07:40:12

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Ana Sayfa arrow Haberler arrow 2009 Haberleri arrow Favorit Gülen'e Hz. İsa'yı Sordu
Favorit Gülen'e Hz. İsa'yı Sordu Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 184
Kötüİyi 
04.04.2009

Favorit DergiFethullah Gülen, Ukrayna'nın en önde gelen yayın kuruluşlarından, Güney Ukrayna Medya Holding’in çalışanlarının kendisine yönelttiği müşterek soruları cevapladı. Gazetecilerin Gülen'e yönelttiği bilhassa Ukrayna'yı yakından ilgilendiren soruların cevabı ise gurup bünyesindeki Favorit Dergi'sinin Nisan sayısına kapak oldu.

İşte Ukraynalı gazetecilerin Gülen röportajının tam metni:

Şahsımla röportaj adına sorduğunuz sorulara cevaplarım aşağıdadır. Saygılarımla arz eder, sağlık ve afiyetler dilerim.
Fethullah Gülen

Batı dünyasının temsilcilerinde İslâm ile alâkalı olarak müşahede ettiğiniz başlıca tereddütler nelerdir? Bu tereddütlerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?

Fethullah Gülen: Batı'nın İslâm'a bakışını üç zaviyeden değerlendirebiliriz. Bunlardan biri dinî, diğeri siyasî, üçüncüsü ise dinî olanla kısmî münasebeti olsa da, daha çok siyasî yanı bulunan ilmî-akademik zaviyedir.

Mesele dinî zaviyeden öncelikle Kur'an-ı Kerim'in Hıristiyanlığı değerlendirişi ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) Hıristiyanlarla münasebeti noktasından ele alınmalıdır. İslâm, temel bir doktrin olarak Musevîlik ve Hıristiyanlık gibi dinleri Kitabî dinler ve onların müntesiplerini Ehl-i Kitap olarak telâkki ederek, müşrikler ve din-tanımazlar karşısında onlara ayrı bir yer verdi. Kur'an-ı Kerim'deki ilgili âyetlere baktığımızda da göreceğimiz üzere, onlara gayet yumuşak yaklaştı. Şirk ve din-tanımazlık karşısında onların da İslâm ile olan itikadî ittifakları, elbette bu yumuşak yaklaşımın en önemli sebebiydi. Çünkü Musevîliğin ve Hıristiyanlığın başındaki isimler olan Hz. Musa ve Hz. İsa (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun), İslâm'ın da Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi kendilerine peygamber olarak inanılmasını emrettiği iki büyük peygamberdi. Onlara verilen Tevrat ve İncil de, Kur'an gibi, Müslüman olmak için kendilerine inanılması gereken iki İlâhî Kitap'tı. Kur'an-ı Kerim'in bize anlattığına göre, onlar da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in Allah'tan alıp insanlara teblîğ ettiği aynı inanç, ibadet, ahlâk, davranış esaslarını ama kendi dönemlerinin şartları çerçevesinde anlatmışlardı. Fakat nasıl Hz. İsa da (a.s.) temelde İsrail Oğulları'na, yani Musevîlere gönderilen ve Tevrat'ın, yani Hz. Musa'ya (a.s.) verilen Kitabın kaidelerini tanıyan bir peygamber olmakla birlikte zamanla Musevîlik ve Hıristiyanlık iki ayrı din olarak ortaya çıkmışsa, buna sebep olan faktörler de, diğer bazı sebeplerle birlikte, İslâm ile Musevîlik ve Hıristiyanlık arasındaki farkları belirlemiştir. Her şeye rağmen, bu üç din arasındaki bahis mevzuu ortak temel, daha başta İslâm ve Müslümanlar ile Musevîler ve Hıristiyanlar arasında ortak paydaları teşkil etmiş ve Musevîlerin ve Hıristiyanların İslâm nazarında apayrı bir yere sahip bulunmalarının ana sebebi olmuştur.

İslâm'ın doğuşunda Musevîlik ve Hıristiyanlık'la dinî temellerdeki bu ilk karşılaşma, taraflar arasında güzel diyalogların kurulmasına yol açtı. Peygamberimiz daha Mekke'de iken Musevî âlimleri vasıtasız, yani bizzat veya vasıtalı, yani Mekkeliler aracılığıyla O'na sorular yöneltiyorlar, Peygamberimiz de bunları cevaplıyordu. Aynı dönemde, Müslümanların Habeşistan'a hicretinin de katkılarıyla İslâm ile Hıristiyanlık arasında da çok sıcak münasebetler kuruldu. Kur'an-ı Kerim'de Mekke'de ümmîliklerine, yani İlâhî Din'den habersizliklerine, herhangi bir İlâhî Kitaba sahip bulunmamalarına rağmen inanmamakta direnen müşriklere mukabil Kitap ehli ve âlim bazı Musevîlerin tavırları övülüp, İslâm'ın Mesajı'nın hakkaniyetine şahit gösterildiği gibi, bahis mevzuu münasebetlerin tarafı olan Hıristiyanların da övüldüğünü okuruz.

Bu sıcak münasebetler ve İslâm'ın Musevîler ve Hıristiyanlarla alâkalı sıcak yaklaşımı, Peygamber Efendimiz'in Medine'ye hicretinin hemen ardından, Medine'de Müslümanlarla Yahudi kabilelerinin vatandaşlarını teşkil ettiği federatif bir site devletin kurulmasında büyük tesir sahibi oldu. Yine Medine'de, Arabistan'ın çeşitli yerlerinden Hıristiyan heyetler Peygamber Efendimiz'i ziyarete geldiler; çok sıcak karşılandılar, aralarında muhavereler, müzakereler cereyan etti.

İslâm tarihinde bilhassa Abbasiler döneminde asırlarca İslâm ile Hıristiyanlık ve Musevîlik, Müslümanlar ile Hıristiyanlar ve Musevîler arasında sıcak münasebetler devam etmiştir. Bilhassa ilim merkezlerinde çok yakın işbirliği olmuş, daha sonraki asırlarda da müşahede olunacağı üzere, İslâm memleketlerinde bu üç semavî dinin mensupları barış içinde, aynı mahallelerde oturmuş, birbirleriyle komşuluk yapmış, yer yer yan yana mabedlerde ibadetlerini yerine getirmişlerdir. Yani, Batı'nın kendi memleketlerinde Müslümanlarla bir arada yaşama tecrübesinin henüz 50 yıllık bir geçmişi olmasına mukabil, Müslümanların diğer dinlerin müntesipleriyle bir arada yaşama tecrübesinin tarihi 14 asır öncesine uzanmaktadır. Bu tarihî gerçek, artık global bir köye dönüşen dünyamızda bir arada yaşama kültürü mevzuunda çok önemli ve istifadeye açık bir örnek olarak durmaktadır.

İslâm ile Batı arasındaki münasebetin dinî veçhesi temelde böyle iken ve çok zaman böyle cereyan etmişken, tarih içindeki siyasî münasebetler, siyasî yaklaşım, maalesef bu münasebetleri menfî etkilemiştir. Bilhassa, İngiliz bayan araştırmacı Karen Armstrog'un da Muhammad: A Biography of the Prophet isimli Türkçe'ye de çevrilen çalışmasında tarihî vetiresini anlattığı gibi, 12 ve 13'üncü asırlarda peşpeşe devam eden Haçlı seferleri, İslâm'ın ve bilhassa Peygamber Efendimiz'in Batı'da çok yanlış tanıtılmasına, İslâm ile ilgili gerçeklerin çarpıtılmasına sebep olmuştur. Bilhassa Aydınlanma dönemlerine kadar Batı'da İslâm ile alâkalı imaj, umumiyetle hep bu Haçlı seferleri çarpıtmasının tesirinde kalmıştır.

Bahis mevzuu ve siyasî yaklaşımın sebep olduğu yanlış İslâm imajı, ne yazık ki bilhassa son 20 yıldır daha başka noktalarda kendini göstermektedir. İslâm dünyası, 20'inci asra işgal veya sömürge altında bir dünya olarak girdi ve bu asrın ilk yarısında İslâm dünyasının hemen her yanında işgal ve müstemlekecilikten kurtuluş savaşları verildi. Bu savaşlarda İslâm motor gücü teşkil etti; insanlar, İslâm'a dayandılar. 60 küsur yıldır yaşadığımız İsrail-Filistin meselesinin de halâ belirli bir rol oynadığı bu husus, Müslümanların da çok yerde ve çoğu zaman İslâm'a daha çok siyasî yaklaşımlarına sebep oldu. İşte bu karşılıklı siyasî karşılaşma ve çatışmalar, siyasî hadiseler, bilhassa Demir Perde'nin yıkılmasından sonra Amerika'nın umumî olarak bütün dünya, hususî olarak İslâm dünyasıyla ilgili bazı planları ve hedefleri, Haçlı seferlerinden sonra ikinci defa İslâm'ın siyasî yaklaşımla farklı tanınmasına yol açmıştır. Haçlı seferleri döneminde İslâm, bilhassa itikadıyla ve Peygamber Efendimiz'in şahsına yönelik karalamalarla olduğundan farklı gösterilirken, bu yeni dönemde onun – meselâ savaş gibi – bilhassa milletler-arası münasebetlerle ilgili kaideleri açısından farklı tanınıp farklı tanıtıldığına şahit oluyoruz. Çok başka sebepleri olan terörün de ona bulaşan, bulaştırılan bazı “Müslümanlar" sebebiyle İslâm ile birlikte anılması ve bir İslâmofobia'nın yaygınlaştırılması, İslâm hakkındaki başlıca yanlış anlaşılmalara temel teşkil etmektedir.

Batı'da İslâm'a bakışı belirleyen bir diğer faktör, ilmî-akademik görünen, fakat çok zaman siyasî yaklaşımın yönlendirmesinde hareket eden oryantalist yaklaşımdır. Bu yaklaşım zahirde ilmî ve objektif gibi görünse de ve hiç şüphesiz gerçekten ilmî ve objektif temelde davranan müsteşrikler (oryantalist) çıkmış da olsa, oryantalizm, daha ziyade Batı'nın İslâm ile siyasî karşılaşmasında bir destek fonksiyonu görmüştür ve görmektedir. Bu sebeple de İslâm, bazı hususiyetleri itibariyle olduğundan farklı gösterilmektedir.

Her din ve sistem gibi, İslâm'ın da ona kendi bütünlüğü içinde bakılmasını isteme hakkı vardır. Bir insan hakkında sadece gözüne veya koluna veya başına veya ayağına vb. bakılarak hüküm verilemez. Hattâ bu parçalar hakkında bile doğru hükme varmak için, onlara insan vücudunun bütünlüğü içinde bakmak gerekir. Bunun gibi, İslâm'ın bütün meselelerine, kaidelerine de İslâm'ın itikadî, ibadet, ahlâk ve muamelat bütünlüğü içinde bakılmalı ve değerlendirmeler ona göre yapılmalıdır. İkinci olarak, nasıl her sistem ve dinin, bütün müntesiplerinden onu tam temsil etmenin beklenmemesi hakkı varsa, aynı şekilde Müslümanlar içinde de elbette İslâm'a aykırı davranışları olanlar, onu tam temsil edemeyenler ve İslâm adına yanlış örnekler ortaya koyanlar çıkacaktır ve çıkmaktadır. O bakımdan, İslâm, bilhassa günümüz şartlarının da zorlamasıyla bazı müntesiplerinin onu yanlış temsil etmesiyle değerlendirilmemeli, yargılanmamalıdır. Hangi din, ideoloji ve siyasî akıma mensup olurlarsa olsunlar, her şeyden önce insan olma, temel insan hak, hürriyet ve ihtiyaçları, her zamankinden elzem olan dünya barışı gibi temellerde bir araya gelmek ve anlaşmak mümkündür. Bunun için daima ihtiyaç duyacağımız şey de, iyi niyet ve samimiyettir. Düşmanlık, sadece düşman olunan tarafı değil, belki ondan da önce düşman olanlara zarar verir ve vermektedir.

Şimdilerde Irak'ta, Filistin'de ve İran etrafında cereyan eden hadiseler sebebiyle Şiîlerden ve İslâm Dini'ndeki Şiî-Sünnî bölünmesinden sıkça söz ediliyor. Şiîlerle Sünnîleri ayıran en önemli özellikler nelerdir? Bu bölünmeye ve taraflar arasındaki diyaloga yaklaşımınız nedir? Bu iki grup arasında kritik ayrılıklar var mı? Bu ayrılıklar siyasî provokasyonlar için kullanılıyor mu?

Fethullah Gülen: İslâm, ana kaynakları itibariyle Kur'an-ı Kerim ile Peygamber Efendimiz'in Sünneti, yani Kur'an'ı uygulaması, onu hayata hayat yapması, bu mevzuda koyduğu kaideler, ayrıca Kur'an'ın tafsilat vermediği hususlarda yaptığı izahatlar ve Kur'an'ın hüküm koymayı ona bıraktığı meselelerde vaz' buyurduğu hükümler üzerine oturur. Zaman içinde ortaya çıkan yeni şartlar kendilerine göre hükümler istediği için, Kur'an'ı ve Sünnet'i çok iyi bilen âlimler, bahis mevzuu iki ana kaynağa ve onların tesbit buyurduğu kaidelere dayanarak bu hükümleri ortaya koymuşlardır ki, bu hüküm koyma usulüne içtihad denmektedir. Sünnîler olsun Şiîler olsun, bu en temel mevzuda aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Temel inanç esasları, ibadetler, ahlâk düsturları, muamele, yani günlük davranış kaideleri açısından Sünnîler ile Şiîler arasında ciddî farklar yoktur. Ne var ki, Peygamber Efendimiz'den sonra halk çoğunluğunun 4. halife olarak seçtiği ve tanıdığı Hz. Ali Efendimiz zamanında onun otoritesini kendilerine ait görüşleriyle tanımayan kişiler çıkmış ve meydan alan ihtilâflar sıcak çatışmalara da yol açmıştır. Bu gelişmelerin meydana getirdiği yeni zeminde Hz. Ali'nin oğlu, Peygamber Efendimiz'in torunlarından Hz. Hüseyin Efendimiz, bahis mevzuu siyasî mücadelelerin İslâm adına sebep olduğu bazı yanlış anlamaları ve uygulamaları düzeltmek, İslâmî idareden bazı sapmaları tamir etmek için dönemin halifesi Yezid'i halife olarak kabul etmemiş, bunun neticesinde Kerbelâ'da aile yakınlarının çoğunluğu ile birlikte katledilmiştir. Bu trajedinin meydana getirdiği şok, Hz. Hüseyin'e yardım sözü verdikleri halde yardım etmeyenlerin daha sonra vicdanî suçluluk psikolojisi içinde Tevvâbun (Pişmanlar) hareketi başlatmalarına yol açmış, devrin Emevî iktidarının bu hareketi bastırma teşebbüsleri artık onun zamanla İslâm içinde Şiîlik denilen bir grubu teşkil etmesine sebep olmuştur.

Sünnîler, Kur'an'ı, Sünnet'i ve bu iki ana kaynağa dayalı olarak işletilen kıyas ve içtihad gibi usullerle, bütün bunların Peygamber Efendimiz ve O'nun cemaati olan Sahabe-i Kiram tarafından uygulanmasını esas alan Müslüman çoğunluktur ve İslâm tarihi boyunca daima büyük çoğunluğu teşkil etmişlerdir. Şiîler de, aynı şekilde Kur'an-ı, Sünnet'i, içtihadı ve kıyasa yakın bir kaynak olarak aklı temel kabul eden, ama bunların Peygamber Efendimiz'in kızı Hz. Fatıma'dan Hz. Ali vasıtasıyla gelen nesli içindeki birbirini takip eden “12 İmam" tarafından uygulanmasını esas alan gruptur. Sünnîler, Peygamber Efendimiz'in neslini, elbette bu nesilden gelen 12 mübarek imamı da gereğince sevip saymakla birlikte, Şiîler 12 İmam'ı masum ve Kur'an ile Sünnet'i anlayıp uygulamada yegane otorite kabul ederken, Sünniler, 12 İmam içinde bulunan Hz. Ali ile oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i Efendimiz'in ailesinden ve sahabî olarak gereğince sever ama diğer sahabîleri de aynı şekilde severler, sayarlar, Kur'an'ın ve Sünnet'in anlaşılıp uygulanmasında onların fikirlerine büyük değer verirler. Bunun yanı sıra, 12 İmam'dan diğer 9 imamı da Şiîler gibi yegane otorite kabul etmezler; onlar gibi, onlar zamanında yetişmiş ve kendilerini ispat etmiş büyük âlimlere de aynı saygıyı gösterirler. Bu farklı yaklaşıma rağmen, Kur'an'ı, Sünnet'i anlama ve uygulamada Sünnîler ile Şiîler arasında temele taallûk eden ciddî denebilecek farklar yoktur.

Sünnîler ile Şiîler arasındaki bu farklılığın yol açtığı ve 12. İmam'dan sonra pratikte yansıması olmayan en önemli teorik farklılık, Şiîlerin bahis mevzuu 12 İmam'ı, kendileri halk tarafından seçilsin seçilmesin, Allah tarafından tayin edilmiş siyasî iktidar olarak da tanımalarıdır. Ama bu 12 İmam'la sınırlı olduğundan, 12. İmam'dan sonra, yani 10 küsur asırdır onların siyasî sistem ve yaklaşımları da pratikte Sünnîlerinkinden farklı olmamış, fakat yukarıdan beri sözü edilen teorik yaklaşım, Şiîliğin temelini oluşturmuştur. Bunlar dışındaki diğer farklar tali derecede olup, üzerlerinde durmayı gerektirecek önemde değildir. Fakat bir defa ortaya siyasetin beslediği bir ayrılık ve Sünnîler, Şiîler diye iki blok çıkmış, Şiîliğin 16'ncı asrın başından itibaren Safevîler eliyle İran'da resmî mezhep olma hüviyeti kazanmasıyla yer yer iki farklı coğrafya da teşekkül etmiştir.

Din, insan için, onu yönlendiren, harekete geçiren, tesiri altına alan en önemli faktördür. İnsanların birleştirmesini gerektiren ve temelde birleştirici bir unsur olmasına rağmen, menfaat ve siyaset çekişmeleri ve çatışmaları, onu maalesef insanlar arasındaki ayırımları derinleştirmede istismar edebilmektedir. Sünnîlik ve Şiîlik arasındaki teorik farklılıkların şu anda pratikte herhangi bir karşılığı yoktur. Fakat bir yandan 13 asırlık tarih, diğer yandan siyasî mülahazalar ve ülke menfaatleri, bir diğer yandan bu nev'i ayrılıklardan menfaat uman çevreler, Sünnîlik ve Şiîlik arasındaki farklılıkları istismar edilebilir hale getirebilmektedir. Tarih, siyaset, menfaat ve ülkeler, güçler arasındaki çekişmeler elini mukaddes Din ve dinî değerlerden çektiği, Din'i ve dinî değerleri birinci dereceden sahiplenenler bunlara prim vermediği zaman Sünnîlik ve Şiîlik arasındaki farklar, sadece daha öte araştırmaya, akademik çalışmalara ve ilmî derinleşmeye vesile müsbet görüş ayrılıkları haline gelecektir.

Hz. İsa'nın kişiliği İslâm Dini'nde nasıl yorumlanmaktadır?

Fethullah Gülen:: Cenab-ı Allah (c.c.), ilk insan Hz. Âdem'i topraktan yaratmıştır; yani zemini “anne rahmi" gibi kullanarak, onun maddî vücudunu toprak, hava ve sudan alınan elementlerden teşekkül ettirmiş, daha sonra ona “ruh" üfleyerek hayatiyet kazandırmıştır. Yine aynı mahiyette veya aynı mahiyetin diğer cinsi, tam bir bütünü teşkil eden diğer yarı bütünü olarak Hz. Havva'yı yaratmış, ilk insandan sonra insanın çoğalmasına ise erkek ile kadın arasındaki münasebeti vesile kılmıştır. Hz. İsa (a.s.) zamanında materyalizm, sebeplere âdeta yaratıcılık verme, Cenab-ı Allah'ı bilhassa Kudret'i başta olmak üzere sıfatlarıyla tanıyamama gibi hususlar fazla öne çıkınca, Cenab-ı Allah (c.c.), icraatlarında herhangi bir sebebe, yaratmak için her defasında mutlaka aynı sebeplere hiçbir ihtiyacı olmadığını göstermek bakımından, nasıl ilk yaratılış bir mucize idi ise, Hz. İsa'yı da (a.s.) aynı şekilde mucize olma vasfı ağır basacak şekilde babasız yaratmış, tertemiz, iffet şahikası, bâkire Hz. Meryem validemize ruh nefha ederek, rahminde Hz. İsa'ya vücut vermiştir. Bu sebepledir ki Hz. İsa, yaratılışı itibariyle ve bir de “ruh" bütünüyle manevî bir varlık olması, dolayısıyla, yukarda arz edildiği gibi, materyalizmin çok öne çıktığı kendi döneminin şartlarında mesajında Din'de dengeyi bulma adına ruhî-manevî unsurlara çok daha fazla ağırlık verilmesi sebebiyle, İslâmî gelenekte rûhullah (Allah'tan bir ruh) olarak da zikredilir. İslâm geleneğinde her büyük peygamber/rasûl, döneminin şartları gereği mesajında bir nokta özellikle ağırlık kazandığı için, Cenab-ı Allah'a o noktadaki yakınlığı ile anılır. Meselâ, Hz. Âdem, Safiyyullah; Hz. Nuh, Neciyyullah, Hz. İbrahim, Halilullah; Hz. Musa, Kelimullah, Hz. Muhammed, Habibullah olarak anıldığı gibi, Hz. İsa da Rûhullah olarak anılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de onun için “Allah'tan bir ruh, bir kelime" tabiri kullanılır. Buradaki kelime de, yanlış yorumlanmamalıdır. Kur'an-ı Kerim, kâinattaki her varlığı, her hadiseyi Allah'ın kelimeleri olarak niteler. Kelime, manâsı itibariyle “eser" demektir. Bütün varlıklar ve hadiseler Allah'ın İrade ve Kudreti'nin kelimeleri, İlâhî kitaplar da Kelâmı'nın kelimeleridir. Hz. İsa da (a.s.), bu manâda O'nun İrade ve Kudreti'nin kendine ait hususiyetleri bulunan bir eseri, yani bir kelimesidir. Bunların Kur'an'da özellikle zikredilmesi, hem onun, yukarıda arz edildiği gibi, mesajında ruhî-manevî yanların daha ağır basması, hem yaratılışındaki fevkalâdelik açısından olduğu gibi, ona ilâhlık veya Allah'ın oğlu olmak gibi atıfları red içindir de.

Hz. İsa (a.s.), Cenab-ı Allah'ın bir baba vasıtalık etmeden tertemiz, bâkire, iffet sembolü Hz. Meryem'e ilka buyurduğu bir ruh ile bu validemizin rahminde teşekkül etmiştir. Cenab-ı Allah, doğduktan sonra onu Hz. Meryem vâlidemizi bir takım töhmetlerden korumak için konuşturmuş, o da, Allah'ın bir kulu olduğunu, abraşı, alacılıyı, doğuştan körü tedavi etme, Cenab-ı Allah'ın izin verdiği ölüleri diriltme, insanların evlerinde neleri depo edip neleri yediklerini bilme gibi mucizelerle donatılmış bir peygamber olarak gönderileceğini söylemiş ve daha sonra böyle bir peygamber olarak gönderilmiş, ayrıca misyonun önemli bir fonksiyonu olarak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.s.) geleceğini müjdelemiştir. Bu mübarek, masum peygamberin, yani Hz. İsa'nın vefatı, yeryüzünden alınması da, doğumu gibi diğer insanlarınkinden farklı olmuştur. Kendisini çarmıha germe teşebbüsü karşısında Allah, bu teşebbüste bulunanları yanıltmış, Hz. İsa çarmıha gerilememiş ve Cenab-ı Allah (c.c.) onu, ruhu ve âdeta ruh saffeti ve şeffafiyeti kazanmış vücuduyla semaya yükseltmiştir.

Bazı Hadis-i Şeriflerde, yani Peygamber Efendimiz'in bazı sözlerinde Hz. İsa efendimizin Kıyamet'e yakın yeryüzüne ineceği beyan buyrulmaktadır. Bazı âlimler, bu hadisleri onun ceset-ruh beraber yeryüzüne inip, Allah'ın Dini adına önemli bir fonksiyon göreceği şeklinde yorumlarken, daha başka âlimler onu, Âhir Zaman'da Allah'ın Dini adına Hz. İsa'nın mesajında öncelikle temsil edilen maneviyat, ruhaniyet, haramlardan azamî kaçınma, azamî takva, zühd, anne-babaya tam iyilik, tıb, yani insanların maddî-manevî hayatlarını kurtarma ilmi ve gayreti, helâl yollardan kazanıp, kazançta haram yollara asla tevessül etmeme, insanlarla tam diyalog, hoşgörü, kavgadan-savaşlardan-çatışmalardan kaçınma, dost-düşman herkese iyilikte bulunma gibi İslâmî düsturların daha çok öne çıkacağı, çıkması gerektiği şeklinde anlamaktadırlar.

Bilindiği gibi, Konstantinapol (İstanbul) Patrikhanesinin merkezi, birkaç yüz yıl, Müslüman bir devlet olan Osmanlı Devleti sınırları içinde yer aldı; şimdi de, yine halkının çoğunluğu Müslüman olan bir devletin sınırları içinde. Türk devletlerinde Müslümanlar ile Hıristiyanların karşılıklı münasebetlerini kısaca anlatır mısınız?

Fethullah Gülen: Birinci sorunuzun cevabında arz edilmeye çalışıldığı gibi, Cenab-ı Allah'ın tarih boyu peygamberler vasıtasıyla gönderdiği din, aynı dindir. Bu din, temel inanç, ibadet, ahlâk ve davranış esaslarıyla aynı kalmış, fakat bu esaslar içinde bazıları dönemlerin şartları gereği daha çok öne çıkmış, günlük hayata müteallik bazı hususlarda ise zamanın ve şartların değişmesine paralel, hükümlerde de değişiklikler olmuş veya yeni hükümler konmuştur. Ne var ki, yine birinci sorunun cevabında arz edildiği gibi, Hz. İsa da, Kuran'da ve Matta İncili'nde de geçtiği üzere (15:24) öncelikle İsrail Oğulları'na gönderilmiş, Hz. Musa'nın kitabını, bazıları dışında o kitaptaki kanunları, diğer peygamberlerin öğretilerini öğretmek ve uygulamakla memur kılınmış (Matta, 5:17–19), fakat Hz. Musa'dan sonra Hz. İsa'nın gönderilmesine ve aynı çizgide olmalarına rağmen ortaya Musevîlik ve Hıristiyanlık olarak iki ayrı dinin çıkmasına tesir eden aynı şartlar, Hz. İsa'dan sonra da Hz. Muhammed'in (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) gönderilmesine ve ne var ki, ortaya Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm adlarıyla üç ayrı dinin çıkmasına yol açmıştır. Yalnız şu farkla ki, Hıristiyanlık zamanla Musevîliğe zıt olarak gelişmiş, ikisi ve ikisinin mensupları arasında büyük çatışmalar yaşanmış, bunlar çok zaman birbirlerini red ve inkâr etmişlerdir. Meselâ, Musevîler Hz. İsa'yı peygamber olarak da kabul etmemişlerdir. İslâm ise, Musevîliği de Hıristiyanlığı da, Hz. Nuh'un, Hz. İbrahim'in mesajını da İlâhî menşeli dinler, bütün peygamberleri kendilerine inanılması gereken peygamberler, bütün İlâhî Kitapları, yine kendilerine inanılması gereken Kitaplar olarak telakki etmiştir. Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e, Kur'an'a ve İncil'e inanmayan bir Musevî yine Musevîdir; Hz. Muhammed'e ve Kur'an'a inanmayan bir Hıristiyan yine Hıristiyan'dır ama, Hz. İsa'ya, Hz. Musa'ya, Hz. Davud'a, Hz, Süleyman'a, Hz. İbrahim'e, kısaca herhangi bir peygambere, bunun gibi İncil'e, Tevrat'a, Zebur'a inanmayan bir kimse asla Müslüman olamaz; bunlardan birine bile inanmamak, kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarır. Bundan dolayıdır ki, İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış, birinci sorunun cevabında arz edilmeye çalışıldığı üzere, onların mensuplarını Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır. Bu husus İslâm'da o kadar önemlidir ve Müslümanlar İslâm toprakları içinde yer alan Kitap Ehli'nin haklarını yerine getirmekte, onlara asla haksızlık ve zulmetmemede o kadar dikkatli olsunlar diyedir ki, Peygamber Efendimiz de (s.a.s.), O'nun Hz. Ömer gibi râşid halifeleri de vefat ederlerken, bu hususa dikkat çekmiş ve Kitap Ehli'nin haklarına riayet konusunda çok önemli tembihlerde bulunmuşlardır.

Tarih, İslâm'ı İslâm olarak anlayıp temsil ve tatbik eden idarelerde Müslümanlarla Musevî ve Hıristiyanların nasıl yan yana ve mükemmel komşuluk münasebetleri içinde yaşadıklarına şahittir. İslâm tarihinde asla bir soykırım, bir dine mensubiyetten dolayı katliam, zulüm yaşanmamıştır. İbadetlerine ve kendi kanunlarına göre yargılanmalarına asla müdahale edilmemiş, azınlık gibi bir kavrama yer verilmemiş, ibadethanelerine dokunulmamıştır. Müslümanlar, başka din mensuplarıyla sulh ve âhenk içinde bir arada yaşama adına 13-14 asırlık bir geçmişe sahiptirler. Sadece son bir-bir buçuk asırda gelişen milliyetçilik akımları ve bu çerçevede ulus-devletlerin doğmasıyla, ulusçuluk Din'i bastırınca bu konuda bazı yanlış anlamaların ortaya çıktığına şahit oluyorsak da, İslâm'ı gerçekte bilen insanlar, bu yanlış anlamalardan korunmaktadırlar ve korunmalıdırlar.

Odessa da Müslümanların sayısı hiç de az değil. Onlara ne söylemek istersiniz?

Fethullah Gülen: Kimseye nasihatta bulunma, yol gösterme gibi bir iddiam asla olamaz. Ama dinim ve insanlık adına, Odessa dahil bütün Ukrayna'nın selâmeti adına bir fikir olarak şunu söyleyebilirim ki, yaşlı dünyamız, çatışmalardan iyice yorulmuş durumdadır. Ayrıca, muvasala ve muhabere imkânlarının son derece gelişmesiyle, dünyamız global bir köye, feza okyanusunda seyahat eden bir gemiye dönüşmüş bulunmaktadır. Bütün insanlık olarak hepimiz bu köyün komşuları, bu geminin yolcularıyız. Davranışlarımız buna göre olmalıdır. Tarihte, o zaman Ukrayna'nın kendisine dahil bulunduğu Rusya ile çok savaşlarımız oldu. Ama bugün Rusya gibi Ukrayna da Türk müteşebbislerine, Türkiye'den gelen eğitimcilere kapılarını açmaktadır. Aynı şeyi elbette Türkiye de yapmaktadır. Tarih, tarihteki yanlışlıklar tarihte kalmalı, bugünkü ve gelecek nesiller onun yükünü çekmemelidir. Bilhassa Müslümanlar olarak, İslâm'ı bir barış, sulh, âhenk, faziletler, değerler dini olarak temsil etmeli, onun yüzüne leke olacak her türlü davranıştan kaçınmalı, öyle ki, Kur'an'ın emrettiği, Hz. İsa'nın da ısrarla üzerinde durduğu üzere, yalnızca bize iyi davrananlara değil, bize el uzatanlara, kötülük yapanlara bile iyilikle mukabele etmesini bilmeliyiz. Ayrıca İslâm, nasıl asla ve asla terör dini değilse, İslâm ile asla yan yana gelmeyecek bir fiil terör ise, bunun gibi İslâm, asla gerilik, cehalet ve fakirlik dini de değildir. İnanç, ahlâk, fazilet, güzel davranış, sulh ve âhenk gibi, adalet ve merhamet gibi, ilim de onun en önemli değerlerindendir. Zihinlerimizi ilimle aydınlatıp bezemek, kalblerimizi imanla, dinî değerlerle süslemek mevkiindeyiz. Bulunduğumuz her ülkede, bu ülke Müslüman olsun olmasın, Kur'an-ı Kerim'de bilhassa Yusuf Sûresi'nde ısrarla üzerinde durulduğu gibi, bulunduğumuz ülkelere, çalıştığımız müesseselere ve hiç kimseye asla ihanet etmemeli, hiç kimseyi aldatmamalı, insanî ve İslâmî karakterimizin temelini güven insanı, emniyet insanı, herkesin bizden tam emniyette olduğu insan olmanın meydana getirdiği asla akıldan çıkarılmamalıdır.

Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa'lı Hıristiyanlara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak istersiniz?

Fethullah Gülen: Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnüzannı olarak kabul edebilirim. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman'ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum. Hz. İsa gibi, bizim nazarımızda ülü'l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir. Üçüncü sorunun cevabında arz edilmeye çalışıldığı üzere, onun mesajında öne çıkan maneviyat, ruhaniyet, haramlardan azamî kaçınma, azamî takva, zühd, anne-babaya tam iyilik, tıb, yani insanların maddî-manevî hayatlarını kurtarma ilmi ve gayreti, helâl yollardan kazanıp, kazançta haram yollara asla tevessül etmeme, insanlarla tam diyalog, hoşgörü, kavgadan-savaşlardan-çatışmalardan kaçınma, dost-düşman herkese iyilikte bulunma gibi hususlar, bugün din ve insanlığa hizmet adına en fazla öne çıkarılması gereken ve kendilerine en fazla önem atfedilmesi gereken hususlardır ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Âhir Zaman'da, yani bu dönemde bir başka peygamberin değil, onun yeniden yeryüzüne geleceğini beyan buyurmuştur. Öyle ise, bu temel noktalarda sürekli diyalog ve işbirliğimiz, üzerimizde kaçınılmaz bir borç olmaktadır.

Son Güncelleme ( 04.04.2009 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri