Gel Namazlarımızı Değişelim Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 34
Kötüİyi 
Süleyman Sargın, Zaman   
29.01.2010

Süleyman Sargın, Zaman
Süleyman Sargın
"O ev"de sohbet dinlerken, mübarek ağızdan inci gibi dökülen kelimelerin arasından ikisi özellikle dikkat çekiyor; fedakârlık ve adanmışlık. Bu kelimelere öyle derin manalar yükleniyor ki, insanlığın ikinci dirilişi sanki bu kelimelerde özetlenmiş.

Bu iki haslet, "O ev"in en büyük sakininin sergüzeşt-i hayatının da özeti aslında. O, "fedakârlık ve adanmışlığın" ete kemiğe bürünmüş, tecessüm etmiş bir örneği. Bu sebeple çok değer veriyor fedakârlığa ve adanmışlığa. Hemen her sohbette sözü döndürüp dolaştırıp bu iki olmazsa olmaz haslete getiriyor. Onun bu hassasiyetini anlayan sevdiği bir arkadaşı, Osmanlıca çok güzel bir hatla "Fedakârlık Yâ Hû" yazdırıp kendilerine hediye edince o çerçeveyi, sohbetlerde sürekli oturduğu koltuğun tam karşı tarafına, duvar saatinin hemen altına astırıyor. Böylece hem memnuniyetini hem de fedakârlığa verdiği değeri izhar ediyor.

Etrafındaki arkadaşlar da bir ikindi sohbetinde fırsatı ganimet bilip hemen soruyorlar: "Fedakârlık nedir, nasıl olmalıdır?" Bamteline dokunmuş gibi ses veriyor. Gönül derinliklerinden fışkırarak gelen mana zenginlikleri, her biri inci mercan kıymetindeki kelimelerle ulaştırılıyor muhataplara ve bütün adanmış fedakârlara.

Fedakârlık, tebliğ adamının en mühim hususiyetlerinden birisi olarak anlatılıyor. Çünkü fedakârlığı göze alamayan dava adamı olamaz. Mal, can, evlâd ü iyâl, makam, mansıp, şöhret... vs. gibi çoklarının dilbeste olduğu, hatta hayatının gayesi bildiği şeyleri bir çırpıda terk etmeye hazır olmaktır fedakârlık.

İlk dirilişin erleri, fedakârlığı İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiler. O, etrafındakilere önce fedakârlık ruhunu aşılamış, anlatmış ve yaşayarak göstermişti. Zira O, en büyük insan ve en büyük fedakârdı. Efendimiz'in ilk zevcesi, kadınlık âleminin sultanı, annemiz Hz. Hatice (radıyallâhu anhâ), dünya ve ahiretin Sultanı'na, daha isteme sıkıntısı bile yaşatmadan varını-yoğunu vermişti. Mekke müşriklerine tebliğ adına verilen ziyafetlerin bütün masraflarını o karşılamıştı. İslâm öncesi Mekke'nin sayılı zenginlerinden olan muallâ validemiz, vefat ettiğinde ihtimal, kefen bezi alacak kadar bile bir imkâna sahip değildi.

O günün şartlarında ilk "yurtdışı hizmeti"ne giden Mus'ab b. Umeyr de fedakârlığın ayrı bir örneğiydi. Mekke'nin zengin ailelerinden birinin çocuğu ve gençlerin en yakışıklısı olan Mus'ab, henüz bıyıkları terlerken hayatı istihkar ederek Allah Resûlü'nün emriyle Medine'ye hicret etmişti. İslâm adına o güne kadar öğrendiği ne varsa Medinelilere anlatmış, haliyle, tavrıyla ve duruşuyla da onların takdirini kazanmıştı. O'nu öldürmek niyetiyle çekilen kılıçlar, o anlattıkça kınına girmiş, önyargılar ve nefretler, yerini muhabbete ve imana bırakmıştı. Fedakârlığın timsali Mus'ab, çok geçmeden yanına aldığı yetmiş kişiyle Akabe'de biata gelmişti.

Bugün de insanlığın kurtuluşu için, yeryüzüne sevginin, hoşgörünün, barışın ve kardeşliğin hâkim olması için yurtlarını yuvalarını terk edip dünyanın dört bir yanına koşan fedakârlar var. Onlar, kendi memleketlerinde çok daha iyi şartlarda, çok yüksek maaşlarla çalışabilecekken dillerini, kültürlerini, dinlerini bilmedikleri topraklarda karın tokluğuna fazilet mücadelesi veren alperenler.

Onlar, fedakârlığı "insanın maddî-manevî zevk ve lezzetleri davasına kurban etmesi, vermesi gerekli olan şeyler bir yana, verme mecburiyetinde olmadığı şeyleri bile bağlandığı o dava hatırına gözden çıkarması ve terk etmesi" olarak anlamış babayiğitler.

Bir de yolların çamurunu temizlemek adına çamurlu yollarda yürüyen ve ister istemez paçalarına çamur bulaşan fedakârlar var. İşyerindeki patronundan, amirinden, ustabaşısından, şefinden namaz için müsamaha göremeyen ve gün boyu "namazımı nasıl kılacağım" endişesi yaşayan hasbî ruhlar... Abdest almakla zaman harcamamak için sabah evden abdestli çıkıp gün boyu onu muhafaza adına çay bile içmeyen delikanlılar... Öğle vakti girdiği andan itibaren "hangi aralıkta nasıl bir fırsat bulsam da Rabb'ime karşı kulluk vazifemi îfâ etsem" diye sancı çeken, öğleyi kıldıktan sonra ikindinin sıkıntısını yaşamaya başlayan ama hiçbir şekilde namazını terk etmeyen, Rabb'in vefalı kulları...Ve onların namazları...

İşte böyle gün boyu sancısı çekilerek, yürekte ızdırabı duyularak eda edilen namazla, hiçbir engelle karşılaşmadan, abdestinin gayet rahat bir şekilde sıcak sularla alındığı, klimalı mescitlerde kılınan namazın değeri aynı olmasa gerek. İnsanın o fedakârlara "Gel, namazımızı değişelim" diyesi geliyor.

Zaten "gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu; milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Zira vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur." sözünü başka türlü anlamak mümkün mü?

 
< Önceki   Sonraki >
İnsanlar arasındaki yerin, onların senin nezdindeki yerleri kadardır.
Fethullah Gülen Web Siteleri