22:46:42

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Değirmenin Suyu: Himmet Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 32
Kötüİyi 
22.12.2008
Taceddin Kayaoğlu
Taceddin Kayaoğlu
Zihnî ve ahlâkî altyapısını materyalizmin örgülediği modern sekülerist birey, kentleşme ve sanayileşme süreçlerine bağlı olarak narsist (ben-merkezci) ve hedonist (zevkçi) bir anlayışa doğru kaymaktan kendisini koruyamadı. Olan şey aslında; toplumsal dayanışmacılığın yıkılarak yerine liberal sahipsizliğin gelmesiydi. Bu süreç; cemaatin cemiyete dönüşümünde sosyal bağların molekülize olması ya da insanın yalnızlaşmasıdır. Çatışmacı diyalektik ise yalnızlaşan bireyi ideolojiler üzerinden tekrar sınıfladı ve kamplara ayırdı. Artık yeni toplumun bir tarafında toplumcu sosyalizm, diğer tarafında ise bireyci liberalizm durmaktaydı.

Her iki ideoloji de insanı yalnızlıktan kurtaramamıştır. Söz konusu olan yalnızlık nicel/sayısal bir yalnızlıktan çok öte, niteliksel anlamlar taşır. Bu tip yalnızlaşma bir çeşit transformasyon olarak ortaya çıktı. Yani o bir halden başka bir hale adeta formatlandı, aktarıldı, değişime tabi tutuldu. Aktarımı gerçekleştiren ana etmenlere bakıldığında karşınıza ilk çıkan şey; materyalizmden beslenen insan merkezci aydınlanma felsefesi, ikincisi ise modernist kent yapıları idi.

Kent, kapitalizm ile ilintilidir; bir başka açıdan kapitalizmin formatladığı alandır. Bu modelin ayakta durması için onun tarafından örgülenir, biçimlenir. İnsanın ihtiyaçları çoğu kez sermaye tarafından belirlenir veya diğer bir ifadeyle insana aslında ihtiyacı olmayan ekstra bir ihtiyaç güdüsü yüklenir. Arz-talep dengesi bu güdüleme üzerinden sağlanır. Fakat normal bir iktisat teorisinde olduğu gibi arzı ortaya çıkaran unsur talep olmaktan ziyade, kapitalist modelde arz talebi ortaya çıkarır. Neyi, ne kadar ve nasıl tüketmeniz gerektiği size üretici veya tüccar tarafından öğretilir; olması gereken iktisat toplumu, aşırı harcamaların yapıldığı tüketim toplumuna dönüşür.

Modern hayat standartlarının çekiciliği, harcamanın çok çeşitliliğe dönüştüğü anda ekonomik yetersizlik baş gösterir. İhtiyaç duyduğunuz ile geliriniz arasındaki makasın açılmasına bağlı olarak, orantısal şekilde ekonomik yetersizliği kapama eğilimi gösterirsiniz. Bu süreç çok önemlidir; öyle ki eğer bu makası kapatacak bir gelir seviyesine ulaşamazsanız, istemdışı “unutma" eylemi içerisine girersiniz. Unuttuğunuz şey; gelirinizi besleyen ana damarların meşru olup olmadığı noktası, yani “haram"ın alanıdır. Daha da tehlikeli olanı; gayr-i meşrûnun döngüselliği ve kendisini sürekli üretmeye başlamasıdır. Sürekliliği üreten; kapitalizmin kışkırtıcı rolüne bürünerek ürettiği “ihtiyacınız olmayan yeni ihtiyaçlar"dır. Modern insanın ihtiyaçlarının sürekli kışkırtılmasından kaynaklanan sebeplerle girdiği gayr-i meşrû alan, artık karşınıza “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir." anlayışının reddedildiği bir alan olarak çıkacaktır.

Bütün bunları ifade etmemin sebebi şu;

Doksanlı yıllar itibariyle kamuoyunun yoğun ilgisi altında olan Gülen ve Gönüllüler Hareketi hatırı sayılır bir sermayeyi ellerinde tutuyorlar. Sahip oldukları eğitim, yazılı ve görsel medya, finans, sağlık, sigorta kurumları vb. kalite sıralamasında en önde gidenlerinden. Durum böyle olunca girdi-çıktıları da yüksek oluyor.

Bu nedenledir ki; bazıları psikolojik savaş taktiklerinin bir gereği olarak, bazıları da iyi niyetleriyle değirmenin suyunun nereden geldiği sorusunu gündeme getiriyorlar. Hele bizim Brzezinski yönlendirmeli, Dugin eğitimli Ergenekoncular'a kalırsa; paranın kaynağı Amerikalılar. Onlara göre; Büyük Ortadoğu Projesi'nin Türkiye ayağının önemli bir aktörü olan Gülen ve cemaati, Amerikalılardan aldıkları dolarlar ile söz konusu bu projeyi hayata geçirmek için üzerlerine düşen vazifeyi yerine getiriyorlar. Muro'ca nasıl denir; “kompratör uşakları, yerli işbirlikçiler" veya fabrikatör üstadın ifadesiyle; “süper Natocular."

İşin aslı ise tamamen farklı.

Bu harekete gönüllü destek veren Anadolu insanının zihninde anlam kazandırdığı bir kelime var; cemaatin müntesipleri buna “himmet" diyorlar; bir çeşit karşılık beklemeden verme hali...

Himmeti bir çeşit anti-tez olarak görmek mümkün. Onu bu şekilde ele almamızın nedeni; “kentliliğe" ve “bireyselciliğe" olan mesafesiyle ilgili. Modern insanın ihtiyaçlarının kışkırtılmasından kaynaklanan sınırlandırılmamış harcama süreci, himmetin alanında geçerli kabul görmez; bir çeşit reddiyeye tabi tutulur. Himmet insanı, zarurî ihtiyaç olarak belirlediğinin dışında olup da elinde kalanların bir kısmını ihtiyacı olan başka birisi için veya ihtiyaç duyulan başka bir iş için herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan verebilen “gönüllü" olarak belirmektedir. Belirginleşen bu alan, materyalist kapitalizmin baş aktörü olan “para"ya ve para kaynaklı tüm maddî formlara bir çeşit “insanî-ahlâkî değer giydirme", onu kuru fiziksellikten çıkarıp, “metafizik ile bulama ve dönüştürme" alanıdır ki, bu, modern kentli bireyin kurgulanmış dünyasında anlaşılması güç bir hususiyettir.

Söz konusu olan bu “maddî olanın ahlâkî değer yargıları üzerinden evirilmesi süreci" günümüz Türkiyesi'nin kültürel, sosyal, ekonomik ve politik alanlarda “asliyetçiliği" esas alarak yeniden yükselmesinde ve küresel alanlarda başat-aktör konumuna gelmesinde “itici kuvvet" rolünü üstlenmiş durumdadır. Gülen'in takipçileri kendilerinin olanı, kâr güdülerinin çok ötesine geçerek ve hatta onu unutup, yok sayarak bir başka “şey" olan ülke kalkınması için verirlerken, aslında son derece farkında oldukları üzere bir medeniyetin inşasına ciddî anlamda omuz veriyorlar.

“Kapitalist modelin kriz yaşadığı bugünlerde yeni bir iktisat görüşü olabilir mi?" sorusunu sorarken, işte size “himmet teorisi" üzerinden düşünebileceğiniz yeni bir iktisâdî model alternatifi…

Son Güncelleme ( 25.12.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri