'ta dünyaya geldiğini söylüyor. İleride ikinci aşamada görev alanlar, yani toplumsal yaşamdaki müminler, 'bahar'a denk geleceklerdir.

-Said Nursi döneminde hedef yalnızca bireyken, Fethullah Gülen döneminde hem bireysel, hem kurumsal büyüme olmuştur.. F. Gülen, 1995'te ikinci aşamaya geçtiklerini ima etmektedir.. (Ufuk Turu-E. Can) İkinci aşama aynı zamanda cemaatin inziva ve mahremiyetten, toplumsal açılmaya geçişine tekabül eder. İkinci aşamada 'imanlı bireyler'in birlikteliği toplumsal kurumları ve özellikle eğitim kurumlarını dönüştürür. 'Toplumun kişileşmesi', bu yaklaşımlarda da görülmektedir..

Bunlar Uğur Gömeçoğlu'nun, 1997'de Boğaziçi Üniversitesi'nde, Sosyoloji Bölümü'ne yüksek lisans tezi olarak sunulan çalışmasındaki tespitler..

ÇEŞİTLİ KAYNAKLAR

Elimizde, Latif Erdoğan'ın kaleme aldığı 'Küçük Dünyam' adlı Gülen'in oto-biyografi denemesi ve Eyüp Çan'ın Gülen'le söyleşisinin kitaplaştırıldığı 'Ufuk Turu' var.. Ayrıca, gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda yayınlanmış 'Gülen'le söyleşiler' de, Fethullah Gülen grubunun, 'kozadan kelebeğe' uzanan süreci hakkında bilgiler veriyor..

İlk dönemde Fethullah Gülen, 'nispeten' daha rahattır.. Hatta bu rahatlık Cumhuriyet yazarı Oral Çalışlar'ın da dikkatini çekmiş ve Ağustos 1995'te Gülen'le yaptığı söyleşide 'devlet-Gülen ilişkileri' konusunda sorular yöneltmiştir..

20 yaşındayken Edirne'deki bir camie vaiz olarak atanan, camide kalan ve münzevi bir hayat yaşayan Fethullah Gülen, önce bireylerle ilişki kurmuş ve 1979'dan başlayarak 'Sızıntı' dergisi ve daha sonra da 1980'lerden itibaren 'dershaneler'le 'toplum-merkezli' aşamaya adım atmıştır..

Gülen'in halka veya medyaya açılma yılı 1995'tir.. O yılın ocak ayında, önce Hürriyet, sonra Sabah gazetelerinde röportajları geniş biçimde yayınlanmıştır. Aynı yılın şubat ayında 'Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı', bin kişilik bir iftar yemeği vermiş, sonra da aynı vakıf, yine görkemli bir davetle '1995 Hoşgörü Ödülleri'ni dağıtmıştır.

ÖZKÖK-GÜLEN SÖYLEŞİSİ

1995'in ocak ayında Hürriyet'te geniş biçimde yayınlanan Fethullah Gülen söyleşisine başlarken, Ertuğrul Özkök şöyle soruyor..

E.Ö- Siz içine kapalı bir din adamıydınız. Son günlerde dışarı açılma niyetinde olduğunuzu gösteren işaretler var. Neden böyle birşeye ihtiyaç duydunuz?

F.G- Aslında bir gazeteci; televizyonda çalışan bir insan kadar olmasa bile, vazifem itibarı ile hep halkın içindeyim. Vaizler, toplumun içinde olan insanlardır. 20 yaşından önce mesleğe intisap ettim. Edirne'de, Kırklareli'nde, İzmir'de ve Ege'de dolaştım. Uzun zaman gezici vaizdim. Toplum içindeydim. Duyulma, görülme, bilinme, eğer bunlar bir mana ifade ediyorsa, duyulan, bilinen, görülen bir insandım. Fakat gazetelere intikal etmiyordu düşüncelerim, televizyonlara ulaşamıyorduk..

Bilinçli bir cumhuriyet çocuğu olarak, Özkök, birkaç yıl sonra bu 'medyaya açılma'nın neler doğurabileceğine zıt işaretler veriyor 1995'in ocak ayındaki söyleşide..

E.Ö- Ordunun içindeki Fethullahçı denilen subaylardan söz ediliyor. Hatta bu yüzden ordudan çıkarılanlar var. Bu kişilerin sizinle hiç ilişkisi yok mu?

F.G- İçlerinde beni tanıyanlar da olabilir, tanımayanlar da.. Camiye gelmiş, vaaz dinlemiş olabilirler. Bilmem ben. Belki ordunun içinde bu söylentilere inananlar vardır. Bilemiyorum. Fakat kastedilen manada 'Fethullah' yoktur. Dolayısıyla Fethullahçılık da yoktur.

...

E.Ö- Çeşitli dönemlerde içeride yattınız.. Ne kadar süre tutuklu kaldınız..

F.G-Girip çıktığım oldu. En çok 12 Mart Muhtırası'ndan sonra 6,5 ay kadar kaldım. Soldan bazı arkadaşlarla bir koğuşta kaldık..

Evet.. Gülen halka açıldıktan sonra ve görkemli törenlerde yer alınca, 'Acaba Türkiye'de ne değişti?' diye sorular gündeme geliyor.

Cumhuriyet'te '1995 Ağustos'unda yayınlanan söyleşide, yazar Oral Çalışlar, merak edilen konuya girip, soruyor:

DEVLET Mİ TUTUYOR?

O.Ç- Daha önce devlet tarafından sürekli izlenen, kovuşturmaya uğrayan, hapishanelere atılan bir kimse iken, birden farklı bir konuma geldiniz.. Siz mi değiştiniz, yoksa devlet mi değişti?

F.G- ...Meselenin bana ait yönüne gelince, ben dün ne dediysem, bugün de aynı şeyleri söylüyorum. Bu açıdan dünkü yanlışları her iki tarafa paylaştırmak daha isabetli olur kanısındayım. Biz kendimizi anlatamadığımız için yanlış yapmışken, muhataplarımız da bizi anlama ihtiyacı duymadan hakkımızda peşin hüküm vermekle yanlış yaptılar.

O.Ç-Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tekke ve zaviyeler kapatıldı. İslami kesimin görüşlerine göre, İslamcılar üzerinde ağır baskılar uygulandı. Şimdi ise devlette bir tavır değişikliği var. Örneğin size karşı gösterilen ilgi. Eskiden bu kadar rahat hareket edemiyordunuz?

F.G- Bu tür bir değişiklik, sadece Türkiye sınırlarıyla çerçeveli değildir. Kanaatimce bütün dünyada bu yönlü bir değişim söz konusudur.. Türkiye de, bu umumi değişimden payına düşeni almaktadır. Yani umumi manada Hristiyanlar kiliseye, Yahudiler havraya, Budistler kendi tapınaklarına giderken, Müslümanlar da camiye ve bir bakıma camileri besleyen tekke ve zaviye benzeri yerlere dönüyorlar. Ancak burada şu husus da gözden uzak tutulmamalıdır. Tarikat, İslam'ın ruhî hayatının değişik ekoller halinde zuhurudur. Tasavvufi hayatın, Kitap ve Sünnet'le irtibatlı olarak hayata geçirilmesidir. Tarikat zühd yoludur, takva yoludur. İhlas ve samimiyet yoludur. Bu açıdan, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şeklen tarikatlara sekte vurmuş görünse bile, esas itibarıyla o misyon günümüze kadar devam etmiş ve ebedlere kadar da devam edecektir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına gerekçe gösterilen arızalardan bazıları doğru olabilir. Ama bu arızaların bütüne birden teşmil edilmesi doğru değildir.

O.Ç- Siz bu sözlerinizle, tekke ve zaviyelerdeki kısmî arızaları kabul etmekle, devletin yaptıklarını ve gerekçelerini haklı buluyor sayılıyor musunuz?

F.G- Devletin tarikatlarla ilgili müdahaleleri, şekle müdahalelerdir. Zaten bu manada öze ve asla müdahale söz konusu olamaz. Evet bir dönemde tarikatlar çeşitli baskılara maruz kalmışlardır. Ne var ki, 'Mevlana'ların, 'Yunus Emre'lerin, 'Hacı Bektaş-ı Veli'lerin, 'Şah-ı Nakşibendi'lerin ve daha nicelerinin izini silmek mümkün değildir. Bu gerçeği kabulle beraber, tekke ve zaviyelerin işleyiş keyfiyetinde bazı arızalar da bulunmuş olabilir.

O.Ç- Devlet yanlısı bir uslup kullanıyorsunuz. İslami kesim, cumhuriyet döneminde yapılan değişiklikleri sert bir dille eleştiriyor. Siz ise neredeyse onaylıyorsunuz..

F.G- Her alanda dengeli olmak zorundayız. Aşırılıklardan kaçmak, bir erdem vesilesidir. Ben, burada devletin veya bir başkasının haksız uygulamalarını tasvip ettiğimi söylemiyorum. Ancak en anti-demokratik devletleri dahi, devletsizliğe tercih ettiğimi söyleyebilirim. Bu açıdan da, devlet manasının yıpratılmasına, gözden düşürülmesine karşıyım..

Görüldüğü gibi cemaatten cemiyete geçerken, hazırlıklı, ölçülüdür Fethullah Gülen.. Hareketin (veya cemaatin) meşrulaşması, kurumsallaşması, belli ki çok önemlidir..

Ama Gülen ne kadar dikkatli ve özenli konuşsa da, 'devlet' onun hakkında farklı düşünmektedir..

GÜLEN ASKERDE

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın kitabından (Militan Demokrasi, Bilgi Yayınları) alıntı yaparak, Jandarma Genel Komutanlığı'nın 'Hizbullah Terör Örgütü ve Diğer İrticai Faaliyetler Raporu'ndan, Fethullah Gülen'le ilgili bölümü görelim:

-Unutulmamalı ki F. Gülen'in nihai hedefi ve rüyası, Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve 'Tanrı'nın sözünün topluma egemen olmasıdır.

Şifre kendisinin ifadesi ile üç kademelidir. İman, hayat, iktidar.. Said Nursi onlara göre imani dirilmeyi sağlamıştır. İçinde bulunulan safha ise, imanı hayata geçirme ve yaşama safhasıdır. 'Altın Nesil' de, iktidarı sağlayacaktır.

-Cemaatin tüm çabası Türkiye'deki siyasal ve ekonomik güç dengesinde söz sahibi olmak ve ranta ortaklıktır. İnsanlara yaklaşılırken 'Liberal İslam' anlayışı ile hareket edilmekte, İslam'ın siyasal yüzünü göstermekten ziyade, tüm insanları kucaklayan bir hoşgörü felsefesi olduğu lanse edilmektedir.

-Cemaat tek tip insan yetiştirme gayreti içindedir. Gerçi 1990'larda tahminlerin ötesinde büyüdüğü için, bu amaç biraz sekteye uğramıştır... Büyümenin iki yolu vardır. Okuyan gençler ve esnaf.. Gençler cemaatin insan kaynağını, esnaflar ise lojistik ve para kaynağını oluşturur. F. Gülen'e göre cemaatin lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir. Hiçbir dış katkı yoktur.

-Harp Okulları'na ve askeri liselere sokulacak çocuklar gizlilik içinde eğitilir. Bu çocuklar özel evlere giderler.. Cemaatin örgütlenemediği tek kurum askeriyedir. Son olarak İzmir Maltepe Askeri Lisesi'nden 3, Balıkesir Astsubay Okulu'ndan 2 öğrencinin 'Işık evleri'nde Nur eğitimi aldıkları, okulda dikkati çekmemek için abdest yerine teyemmüm etmeleri, namazı gözle kılmaları, oruç tutmamaları konusunda talimat aldıkları, okul bitene kadar kendilerinden birşey beklenmediği tespit edilmiştir.

Evet.. Gülen'in söyledikleri ve 'devlet'in onun hakkında düşündükleri arasında çok büyük farklar var.

'Orduya sızma' konusundaki iddialar, acaba ne ölçüde doğrudur?..

Çünkü Fethullah Gülen, kendi yaşam deneyleri ile, orduda İslami hayatı sürdürme veya Siyasal İslam'ı canlandırmanın, pek kolay olmadığını bilir..

İşte 'Küçük Dünyam'dan, Gülen'in askerlik anıları..

-1960 yılının 11 Kasım günü Mamak'ta birliğime teslim oldum. O dönem ihtilâl dönemi idi ve ben Talât Aydemir'in birliğinde idim.

Bir gün eğitimde iken, bölük komutanı beni çağırdı. 'Hoca sen misin?' dedi ve ilave etti: 'Benim hanımım hasta. Getireyim onu da, bi oku!' 'Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız, sizin okumanız muvafık olur' dedim. Meğer beni deniyormuş. Beni büyük ölçüde korudu. Rahat edeyim diye beni telsizci yaptılar.

Tam manâsıyla askerlik yapamıyorum ve dolayısıyla askeriyenin yemeği bana helâl olmaz diye düşünüyordum. Giyeceğim elbiseyi dahi bir askerî talebeden satın almıştım.

Kasım ayında teslim olmuştum. Aralık ayında Talât Aydemir hadisesi patlak verdi. Ve Mamak, 15.000 mevcuduyla bu hadiseyi destekledi.

27 Mayıs İhtilâlinin içinde olduğu halde, daha sonra ihtilâli yapanlara karşı bir ihtilâl teşebbüsüne girişen Aydemir, başarılı olmuş olsaydı, Mussolini gibi hareket ederdi. Kendisi de, onu destekleyenler de tamamen diktatör insanlardı. Maneviyatla da alay ederlerdi.

Askerlikte bazen insanın onurunu çok kırıyorlar. Abdest almaya gittiğim için birkaç defa çok ciddî dayak yedim. Birkaç defa da, namaz kılmaktan dolayı bir-iki dakika geciktim diye patlatırcasına ellerime vurdukları oldu.

Birliğe teslim olduktan 8 ay sonra kuralar çekildi. Kuramda Erzurum çıktı. 'Erzurum memleketin, olmaz' diye tekrar kura çektiler. Yine Erzurum çıktı. Yine 'Olmaz' dediler. Üçüncüde Diyarbakır çıktı; 'Sana zulüm olur' dediler. Dördüncüde İskenderun çıktı, 'Hoca yaşadın' dediler.

İskenderun'da da komutanlarla aram iyiydi. Bir de Arif başçavuş vardı ki, onun çok himayesini gördüm. Beni haber merkezine aldı.

Boş vakitlerimi kitap ve Kur'an okumakla geçiriyordum. Burada çok iyi bir komutanım vardı. Bana ısrarla Batı Klasikleri'ni de okumamı tavsiye etti. Onun bu tavsiyeleri sonucu Doğu Klasikleri ile birlikte Batı Klasikleri'ni de okuma imkânım oldu.

Gıdasızlık beni yazın çok hırpalamıştı. Halsizlik başgöstermişti. Sarılık olmuşum. Uzun bir süre hastanede yattım ve ardından 3 ay hava değişimi verdiler. Böylece, 4 yıl önce ayrıldığım Erzurum'a dönme imkânım oldu.

Erzurum'da kaldığım süre içinde Halkevi'ne de gidip geliyordum. Bir defasında orada Mevlâna hakkında bir konferans verdim.

3 ay sonra tekrar İskenderun'a birliğime döndüm. Nihayet askerliğimi tamamlayıp terhis olarak Erzurum'a döndüm ve yeniden Edirne.

'Siyasi İslam' mı 'Sosyal İslam' mı?

Olaya 'Gülen çetesi' şeklinde değil 'Gülen çemaati' olarak baktığınızda, karşınıza 'kentleşme', 'sivil toplumun örgütlenmesi', 'modernleşme' gibi, sosyoloji bilmini doğrudan ilgilendiren başlıklar çıkar..

Bu konulara ilgi duyan ve ürün veren önde gelen isimlerden biri olan Ali Bulaç, İslam dünyasındaki cemaatleşmelere, 'Sosyal İslam' diyor.

Ali Bulaç'ın pek alışılmış 'Siyasal İslam' tanımlamasının ötesine geçerek irdelediği, cemaatlere dayalı 'Sosyal İslam' kavramının 'siyaset'le ilişkisi, şöyle belirleniyor..

-Cemaat devlete muhtaçtır. Çünkü siyasi bakımdan istikrarlı ve bütün toplumsal gruplar karşısında tarafsız bir devlet -bugün buna hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik devlet deniliyor- sivil alanın da özgürce gelişmesinin teminatıdır. Her sivil inisyatifi rahatsız eden şey, cemaati de rahatsız eder. Bu da devletin toplumsal gruplar karşısında yanlı davranması -ki bu laikliğe de aykırıdır- ve bu tutumu dolayısıyla tahakkümcü bir karakter kazanmasıdır.

-Kendi varoluş amacına aykırı hareket eden şey, kendi varlık sebebini de ortadan kaldırmış olur. Doğası ve onu ortaya çıkaran sosyal şartlar gereği sivil/medeni bir nitelik olan cemaat, 'devleti ele geçirme'ye veya 'devlete alternatif olma'ya kalkıştığı anda, artık onu var kılan sebebe aykırı olarak, başka bir niteliğe dönüşür. Bir süre sonra pür siyasi ve siyasileştirilmiş bir kimliğe bürünür.

Ali Bulaç'a göre ise...

Ali Bulaç'a göre, cemaat ve benzeri sivil inisyatiflerin zaman zaman devlete ilgi duymalarının iki sebebi var.

1- Devletin demokratik hukuk devleti misyonundan uzaklaşarak tarafsızlığını kaybetmesi. Kendi öngördüğü formatın dışındaki bütün farklı sosyal faaliyet ve zümreleşmeleri tasfiye etmeye matuf politikalar izlemesi.

2- Gerçekte devletin asli fonksiyonları arasında yer almayan eğitim, sağlık ve benzeri toplumsal fonksiyonlara, sivil cemaatlerin talip olması..

Bu iki durumun ortaya çıkması ile cemaatlerin bürokratik mekanizma içinde kendilerini koruyucu mekanizmalar araması, 'cemaatlerin devleti ele geçirme' dürtüleri ile değil, devletin tarafsızlık ilkesine aykırı davranmasıyla açıklanabilir..

Görüldüğü gibi, salt devletçi gözlükle cemaatlere bakarsanız, 'şeriatçı örgütlenmeler'i görmeniz mümkündür.

Ama sosyal bilimlerde, her toplumsal ve siyasal olayın, birden fazla boyutu vardır..

Ali Bulaç'ın 'cemaat'e bakışını, bu tür çok boyutluluğa örnek olarak gösterebiliriz.. (Bulaç'ın bu konudaki son iki makalesi, 28 ve 30 Eylül'de Zaman gazetesinde yayınlanmıştır.)

İfadeler... İfadeler...

Yine arşivlere dalıyorsunuz..

'Aktüel'in haberine göre, Fethullah Gülen'in öldürülmesinin konuşulduğu toplantı 1998'in 12 Mayıs 1998... Bu olaydan bir ay sonra, suikast sanıkları yakalanmış.. Oysa, Fethullah Gülen'in Amerika'ya gidiş tarihi, 22 Mart 1999.. Yani aradan bir yıla yakın zaman geçmiş.. Demek ki, Gülen öldürülme korkusu ile kaçmış değil..

Bir diğer konu 'Bahailik' meselesine ilişkin.. Daha da ötesi, Gülen'in babasının 'Yahova Şahidi' olduğu iddiaları da gündeme getirilmiş..

Bu konuyu anlamak için, Fethullah Gülen'in, 19/25 Haziran 1999 tarihli 'Aksiyon' dergisindeki açıklamalarına bakıyoruz..

SORU- Babanızı Sahabeye cinnet derecesinde bağlı olmakla tavsif ettiğiniz halde, onun oğullarından hiçbirine Sahabe adı vermediği öne sürülüyor. Oğullarından birine Mesih adını vermekle de, Yahova Şahitliği töhmeti dile getiriliyor. Onun sapık bir cereyanı empoze etmeye çalışan biri olabileceği ve bu yüzden köyünden ayrılmak zorunda kalmış olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

F-GÜLEN- Bir insanın, Sahabe'ye ve bazılarına cinnet derecesinde bağlı olup olmadığı, çocuklarına verdiği isimlerle ölçülmez. İslam'da böyle bir kaide olmadığı gibi, tersi variddir. Sahâbe, Peygamberimiz gibi önceki peygamberlere de cinnet derecesinde bağlı idi. Fakat, çocuklarına onların isimlerinden çok, kendi dönemlerinde geçerli isimleri koyarlardı. İslam'da önemli olan, çocuğa güzel bir isim koymaktır. Acaba, Atatürk'e cinnet derecesinde bağlı milyonlarca insanın kaç tanesinin çocuğunun ismi Mustafa Kemal'dir; hattâ bu polis memurları içinde oğullarına Mustafa Kemal adını veren var mıdır?

Mesih ismine gelince: Mesih, Hz. İsa'nın Kur'an'da geçen bir lakabıdır. Hz. İsa, yalnızca Hristiyanlara ait bir peygamber değildir ki! O, Kur'an'da adı geçen 5 büyük peygamberden biridir ve Müslüman olmak için, her peygamber gibi ona da inanmak gerekir. Onun hakkında, bırakın inanmamayı, kötü bir düşünce bile kişiyi dinden çıkarmaya yeter. Kaldı ki, Ahir zaman'da -manâ ve yorumu ne olursa olsun- onun yeryüzüne ineceğine dair onlarca hadis-i şerif vardır. Demek oluyor ki, onunla İslâm, Peygamberimiz ve âhir zamandaki bazı hadiseler arasında husûsî bir münasebet var ki, onu yorumlamak sosyal tarihçilere veya tarih sosyologlarına düşer. Onu açıklamanın yeri de burası değildir. Kaldı ki, Mesih, manâ olarak, 'seyahat eden, mesh yoluyla dirilten' demektir. Türkiye'de aynı adı taşıyan çok sayıda başka insan da vardır. Böyle bir ismi koymak ile Yehova Şahitliği veya sapık inanç sahibi olma arasında münasebet arayanlar, kendi inanç ve anlayışlarını kontrol etmelidirler. Öte yandan Türkiye'de ismi Mesih olan binlerce insan var. Bu insanları ve onların babalarını samimi Müslüman olmamakla itham etmek ayrı bir saygısızlık değil midir?

SORU- Bir diğer iddia, soyunuzu Selâhaddin-i Eyyûbî'ye ve Hz. Hasan, Hz. Hüseyin yoluyla Hz. Ali'ye dayandırmanız. Güya, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere seyyid, Hz. Ali'nin diğer hanımlarının soyundan gelenlere şerif deniyormuş. Siz, ikisine de bağlı olduğunuzu iddia etmekle, cemaati etkilemek istiyormuşsunuz.

F-GÜLEN- Bir insanın hangi soydan geldiğinde, geleceğinde, anne-babasının, doğum yeri ve tarihinin, renginin, ırkının... seçim ve tesbitinde hiç bir rolü ve dahli yoktur. Bu hususlarda tek hakim Kader'dir. Bir insan, Peygamber soyundan geliyorsa, Peygamber soyundan demektir. Böyle olup olmaması elinde değildir.

Tarih boyu, Peygamber soyundan gelenlerin ellerinde sürekli belgeler bulunmuş ve bunlar nesil-be-nesil muhafaza edilmiştir. Benim için böyle bir nisbeti bir arkadaşımız yazdı; kendim şimdiye kadar böyle bir açıklamada bulunmadım ve daima, her türlü iddia gibi, bu tür ayrıcalık kokusu veren iddialardan da kaçındım. Irkı, nesebi değil, inancı, ameli ön planda tutmaya çalıştım.

İkinci olarak, Selâhaddin-i Eyyûbî'nin soyundan geldiğimi hiç söylemediğim gibi, böyle bir şey de söz konusu değildir. Kaldı ki, Selâhaddin-i Eyyûbî'nin soyu ve kökeni bellidir. Basit tarih bilgisi olanlar bile, Eyyûbî kelimesinden hemen bunu anlayabilirler. Üçüncü olarak, Hz. Ali'nin diğer hanımlarından olma çocuklarına şerif denmez; şerif, Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere, seyyid de Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere denir. Büyük büyük iddialar ortaya atılırken, hiç olmazsa bu çok basit terminolojik yanlışlar yapılmasaydı!

Görüldüğü gibi Türkiye'de bir olayı anlamak için 'şifre kelimeler'i çözmek de şart..

Bunlardan biri de 'Işık' kelimesi..

Örneğin Gülen'in 'ışık' kelimesini sık kullanması, 'ışık evleri'nin varlığı da, bir 'Işık Tarikatı' meselesini gündeme getiriyor..

Gülen'in 'ışık'la ilgili açıklamaları da şöyle:

F.GÜLEN- Şimdiye kadar, Nurculukla suçlanırken, şimdi Işıkçılıkla suçlanıyorum. Bir defa, ışık kelimesini kullanan tek kişi ben değilim. Bilindiği gibi, Batı'da aydınlanma hareketi oldu. Bugün de, ışığa karşı bir gazete hâlâ sürekli aydınlanmadan bahseder. Aydınlanma, ışıkla olur. Ahd-i Atik, ışıkla ilgili ayetlerle başlar; Kur'an'da da sayılamayacak kadar çok ışık veya aynı manâya gelen kelimeler geçer. Işık, burada ilmin, fikrin sembolüdür. Bunu, herkes böyle anlar ve böyle kullanır. Işık Ordusu şiiri okunduğunda, burada bahsedilenlerin, zihinleri müsbet ilimlerle, kalbleri dînî ilimlerle aydınlanmış, ahlâklı ve milletine bu sahada hizmet etmeyi hayatının gayesi bilmiş insanlar olduğu hemen anlaşılır. O şiirde Şeriat'a, siyasete, devlete yönelik tek bir hece bile yoktur.

İkinci olarak, geçen yıl da bir gazete Işık Üniversitesi'ni benimle alâkalandırmıştı da, adı geçen üniversiteden açıklama gelmişti. Bildiğim kadarıyla bu üniversite, o değilse bile Işık Lisesi, Türkiye'de Selânikliler olarak bilinen bazı vatandaşlarımıza aittir. Onlar ve daha başka ışık kelimesini kullanan başkaları da mı acaba bana atfedilen tarikatin üyesi oluyor? Kaldı ki, Öğretmen Marşımız'da 'ışık' ve 'nur' kelimeleri geçtiği gibi, meselâ yine Atatürk'le ilgili bazı şiirlerde, nesirlerde, hattâ Gençliğe Hitabe'nin cevabında ışık kelimesi, hattâ 'Açtığın ışıktan yolda' tabiri geçer.

Üçüncü olarak, 'Şevk mezhebi yoldur bize' sözünde geçen 'şevk' ile 'ışık' kelimesinin hiç bir alâkası yoktur. Bu iki kelimeyi aynı sanma hatasını ancak, ellerinde bir şey olmayınca, karalama adına suç unsuru arayan ve dolayısıyla görmeleri, idrakleri bulanmış olanlar yapabilir. Yazık çok yazık!..

Erbakan ve Fethullah Gülen

'28 Şubat', nihai değerlendirmede, hem 'Siyasal islam'ı, hem de 'Sosyal İslam'ı, her cephede vurdu..

Refah'ın kapatılışı, Erbakan'ın mahkumiyeti ve yasaklanması, İmam Hatipler'e karşı uygulanan politikalar, başörtüsü meselesi ve nihayet Fethullah Gülen'in çetecilikle suçlanıp, yargıya sevk edilmesi..

Oysa Gülen, 28 Şubat 1997'de verilen 'muhtıra'dan sonra, Erbakan'ı eleştiren ve 'devlet'in (ya da iktidarın) tarafını tutan davranışlarla bulunmuştur..

'28 Şubat muhtırası'ndan bir ay sonra, Kanal-D televizyonunda, Yalçın Doğan'ın Fethullah Gülen'le yaptığı söyleşiyi hatırlayalım..

Bu söyleşiyi dikkatli okuyunca, Gülen'in 'İslamiyet ve devlet' konusunda, Erbakan'a değil Ecevit'e daha fazla ağırlık verdiği görülür..

Söyleşide 'Y.D.' Yalçın Doğan'ı, 'F.G.' Fethullah Gülen'i ifade etmektedir.

Y.D- Şu anda Türkiye'de çok ciddi bir tartışma var. Türkiye'deki laikliğin tehlikeye düştüğü tartışması var. Buna karşılık yeni yeni gösteriler oluyor. Değişik olaylarla karşılaşıyor. Ve laikliğin tehlikede olduğuna inanan çok geniş bir kesim var Türkiye'de. Buna karşılık da Sayın Erbakan, 'Hayır, asıl laik benim. Çünkü bunlara da, bütün bu olaylara izin vermek laikliktir asıl' diyor. Hangisi doğru?

F.G- Sayın Başbakan'ın laik olup olmadığını bilemeyeceğim. Bazılarına, bazı yorumlara göre, fert laik olmaz. Ancak laik düşüncenin olmasını arzu edebilir. Bazılarına göre devlet laik olur, Aytunç Bey gibi bazılarına göre ise, devlet de laik olmaz. 'Esas şahs-ı manevi, kanun, nizam, devletin mevzuatı laikliğe göre tanzim edilmiştir' derler. Bu açıdan, 'Ben laikim' sözü, 'Laisizme inanıyorum veya onu tavsiye ediyorum, onun olması lazım' manâsına kullanılıyorsa, o zaman 'Laikim' demekten farklı bir şey ifade edilmiş olur. Eğer islam'a ait bazı anlayışlara, hatta, Kur'an'ın lekum dinüküm veliyedin gibi ayetlerine dayanılarak İslam'la laiklik arasında münasebet aranıyorsa, bence bu mesele çok büyütülecek bir mesele değildir. 'Laiklik, devletin dine sahip çıkması ama karışmaması, dindarın da dinini yaşarken başkalarına karışmaması şeklinde anlaşılacaksa ve devlet ciddi bir tarafsızlıkla bu meseleyi götürecekse, ortada hiçbir problem yok demektir.'

Fakat zannediyorum, birileri suni problem çıkarıyorlar. Bazan belki laikliğin müdafaası adına bazıları sert davranıyorlar. Bu başkalarını tahrik ediyor. Ama önce kimden başlıyor onu bilemeyeceğim. Bazan da bazıları haksız yere laikliğe hücum ediyorlar, sekülarizme hücum ediyor ve karşı tarafı harekete geçiriyorlar.

Y.D- Peki bu güne kadar Türkiye'de bu tür bir tartışma bu kadar yoğun bir şekilde yaşanmadı. Hemen her gün laiklik tartışması yapılıyor. Yani laiklik elden gidiyor gitmiyor tartışması. Neden bu son aylarda bu kadar yoğun bir biçimde tartışılıyor?

F.G- Belki laikliğin, cumhuriyetin bu ölçüde tehdit altında olduğu anlaşıldı, tebeyyün etti, ya da öyle algılandı mesele.

Y.D- Yani laiklik, o kadar hiç tehdit altında olmadı mı?

F.G- Olmadı, veyahut öyle algılanıyor. Kendilerini demokrasinin, cumhuriyetin, laikliğin muhafızı konumunda göreler tarafından mesele öyle algılanıyorsa, haklıdırlar. Herkes belli bir sorumluluk taşıyor. Sorumluluk taşıyanlar, bu mevzuda tavırlarını ortaya koymalıdır. Çünkü konumları bunun böyle olmasını gerektiriyor.

Y.D- Yani laiklik size göre tehlikede mi, şu anda?

F.G- Ben laikliğin tehlikede olduğunu, olacağını zannetmiyorum. Çünkü büyük çoğunluk, Türkiye'de halinden memnundur. Laiklik aleyhtarları, bir avuç insandan ibarettir. Herkes çok rahatlıkla dinini yaşamaktadır. Sokağa dökülme olmuyorsa, şov yapma olmuyorsa, devletin temel esasları iktisadi, siyasi, kültürel başka şeylere bina etme mülazahası yoksa, zannediyorum herkes din duygusunu, dini düşüncesini çok rahatlıkla yaşayabiliyor ve bu kimsenin de derdi değil.

Finans Kaynakları

(...)

İşte suçlamalar:

- Fethullah Gülen yoğun ve kapsamlı faaliyetlerini yürütebilmek için geniş finans kaynaklarına sahiptir. Bu finans kaynakları genel olarak bilinmekle birlikte diğer irticai gruplara oranla mali ilişkilerini büyük bir gizlilik içinde yürütmektedir.

- Fethullah Gülen müminlerin zengin olmalarını şart olarak görmektedir. Ancak, şahısların tek tek çok zengin olmalarından ziyade büyük sermayeli, ancak çok ortaklı şirketlerin kuruluş şeklinde bu görüşünü uygulamaya koymaktadır. Çünkü çok zengin olan kişi Dünya işleri ile uğraşmaya önem vererek hedeflere ulaşma yolundaki çalışmalarını aksatacaklar.

- Fethullah Gülen grubunun siyasi partilere siyasi destek sağladığı yolunda duyumlar mevcuttur. 1997 yılı Eylül ayında kendisine bağlı Asya Finans Kurumu devletten 533 milyar Türk Lirası teşvik almıştır. Bu iki husus birlikte değerlendirildiğinde finans desteği için siyasi partileri ve bürokratları kullandığı, böylece bu kişiler vasıtasıyla devlet imkanlarından yararlanmasına göz yumulduğu sonucuna varılmıştır.

- Fethullah Gülen eğitime finans sağlamak amacıyla kendisine bağlı kişi ve kuruluşlardan vergilendirme adı altıda aylık ve yılık aidat toplanmaktadır. Özellikle Fethullah Gülen'in Kazakistan'daki okulları için Denizli'deki taraftarlarınca 1 milyon dolarlık kaynak aktarıldığı, Afyon, Malatya, Kayseri ve İzmir illerinde de bu yolda faaliyetler yürütüldüğü bilinmektedir.

- Fethullah Gülen grubu yurt dışındaki üniversite, orta dereceli okul, ilkokul ve dile eğitim merkezlerinden büyük gelir elde etmektedir. Bu gelirlerin bu kurumların finansmanı ve geliştirilmesinde kullanıldığı düşünülmektedir.

Işık Sigorta, Asya Finans gibi büyük kuruluşların gelirleri

- İş Hayatı Dayanışma Derneği İSHAD ve Genç İşadamları Derneği (GİAD) bünyesindeki işadamlarının bağışları da Fethullah Gülen'in finans kaynakları arasında büyük bir yer tutmaktadır. Ayrıca televizyon, radyo, gazete, dergi gibi yayıncılık alanından da büyük gelir sağlanmaktadır.

- Fethullah Gülen'in çalışma sisteminde 'imkanlar nispetinde maddi yardım yapmak, yapamayacaksa bedenen çalışmak' kuralı mevcuttur. Bu bedeni çalışma karşılığında ücret almaması veya ucuz bir ücret aması maliyeti düşürmektedir.

- Dış güçlerin Fethullah Gülen'e verdikleri yurt dışı desteği karşılığında, onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmelerinin kuvvetle muhtemel olduğu unutulmamalıdır.

Savcı Yüksel, bu mali yapılanmanın aşamalarını da, İddianame'sinde şöyle değerlendiriyor (s.27-28):

Esnaf'tan Kaplanlara mı?

- Esnaf üzerinde örgütlenme 1990'larda arttı. Şu anda muazzam bir finansal güçleri var.

- İlk zamanlarda esnaf bölük pörçüktü ve bunların fonksiyonu cemaate para yardımı yapmak, lojistik destek sağlamaktı. Onlar para toplama olayına 'Himmet' derler. En büyük yardım da Ramazan Ayı'nda toplanır. Esnaf büyük bir salonda toplanır cemaatin önemli bir üst düzey elemanı gelir. Duygusal bir konuşma yapar ve insanlar bir sonraki Ramazan Ayı'na kadar verilmek üzere para ve mal taahhüt ederler. Bu himmetin önemlilerini artık Çırağan Sarayı'nda bile yapıyorlar.

- Fakat 5-6 senedir, yeni strateji ile esnafın bir araya gelmesi sonucu 1996 yılında İstanbul'da İSHAD (İşadamları Dayanışma derneği) oluşmuştur. Bu dernek esnafın eğitimi, bir araya gelmesi için toplantılar, yemekler, resepsiyonlar vermektedir.

- Türkî Cumhuriyetlerdeki muazzam iş potansiyeline Türk girişimcilerden evvela Fethullahçılar uyanmıştır. Buralardaki yatırımlarda en büyük pay onlarındır.

- Anadolu Kaplanları denilen yerli girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları desteklemektedirler. Aralarında güçlü iş ortaklığı ve bilgi transferleri vardır. Bu dayanışma dış ticarete de yansımıştır.

Gerçi DGM Savcısı'nın iddianamesinde yer alan hemen her hususu, Fethullah Gülen, çeşitli medyalar aracılığı ile cevaplar vermiştir.

Gülen'in Cevapları

Bu cevaplardan bazılarını, İ. Adil Sönmez'in yayınladığı 'Fethullah Gülen Gerçeği'nden alarak aktaralım (Kaynak Yayınları, İzmir 1998):

İddia: Türkiye Türkiye'de irticanın büyük bir medya ağı var. Fethullah Gülen grubuna ait Samanyolu TV, Zaman gazetesi ve 14-15 dergi de bunların içinde. 163. maddenin kaldırılmasından sonra, irticacı medyada radikal yayınlarda artış ve bu yayınlara yönelme oldu.

Cevap: Türkiye'nin, umûmî nüfusa ve yayın kuruluşlarına nisbetle, irtica ile suçlanan insanların büyük bir medya ağının olduğuna inanmıyorum. Fakat, daha önce geçtiği gibi, dinini, yaşamada biraz daha dikkatli bütün insanlar mürtecî mefhumunun içine alınıyorsa, o zaman, irticanın değil de, dindarların demek daha doru olur. Kaldı ki, meselâ basındaki tiraj durumları ortada. İrtica ile suçlanan kesimin çıkardığı gazetelerin toplam tirajı, irtica suçlamasının dışındaki çok tirajlı gazetelerden biri kadar bile değil.

Yine, irtica ile nasıl bir münasebeti olduğunu bilemediğim haftalık Aksiyon dergisinin, onun sahasında yayın yapan ve belli bir rakamın üstünde satan dergilerin yekûnunun satışına olan nisbeti, sadece 5'te 1. Kaldı ki, bu dergilerin yanı sıra, yine çok sayıda ekonomi dergisi de var ki, bunların da irtica ile alâkası yok. Onlar da hesaba girdiğinde, Aksiyon'un satış nisbeti 10'da 1'e düşer.

Televizyonlar da ortada. Her gün reytingi raporları veren ve kendilerini birinci ilan eden televizyonların hiçbirinin irtica ile alâkası görülmüyor. Kaldı ki, irtica ile alâkası olduğu iddia edilen TV kanallarının reyting sıralamasında adlarını bile anmıyorlar.

Seyredilme ve reklâm yarışına gelince irticanın adı yok; fakat, suçlamaya gelince, irtica bir dev.

İkinci olarak, benimle irtibatlandırılan medya organlarıyla doğrudan münasebetim yok. Ama, onlarla aramda görüş paralelliği olabilir. Buna da bir şey demeğe kimsenin hakkı yoktur.

Üçüncü olarak 163. maddenin kaldırılmasından sonra irticacı denilen medyada radikal yayınlara yönelme iddiası, hiçbir mesnede dayanmamaktadır.

Aynı gazetelerin, meselâ, benimle münasebet kurulan Zaman'ın, Sızıntı'nın, Yeni Ümit'in ve irticacı denilen diğer medya organlarının da, 163. madde kalkmadan önceki sayılarıyla, sonraki sayılarını karşılaştırsınlar. Bakalım, iddia edildiği gibi, gerçekten radikalizme bir yöneliş var mı? Bu iddia, sadece 163. maddeyi geri getirmek için tezgâhlanmaya çalışılan bir bahaneden ibarettir.

Dördüncü olarak, irticacı olmakla suçlanan medya organları, meselâ Samanyolu TV, Zaman gazetesi, Aksiyon dergisi, hattâ Kanal 7, Mesaj TV, şimdiye kadar bu konuda bir ceza almışlar mıdır, herhangi bir kanûnî soruşturmaya tabî tutulmuşlar mıdır? Türkiye Cumhuriyeti gerçekten lâik, demokratik bir hukuk devleti ise, laikliğin, demokrasinin ve hukukun ölçülerine göre davranılması gerekmez mi? Bir yandan lâik, demokratik, hukuk devletini müdafaa şampiyonluğu yapacak, diğer taraftan, devletin bu vasıflarına aykırı hareketi olmayanları bu vasıfların gereklerine aykırı bir şekilde suçlayacak, hattâ, bazılarını irtica ile karalayıp, lâik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak veya düzenini değiştirmek gibi, kanunun en ağır suç olarak gördüğünü isnatlara hedef edeceksiniz, İnsanların, hiç olmazsa bayraklaştırdıkları prensiplere saygılı olmaları gerekmez mi?

İddia: Samanyolu TV, Ramazan ayı boyunca Kâbe'den naklen namaz yayını yapıyor. Böylesine radikal bir yayında bulunan bir TV kanalı, daha radikal pek çok şeyler de yapabilir.

Cevap: Namaz kılmanın, hem de namazda kıble olarak yöneldiğimiz ve hac için her yıl milyonlarca Müslüman'ın her türlü meşakkati göze alarak ziyaret ettiği, semtinde bir vakit namaz kılabilmek için can attığı Kâbe'de namaz kılmanın irtica ile ne münasebeti olabilir? Ramazan ayı gibi, manevî hislerin coştuğu bir ayda, Kâbe'den bu namazları yayınlamak, kimden ne türden bir irticâi tesir yapmış? Yoksa, irtica bir bahane ve bir takıyye sebebi de, asıl hedef, bütün tezahürleriyle dinimiz mi, namaz mı, hac mı, Kâbe mi?..

İddia: Türkiye'de irticanın büyük bir sermaye gücü var. 10'dan fazla özel finans kurumu, bir o kadar holding ve 4000 şirket, yine aynı sayıda vakıf irticanın elinde. Meselâ, bu finans kurumları 1990 yılında 1.7 trilyonluk işlem yaparken, 1997 yılında 340 trilyon liralık işlem yapmış. Bu, çok korkunç bir artış.

Cevap: Bu iddiada iki husus var: Biri, yine yuvarlak rakamlar, bunların hiçbir mesnede dayanmadığını gösteriyor. İkinci olarak, bu iddia, garazın insan gözünü nasıl kör ettiğini ve insan zihnini nasıl dumura uğrattığını gösteren çok önemli bir misal. Çünkü, 1990 yılında 1,7 trilyon, 1997 yılının en az 350-400 trilyonuna eşittir. Bu kadar basit bir gerçeği göremeyen insanların hangi iddiasına inanılır? Ayrıca, 1990 ile 1997 arasında yeni özel finans kurumları da kuruldu. Buna rağmen, bu kurumların gerçek iş yapma kapasitelerinde hiçbir artışın olmadığını, bizzat iddiacıların 'korkunç artış' yorumlarına mesnet yaptıkları rakamlar gösteriyor.

İddia: Asya Finans ve Işık Sigorta, Fethullah Gülen grubuna ait, irticacı finans kuruluşlarındandır ve Asya Finans, devletten yüzlerce milyar liralık teşvik almıştır.

Cevap: Asya Finans ve Işık Sigorta'nın kurucuları vardır, idarecileri vardır, sahipleri vardır. Sonra, irticacı olduklarının delili nedir? Üçüncü olarak, bu her iki müessese de, kanunlar çerçevesinde kurulmuştur, kanunlar çerçevesinde icra-i faaliyette bulunmaktadır ve yine kanunlar çerçevesinde her türlü teftişe açıktır. Ayrıca, devletten teşvik alıp almadıkları bizzat idarecilerinden tahkik edilebilir. Eğer almışlarsa ve devlet ve bunu vermişse, her halde mevcut mer'i teşvik kanunlarına göre alınmış ve verilmiştir. Acaba neden, yarın kendilerini mahçup edecek bir iftiraya başvurmak yerine, işi kaynağından araştırmıyorlar?

İddia: Fethullah Gülen, iş adamlarıyla 'feyiz' denilen toplantılar yapmakta, bu iş adamları ise, diğer gruplarla 'halka' diye anılan toplantılarda bir araya gelmektedir.

Cevap: Buradaki yanlışları düzeltmeğe hangisinden başlamak lâzım bilemiyorum. Feyiz, tasavvufî bir ıstılahtır. Allah'tan kulun kalbine gelen manevî haz, bereket, vâridât demektir. Halka ise, tarikatlarda zikir için bir araya gelen insanların teşkil ettiği şekle denir. Bunların benimle ve dostlarımla hiç alâkası yoktur. Bu, tamamıyla uydurma bir şeydir. Kim uydurmuşsa, çok acemice uydurmuş.

Bu ay başlaması beklenilen 'Fethullah Gülen Örgütü' davasında, bu cevapların daha hukuki ve daha somut olanları, herhalde Gülen'in avukatlarının savunmalarında tekrarlanacak.

Ama bilelim ki, DGM Savcısı, Fethullah Gülen'i bir 'örgütün başı' olarak görüyor..

(...)

Önce Övdüler Sonra Yerdiler

Bazıları gazetecilik için, 'tarihin taslağını yazmak' derler.. Bazıları da, 'gazeteci'yi, 'bilim adamı'ndan ayırmak için, şu ölçütleri kullanırlar..

- Gazeteci güncel gerçeği, bilim adamı ise evrensel gerçeği arar!..

Fethullah Gülen üzerine son yıllarda hiç ara vermeden süren ve hemen her gazeteci

yi ve sosyal bilimciyi yakından ilgilendiren tartışmalar, 'tarihin taslağını yazmak' ve 'güncel gerçeği aramak' konularında, biz gazetecilerin biraz aceleci davrandığımız kanıtladı..

Aynı isimlerin, farklı dönemlerde Fethullah Gülen için neler yazdıklarını hatırlayalım.. Mesele Hasan Cemal, 14 Şubat 1995 tarihli Sabah'ta, 'Fethullah Hocaefendi' başlığıyla şunları yazmış:

Fethullah Hocaefendi

Geçen Cumartesi günü, Polat Renaissance Oteli'nin bir toplantı odası. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın iftar yemeğinden sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'yle sohbet ediyoruz.

25-25 kişilik bir grup. Bazı yazarlar, gazeteciler, akademisyenler ve siyaset adamları. Yalım Erez, Çevre Bakanı Rıza Akçalı, yüz yaşına merdiven dayamış Kasım Gülek...

Birden kapı açılıyor. Uzun boylu, kıvır kıvır sarı saçlı, blucinli genç bir kız, elinde mikrofonu, arkasında kameramanıyla odaya dalıyor.

- Fethullah Bey, size bazı sorular sorabilir miyim?

Herkeste hafif bir şaşkınlık...

Dini bir cemaatin lideri Hocaefendi'ye Fethullah Bey diye hitap eden televizyoncu merakla seyrediliyor. O, gayet rahat. Hocaefendi'nin yanına diz çöküyor, bir elini koltuğun kenarına koyup, sorularını sıralıyor.

- Fethullah Bey, sevgi hakkındaki görüşleriniz?

- Sevgililer Günü hakkındaki düşünceleriniz?

Çevre rahatsız, kıpırdanıyor.

Ama Hocaefendi rahat... Burnunun dibinde, elinde mikrofon kendisine aşk hakkındaki düşüncelerini soran blucinli genç kız.. Soruları sükunetle yanıtlayan bir cemaat lideri...

İlginç bir görüntü!

Ve bu ilginç görüntünün, kendi kendisiyle daha barışık, daha hoşgörülü bir toplumun ipuçlarını verdiği de söylenebilir.

Refah, totalci bir anlayışı temsil ediyor. Yani, 'Gerçek benim tekelimde. Bütün İslâmî cemaatler de benden yana olmaz zorunda' diyor. Neredeyse 'Refah eşittir İslâm' demeye getirdiği de söylenebilir.

Fethullah Hocaefendi, bu görüşü paylaşmıyor. Bağımsız kalmaya, kendi özgürlük alanlarını korumaya özen gösteriyor. Refah'ın tam anlamıyla politize olması, Fethullah Hocaefendi'nin cemaati için rahatsızlık kaynağı. İslâm kimsenin tekelinde değildir görüşünü savunuyor.

Hemen akla gelen soru şu:

Aynı Hasan Cemal'in, 22 Haziran 1999'da 'Milliyet'teki yazısının başlığı ise 'Fethullah Hoca'nın Takiyyesi' şeklindedir.

Hoca'nın Takıyyesi

- Fethullah Hoca, takıyyeci mi değil? Yani kendisine ve cemaatine bugün zarar gelmesin diye gerçek düşüncelerini saklıyor mu? İdeallerini uygulayacak ortamı yakalayıncaya kadar saman altından su yürütmenin mi peşinde?

Bir başka deyişle:

Yarın laik demokratik cumhuriyeti yıkmak için bugün onun nimetlerinden mi yararlanıyor? Toplum içinde örgütlenmenin, devlet içinde kadrolaşmanın yollarında yürürken nihai hedefini gizliyor mu?

Yani takıyye mi yapıyor? Fethullah Hoca'nın olay yaratan kaseti tipik bir takiyye örneğidir.

Şu sözler Hoca'nın:

'Adliye'de, Mülkiye mevcut olanlar mevcudiyetini korumasalar, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları kullanmalı, bir taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalı, Yani sizi görme 'Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar' demeli. Taa ilerilere gitme, can damarları içinde dolaşma ve eğer sonra dönülüp gelinecekse yara almadan geriye gelme meselesi. Cepheli öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmelidirler. Sismetin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz. Bize yüzde yüz ters olan insanlarla çalışmalı. Aynı görüşteymişiz gibi konuşulabilir.

Şef döneminde çarşaflı kadınları bile astılar. Milleti kırıp geçirdiler. Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız. Zaman gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçerez.'

Hoca'nın direktifleri böyle... dindar cumhuriyet...

Yandaşlarına ne diyor Hoca?

'Kanun ve kuralları kullanın' diyor. Etrafa öyle bir görüntü vermelerini istiyor ki, 'Sizin yüzde yüz ters düşünen insanlarla dahi aynı görüşteymiş gibi konuşun' diye akıl veriyorlar onlara, 'Durmadan hazırlanalım, bu bir maratondur' diye devam ediyor. 'Zaman gelince harekete geçeriz, erken davranmayın' dedikten sonra derhal ekliyor:

'Yoksa tepemize binerler!'

Hocaefendi, takıyyenin dikalasını yapıyor.

Peki, neden öyle yapıyor?

Neyi saklıyor?

Nihai hedefi mi?

Ne olabilir Hoca'nın nihai hedefi?

İslami esaslara göre tanzim edilmiş bir toplum ve devlet düzeni mi? Bir dindar cumhuriyet Fethullah Hoca'nın gönlünde ideal olarak yatmıyor mu?

Kadın-erkek ilişkilerinin İslami esaslara göre düzenlendiği bir hukuk sistemi istemez mi Hoca? Yargı sisteminde din kurallarının şöyle ya da böyle geçerli olduğu bir düzen gönlünde yatmaz mı? Din kurallarının yasama alanına kıyısından köşesinden bulaştırılması işine gelmez mi?

'Ben dinimi yaşarım' mantığının devlete, kamu alanına sokulmasını istemez mi? Örneğin kamuda çalışma saatlerinin buna göre düzenlenmesini...

Bu ve buna benzer soruları geçen yılki bazı yazılarımda da Fethullah Gülen ve yandaşlarına sormuştum. Cevap gelmemişti.

Niye?

İslamiyet'i esas alan cumhuriyet fikri, bütün dini tarikat ya da cemaatlerde mevcut, Özünde hepsi, dinin hem öbür dünyayı hem bu dünyayı, bir bütün olarak, yani devletiyle, toplumuyla her şeyi düzenlediği bir geleceğin özlemiyle yaşıyorlar. Dinde uhrevi ve dünyevi ayrımını reddediyorlar.

Özünde hepsi bir.

Laikliği, laik cumhiriyeti, cumhuriyet devrimini, Atatürk'ü bu nedenle sevmiyorlar.

Kimileri, bunu açıktan yapıyorlar.

Kimileri de demokrasiyi kullanarak...

Demokrasinin nimetlerinden yararlanırken kendi gerçek duygu ve düşüncelerini gizliyorlar. Daha sessiz ve derinden gidiyorlar. Hoca'nın dediği gibi bir maraton bu... Bu yüzden de kimileri radikal İslam, kimileri ılımlı İslam kategorisine giriyor.

Mücadele yöntemi...

Laik demokratik cumhuriyet açısından bu akımlar başıboş bırakılamaz. Hiç kuşkusuz mücadele edilmeli.

Ama nasıl?

Radikal ile ılımlı aynı kaba mı konsun?

Kimi diyor ki:

'Radikal islam, ılımlı İslam ayrımı gereksiz. Çünkü her iki nehir de aynı yere akıyor sonunda...'

Her ikisinin de son tahlilde laik demokratik cumhuriyeti sevmedekileri konusunda herhangi bir kuşkum yok. Ancak her ikisi de aynı kaba konarak aynı mücadele yöntemleri mi kullanılsın? Düşünmekte yarar var.

Bütün cemaat ve tarikatlar, Batı'da olduğu gibi bizde de hukuk devletinin denetimi altında tutulmalıdır. Dinle siyaseti, dinle ticareti, dinle genel ahlakı, sapkınlığı karıştırıp karıştırmadıklarına bakılmalıdır.

Son söz:

Laiklik, demokrasinin altyapısıdır. Altından çektin mi, çöker. Laiklik, demokrasiyi oyununun vazgeçilmez kuralıdır. Demokrasiyi bir ara istasyon, bir araç olarak görenlerin, bunun için takıyye yapanların, bu gerçeği içlerine bir an önce sendirmeleri gerekiyor. (22-6-99 Milliyet)

Tarihin taslağını yazmak konusundaki aceleci davranan bir başka gazeteci-yazar da Güngör Mengi'dir. Mengi'nin 15 Şubat 1995'teki yazısının başlığı 'Yeni Bir Dönem' şeklinde

Yeni Dönem

Fethullah Hoca'yı devlet komplosunun maşası gibi göstermek haklı değildir.

Çünkü Fethullah Gülen'i RP ile karşı karşıya getiren yorumlar Refah tehlikesi doğduktan sonra üretilmiş değildir.

'Herkesi kendi konumunda kabul ederek kimse kimseye dininden dolayı, kimseye de dinsizliğinden dolayı ta'nda (yerme) bulunmayacaktır. Kimse kılığından kıyafetinden dolayı ta'na maruz kalmayacaktır..'

Sanatın içine tüküren, yangın felaketine uğrayan yurttaşları bile inançları temelinde ayıran RP'li belediyeler, devlet yönetimi RP'nin eline geçtiği zaman neler olabileceğini düşünen vatandaşları dehşete düşürüyor.

Fethullah Gülen'in yukarıya aldığım sözleri tabiî ki halkta ümit ve heyecan yaratıyor.

Çünkü halk dini siyasî emellerinin kılıcı ve kalkanı olarak kullanan, İslâm'ı tekeline almaya çalışarak en tehlikeli bölücülüğü yapan Refah'a karşı toplumsal tepkinin örgütlenmesini uzun zamandır özlüyordu.

Fethullah Hoca'nın başlattığı tartışma, dinci köktenciliğe karşı devletin sağladığı güvenceden çok daha sağlam bir sigortayı sisteme kazandırabilir.

Fethullah Hoca'nın açtığı kapı, İslâm'ı kendi ulusal kimliğimizle yaşama imkânını bize kazandırmak yolunda aşama olabilir.

Dini Refah'ın tekelinden kurtarma çabalarının toplumdan büyük destek gördüğünün anlaşılması sebebiyle öbür partileri harekete geçirebilir..

Laikliği yıllarca yanlış anladık, laikliği siyasette dinle ilgilenmemek sandık. O nedenle dini savunmasız bıraktık.

Kültürün temelini oluşturan bu büyük güç, o yüzden sömürücülerin oyuncağı oldu. Toplumun yolunu açmak, barışı ve hoşgörüyü güven altına almak için dinin çağdaş kafalar ve kurumlar tarafından sahiplenilmesi gerekiyor. Son günlerin gelişmeleri bu ihtiyacı bize öğrettiyse ne mutlu... (15-2-1995 Sabah)

Aynı Güngör Mengi'nin 20 Haziran 1999 tarihli Sabah'taki yazısı ise 'Uyandık mı?' diyor.

Uyandık mı?

- Atatürk 'Din lüzumlu bir müessesedir: Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur' demişti.

Ona göre 'temeli sağlam bir dinimiz var' dır. Fakat yüzyıllar boyu ihmale uğramıştır.

Bu yüzden de siyaset, menfaat ve istibdat aracı haline gelmiştir. 'Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir.'

Laiklik ilkesi işte bu nedenle yani hem milleti, hem devleti ve hem de dini korumak için sistemin temel direği yapılmıştır. Cumhuriyetin 76. yılındaki tablo, emanetin korunamadığını gösteriyor. Gelmiş geçmiş iktidarlar, dini siyasetten kurtaramamıştır. Bunun için gerekli eğitim altyapısını kuramamış, bu fırsatçıların yolunu tıkayacak ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlayamamışlardır. Ölçüsü kaçırılan baskıda başlarda dini, fikir fukaranın uyuşturucusu, daha sonraki yıllarda tepki birikimi ile dopingi yapmıştır. Siyasetin ortak günahı ile din, siyasetin önlenemez malzemesi durumuna gelince, Siyasi İslamcı akımlar arasında 'ehven-i şer' tercihlerine yöneliş başlamıştır.

Sürekli 'hoşgörü ve diyalog' diyen, okullarına Atatürk resimleri asan Fethullah Hoca laik düzenine açıktan meydan okuyan Erbakan'a karşı tercih edilmiş, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı tarafından korunmuştur.

Cum gecesi ATV'de yayınlanan Fethullah Hoca kaseti, şu gerçeği öğretmiş olmalıdır; Laik devlet bu temelden sapmak için herhangi bir ahlâki ve siyasi sebebe sahip değildir. Bu alanda kötünün iyisi olamaz.

Devlet laik bir devlet gibi davranacaktır.

Bunun azı, fazlası olamaz.

Aksi halde millet değil, cemaatler topluluğu haline geliriz.

Ne süreyle?

Demokrasi içinde yaşıyor rüyasında sıçrayarak uyandığımız güne kadar.

Birçok politik lider, aydın ve yaygın bir kitle, Fethullah Hoca'nın inançla aklı birbirinden ayırabilen Atatürk inkarcılığına düşmeyen, cumhuriyet ve demokrasi ile barışık bir düşünce ve inanç sistemini temsil ettiğine inanmaya başlamıştı.

Atv'de yayınlanan bant, bunlara uyandırmış olmalıdır.

Çünkü Fethullah Hoca'nın müritlerine, din devleti kurma yolunda sabırla çalışmalarını, devlet içinde kozalarını örmelerini, okullarını, yurtlarını medrese, tekke, zaviye gibi kullanmalarını öğütlüyor ve cihat için düğmeye basılacak anı beklemelerini söylüyordu:

'Müslümanlar'ın belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar