05:18:11

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Ana Sayfa arrow Haberler arrow 2010 Haberleri arrow "Planlanmış Bir Projenin Tatbiki Değil"
"Planlanmış Bir Projenin Tatbiki Değil" Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 21
Kötüİyi 
Selin Ongun   
26.04.2010

Ergenekon süreci Fethullah Gülen'in ajandasında tam olarak nasıl yer alıyor? "TSK içinde Gülenci subaylar arttı" değerlendirmesi cemaat için enformasyon değeri taşıyor mu? Gülen cemaati TSK açılımı yapsa, başlıkları ne olur? Hatalı buldukları için değiştirdikleri stratejiler hangileri? Gülen'den sonra cemaatin neden daha çok büyüyeceği fikrindeler? Cemaatte karar alma ve uygulama mekanizması nasıl işliyor? 5 kıtada, toplam 120 ülkedeki binin üzerindeki Gülen okulu hangi strateji sonucu yaygınlaştı? "Konjonktürel Gülenciler"i neden sorun etmiyorlar? Fethullah Gülen'in 28 Şubat pişmanlığı nedir?

Bu soruları Gülen cemaatinin "kurumsal yüzü" olarak kabul gören Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Vakfı'nın Başkanı Mustafa Yeşil'e yönelttik. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra iki yıl boyunca Fethullah Gülen'den Arapça dersleri alan Yeşil, uzun yıllar din dersi öğretmenliği yaptı. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler alanındaki yüksek lisansının ardından Zaman Gazetesi Genel Koordinatörlüğü görevinde bulundu. 2003 yılında gazetenin İngiltere temsilciliğine atanan Yeşil, Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı olmadan önce merkezi Almanya'da bulunan World Media Group Company'nin yönetim kurulu başkanlığını yürütüyordu.

Mustafa Yeşil'in www.t24.com.tr'nin sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Gülen cemaatinin bir sözcüsü var mı?

Hayır, cemaatin bir sözcüsü olmadığı gibi Fethullah Gülen Hocaafendi için de aynı şey söz konusu. Kendisi "Benim adıma kimse söz söylemesin" diye açıkça söyler. Dolayısıyla cemaat adına konuşma hadisesinde de kendine bile yetki biçmediği bir konuda cemaat için böyle bir muhatap tespiti mümkün değil.

Mesela yıllardır Hüseyin Gülerce "cemaatin sözcüsü" olarak takdim edilir. Bu ifade Gülen'in kendisinin itiraz ettiği bir şey mi?

Hüseyin Gülerce Bey'in "Ben Gülen adına konuşuyorum" diye bir iddiası yok ki. Kaldı ki Sayın Gülen'in avukatları aracılığıyla yaptığı bir açıklama var. "Kimseyi sözcü tayin etmedim" diyor.

Bu itirazın altında ne var; tek adamlık mı?

Bu mesele zihinlerdeki sistemle var olan sistem arasındaki tenakuzdan kaynaklanıyor. Zihinlerdeki yapı şu; bir lider ve yukarıdan aşağıya doğru bir hiyerarşi, o hiyerarşi adına çalışan ekipler ve kurumlar var. Oysa bu, hareketin yapısını yansıtmıyor.

Somutlaştırmak için şöyle soralım; diyelim ki Zimbabve'de bir okul açılacak. Bu karar kimin, nerede alınıyor, süreç nasıl işliyor?

Enteresan olan şu ki, hareketin tek tanım ve cümleyle izahı mümkün değil, birbirinden bağımsız işleyen yerel yapılar söz konusu. Hadisedeki özü izah etmek açısından çıkış noktasına bakmalıyız. Bunu hiç duymamışsınızdır; Hocaefendi 1970'li yıllarda vaaz ettiği dönemde etrafındaki kişilere dört mesele üzerine vakıf kurmalarını tavsiye etti. Türkiye Öğretmenler Vakfı, Türkiye Sağlık Vakfı, Türkiye Ziraatçılar Vakfı, Türkiye Teknik Elemanlar Vakfı. Düşünün, sivil toplum örgütünün ne olduğunun bilinmediği bir dönemde, bu dört vakfı kuruluyor. Bunlardan biri de Akyazılı Eğitim Vakfı'dır. Bugün eğitim alanındaki faaliyetlerin, işte bu vakfın modellenmesiyle oluşan birbirinden bağımsız işleyen yerel yapıların girişimleri sonucu oluştuğunu görürüz. Yani özellikle yurtdışında açılan okulların bir tek usulü, yönetim tarzı yok.

Neden?

Biliyorsunuz okulların ilk açıldığı yer Orta Asya. Bu harekete gönül veren işadamlarına Orta Asya önemli tecrübeler kazandırdı. Gördüler ki küçük sermayelerle yurtdışında yatırım yapmak mümkün değil. İşadamları fikir birliğine varıp bir araya geldiler. Bu bir araya geliş aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Şu nokta önemli; bu hareket planlanmış bir projenin tatbiki değildir. Tabi seyir ve ihtiyaçların ortaya çıkardığı gelişmelerdir. Örneğin Orta Asya'ya giden işadamlarının bazılarının yatırımı başarılı oldu, başarılı olamayanlar bu kez başka bölgelere açıldı.

Peki bu "büyüme"yi hangi strateji sağladı?

Bu faaliyetler gücünü ve enerjisini yerel olmaktan alıyor. Muhatapları işin içine kimseden talimat almadan, kendileri bizatihi giriyorlar. Parayı veren de harcayan da onlar. İşin temel esprisi bu.

Şu şıkta mekanizma nasıl işliyor: X ülke, Gülen okulu açılmasına izin vermedi, sorun nasıl çözülüyor?

Çok farklı çözüm yollarının olduğu muhakkak. Bazen o ülkedeki büyükelçimiz ve eğitim müşavirimiz yardımcı olabilir, bazen komşu ülkedeki okulun müdürü yardımcı olur, bazen Türkiye'deki okullarda görev yapan tecrübeli eğitim danışmanlarından istifade edilir. Bazen Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Eğitim Genel Müdürlüğü'nden yardım istenebilir. Ya da o ülkede iş yapan İhracatçılar Birliği'ne danışırsınız. Hasılı her ülke için geçerli argümanlar farklı olabilir.

Okullarla ilgili sorun hangi aşamada Fethullah Gülen'e uzanır?

Fethullah Gülen'in bu tarz meselelerle alakalı söylediği genel ifade şudur. Her ülkenin hassasiyetini ve her ülkenin farklılığını orada yaşayanlar daha iyi bilir. Ben şahsen kendisinin şu cümlenin altını çizdiğine çok tanık oldum; "Her ne yapacaksanız, bunun devletimizi bir sıkıntıya sokmamasına özen gösterin."

Sorunlar noktasında Ankara'nın çözümleyici olma katkısı nedir?

Bu elbette dönem dönem değişti.

Mesela AKP döneminde kaç okul açıldı?

Bilemiyorum. Özellikle yurtdışındaki okullara buradaki hükümetin resmen müdahalesi pek mümkün olamıyor.

Sorun olduğunda "çözüm olma" katkısını kastettik?

Bakın bu yapıda devletin mali desteği ve kaynakları kullanılmıyor. Ancak sorun olduğunda referans olunması mutluluk vesilesidir.

Şu da var; Zimbabve'de bile okul var. Peki neden yanıbaşımız İran'da yok?

İran'a gidildiğini hatırlıyorum.Teklifler, İran'ın kendi eğitimindeki mevzuattan kaynaklanan sebeplerle kabul görmedi. "Gelin okul açın" deseler değerlendirileceğini zannediyorum.

Başka hangi ülkelerde sorun oluyor?

Bazı Ortadoğu ülkelerinde. Resmiyet ve mevzuatları yabancı bir okul açılmasına hiç müsait olmadığı şeklinde bilgim var.

Güneydoğu'da ulaştığınız rakam nedir; kaç okul var?

Tam rakamı bilemiyorum. Fakat Güneydoğu'daki hemen her ilde okul ve dershaneler var. Bir de son olarak ders takviyesine dönük ücretsiz eğitim veren etüt merkezleri açıldı. Tabii tüm bunlar okuyan, öğrenen, sorgulayan gençler yetiştirmek demektir. Bölge halkı da bu hizmetlerden memnuniyet duydu.

Gülen cemaati ve AKP arasındaki ilişkiyi okumak için doğru mercek nedir?

Hareketin siyasal bir yönü yok. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. AK Parti ile ne seçim öncesi ne de sonrası bir organik bağ olmadı. Bugün bu söylediğimin fiili teyidini zaman gösterecektir. Bundan da kastım şu; bugüne dek varlığını siyasal bir partiye bağlamayan bu hareket bundan sonra bir partiye neden dayansın?

Fehmi Koru, yaptığımız söyleşide, "Cemaat Erdoğan'ın dur bakalım çizgisine uyuyor. Zaten bu çizgi onların da lehine. Kiminle bilek güreşi yaptığını biliyorsun ve yapmıyorsun. Yenileceğini biliyor çünkü" demişti. Katılmanız mümkün mü?

Önce şunu söyleyeyim; Ecevit'e yakınlığın söylendiği bir dönem, hareketi nasıl DSP'li yapmadıysa, AK Parti'yle ilgili de aynı şeyler söyleniyor. Hareket sabit bir noktada duruyor. Yani her zaman durduğu eşit mesafede. Bunun dışındaki derin analizlere benim aklım ermiyor, ya da bu olaya yüzeysel bakıyorum. Ama şu nokta önemli; sinirlerin gerildiği böyle kaygan zeminli bir ortamda toplumdaki parçalanmayı önlemek adına Gülen hareketi kendi üzerine ne düşüyorsa onu yapmanın gayretinde, çizgi budur.

Fethullah Gülen önce "Gatakulli" dedi ama İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nı değerlendirirken "Bu milletin göz bebeği kurumun kredisine dokunan bize dokunur" diyerek tartışmanın topyekûn TSK üzerinden yapılmaması gerektiğini dile getirdi. Gülen'in bu üslubunu cemaatin medyasında neden görmüyoruz?

Hocaefendi'nin askerle ilgili söylediği sözler yıllardır bu çerçevededir. Bugün bu çerçeve dışındaki yaklaşımların, sözlerin konjonktürel hatalar nedeniyle yapıldığını söylemek mümkün. Bazen olayın heyecanı, gazetecilik rüzgârı buna neden olur. Orduyu topyekûn hedef alan bir eleştiri, hakaret ancak bunu yapanları bağlar; harekete yüklenemez.

Ya şunun sizdeki karşılığı nedir; "TSK içinde Gülenciler var. Taraf gazetesinin yayımladığı belgeleri ordudaki Gülenci subaylar sızdırıyor?"

Kimin sızdırdığını bilemem. İddia sahibi iddiasını ispat etmekle mükelleftir. Ordu da milletimizin içinden çıkan insanların oluşturduğu bir kurum. Halkımız bu hareketi seviyorsa, sempati besliyorsa bunun izdüşümünün emniyette, orduda, bürokraside, devlette olması tabi değil mi?

"Orduda Gülenci subaylar arttı" gibi bir cümlenin sizin için enformasyon değeri var mı?

Hayır, bunu faili meçhulleriyle birlikte çeteleşen organizasyonun kendini "karartmak-gizlemek" adına yaptığı bir psikolojik harekât olarak görüyorum.

Yani sizin için "Gülenci subaylar arttı" gibi bir grafik yok mu?

Ordunun kendi kuralları, prensipleri var. Kendi yasaları içinde irticaya bulaşanları yıllardır atıyorlar. Bir yere, bir düşünceye mensup olduğu için kendilerine göre tehlikeli gördükleri kişileri attıklarına göre, ben böyle bir riskin olduğunu düşünmüyorum.

Tam buradaki "kırmızı çizgi"lerin eşliğinde cevaplar mısınız; devlette Gülen hareketine karşı bir esneme, açılım var mı?

Muhakkak. Örneğin eskiden Türkiye'deki okullar bile ciddi sıkıntı olarak algılanıyordu. 28 Şubat'ta ben İzmir'deydim. Bu okulların ayda sekiz teftiş atlattığını bilirim. Bugün okullar için bürokraside, aydın çevrelerinde "Türkiye'nin gururu" deniyor. Tabii önyargı konusundaki sıkıntılar, şablonlar bazı çevrelerde hâlâ devam ediyor.

Gülen cemaati TSK için bir "açılım" yapsa başlıkları ne olur?

Önce şunu ifade edeyim; hareket kendini anlatamadığı yerlerde yanlış anlaşılabilir. Dolayısıyla ordunun içerisinde de hareketi yanlış anlamış veya algılamış kişiler olabilir. Hareket kendini ifade etme imkânı bulsa bu menfi kanaatlerin değişeceği fikrindeyim.

Bunun örneklerini yaşadınız mı?

Tabii ki. Ben ordunun harekete topyekûn karşı olmadığını, ordunun içinde önyargılı bir zümre olduğu fikrindeyim.

Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?

Emekli paşalar yurtdışı seyahatlerinde çeşitli vesilelerle bu okulları ziyaret etmişler, okulların Türkiye'yi temsil odaklı çalıştığını görmüşler ve takdir etmişlerdir. Okulların ülkemizin yurt dışında temsili odaklı çalıştığını görüp, takdir edene çok şahit olduk. Fakat tabii şu da var: Bu okulların lehinde olma ya da taraftar gözükebileceği kaygısıyla o kişi bunu telaffuz edemeyebilir. O nedenle sükût eden ya da tam tersi okulların aleyhinde konuşan olabilir.

TSK açılımı yapacak olursanız bunun başlıkları ne olur sorusuna dönecek olursak?

Hareketi anlama, bilgi alma adına elimizde yapılmış çalışmaları verebilir ya da onları bu konu üzerine çalışan akademisyenlerle tanıştırabiliriz. Hareketi anlama ve sorgulama adına doktora yapan onlarca akademisyen var. Onlarla irtibata geçebilir hatta düzenlenen konferanslara tebliğci olarak da katılabilirler. Der ki, "Ben bu hareketin şu noktaları itibariyle kritik edilmesini istiyorum." Örneğin Kasım ayında Washington'da düzenlenecek uluslararası bir toplantı var. Ordu içinde bununla ilgili çalışması olan biri varsa, gitsin orada uluslararası boyutta tebliğ sunsun. Onlar da fikrini beyan etsin ya da toplantıya iştirak etsin yeter ki arada bu iletişim olsun.

Ergenekon süreci Fethullah Gülen'in ajandasında tam olarak nasıl yer alıyor?

Bu sürecin kendisine mal edilmesinden son derece mahzun, mükedder. Şu ifadesine şahit oldum; "Ergenekon dediğiniz, devletin kendi içindeki arızalı mekanizmaları tasfiye etme süreciyse, hükümet, Genelkurmay, yargı, istihbarat olmadan yapılamayacak bir iştir bu. Bu süreç bu ittifaklar olmadan gerçekleşemeyecek ise nasıl olur da her şey bir kişiye bağlanır?" Aksi halde şu algı doğmaz mı, "Gülen Genelkurmay'a hükümete bir araya gelin, bu işi çözün" dedi. Takdir edersiniz ki, bu da vaki değil.

Niye kapansın; ama dönmeme nedenini hep söylüyor, "Ülkenin huzuru için sabrediyorum."

Acaba Gülen 28 Şubat'taki o kasetteki sözlerinden ötürü hiç pişmanlık duydu mu?

Montajlanarak üretilmiş bir kasetten dolayı neden pişmanlık duysun? Ancak, Hocaefendi en doğru yaptığı şeyleri dahi sorgulayan, etrafındakilere de bunu tavsiye eden bir insan.

Hareketle ilgili sorguladığı ve "Keşke farklı davransaydık" dediği bir şey duydunuz mu?

Mesela şu var, Yalçın Doğan'a televizyonda verdiği söyleşide Erbakan için "Hükümeti bırakmalı, ülkeyi daha fazla germemeli" gibi ifadeleri olmuştu. Bu konuda "Acaba böyle söylemem gerekir miydi?" diye sorguladığına şahit oldum.

Neden?

"Bu açıklamalar bana düşer miydi?" manasında. "Evet benim niyetim onları küçük görmek, zarar vermek değildi" ama nihayetinde karşı tarafı üzdüğünü düşündüğü için kendini sorguluyordu.

Fethullah Gülen bu sorgulamasını Erbakan'a iletti mi?

Bu sorgulamasını birçok insanın yanında yaptı, bu değerlendirmesi onlara ulaşmış olsa gerek.

Daha sonra bir araya geldiler mi?

Bildiğim kadarıyla hayır.

Gülen'in yine 28 Şubat sürecinde örtünmeyle ilgili sözleri İslami çevrelerde çok tartışıldı. Erbakan olayındaki gibi "O açıklamayı yapmasaydım" gibi bir sorgulaması oldu mu?

Orada Hocaefendi çok kitabi ve usule yönelik bir şey söyledi. Dinde meseleler ikiye ayrılır; usul ve furuat. Hocaefendi'nin o sözlerinde furuat, teferruat olarak çevrildi. Mesele şudur; bir insan örtünme ayetini inkâr ederse küfre girer ama başını örtmezse dinden çıkmaz. Orada söylediği de şu; başörtüsü usul kadar önemli değildir, "insanlar başını örtmediğinde dinden çıkmazlar" dedi. İşte bu furuatı bazı İslami gruplar, "Vay Hoca başörtüsüne teferruat dedi" manasına getirdi.

Bu değerlendirme en çok Milli Görüş'e yakın çevrelerde dillendirilmişti. Gülen hareketi ve Erbakancılar arasındaki kırılma noktası bu mu?

Belki bir neden de bu denebilir.

Dünkü çizginizle bugünkü çizginiz arasında ne değişti, neyi hata olarak algılayıp düzelttiniz?

Bir gazetecinin şöyle bir ifadesi oldu: "1990'lı yıllarda yurtdışındaki okulları ziyarete gittiğimizde bizi gezdiren rehberler hizmeti ve hareketi çok propagandist bir üslupla anlatıyorlardı. Son olarak 2006'da gittim, bu kez hiçbir propagandist üslup yoktu. Mevcudun fotoğrafını çeken natürel bir dil kullanılıyordu."

Örneklendirebilir misiniz?

Kültürler arası diyalog çalışmaları, "dinler arası diyalog" diye başlamıştı. Bu faaliyet bir süre sonra yanlış anlaşıldı. "Dinler arası diyalog" tabirinin yerine "kültürlerarası diyalog" tabirini kullanmanın daha geniş bir çerçeveyi kapsadığı görüldü. Başka bir değişiklik, yurtdışındaki okullara düzenlenen gezi faaliyetlerinde oldu. Bu gezilerin okullar hakkında olumlu yazı yazmaları için düzenlendiği sanıldı. Bu nedenle yurtiçi- yurtdışı medya toplantıları yapılsın, insanlar orada kendi meslekleriyle ilgili bir iş yapsınlar, talep ederlerse okullara götürülsün gibi bir anlayışı benimsendi. Ve son olarak eskiden hiç yapılmayan bir şey yapılmaya başlandı.

Nedir?

Bu hareketin içinde olanların kendini ifade etme heyecanından kaynaklanan bir olay, "Devamlı meseleleri biz anlatıp, biz takdim ederken bu böyle olmaz. İnsanları çağıralım, onlar bizi sorgulasınlar, bir de yapılan çalışmaları onların gözüyle görelim" denildi. Akademisyen, gazeteci, politikacı birçok kişiyle bu kapsamda görüşmeler yapıldı.

Tam burada şu tespiti duysanız: "Liberalim, takıntılı değilim ama Fethullah Gülen'in o kasetteki sözleri varken, okullarınızın faaliyetlerinin beni ikna etmesi mümkün değil."

Düşüncesini bir görüntüyle bir yargıya dönüştürdüyse siz ne söylerseniz söyleyin onu ikna edemezsiniz. Ama böyle önyargılı bir kişinin güven duyduğu, düşüncelerine kıymet verdiği bir insanın, hareketimize dair değerlendirmeleri bu kişi için bir şey ifade eder. Belki önyargıları kırılmaz ama kafasındaki kalıpların tereddüde dönüşmesine imkân verir.

Hareket için çalışan uzman stratejistleriniz var mı?

Stratejist kadrosunda değiller ama gazeteci, yazar, sosyolog, akademisyen danışmanlarımız var. Mesela Yamanlar Koleji açıldığı zaman önce müdürü, sonra genel müdürü kimdi; yıllardır Milli Eğitim'de müdürlük yapan herkesin tanıdığı Sezen Aksu'nun babası Sami Yıldırım'dı. Eğitime yıllarca emek vermiş, bu işi en iyi bilenlerden bir bilge kişi. Dolayısıyla eğitimde de, medyada da tecrübelerinden istifade etmek için başvurduğumuz böyle bilge insanlar tabii ki var. Hangi düşüncede oldukları hiç önemli değil.

"Adamlar aldı başını gitti, inanılmaz stratejileri var, korkutucu!" Bunu başarı olarak mı yorumluyorsunuz?

İnsanların bilmedikleri ve anlamadıkları bir büyümeden ürkmeleri gayet normal. Bu büyüme kendi masumiyetini ifade edemediği sürece kaygılar devam edebilir.

Yani bu ürkmeyi anlaşılır buluyorsunuz?

Tabii ki, birbirinden bağımsız yerel yapıların sonucu olan faaliyetleri tek bir kişiye yükleyince, hareket izahı mümkün olmayan bir görüntü gibi algılanabiliyor. Ön yargılı yaklaşımlar, bilgi kirliliği ve anlatmadaki eksiklikler bu kaygıları devam ettiriyor olabilir. Her şey anlatmaya ve anlamaya bağlı.

O halde mesela, "O kasetin izahını tam anlatın. Buyrun sizi dinliyorum" diyen biri olsa?

O kaset sonucu açılan tüm davalardan Hocaefendi beraat etti biliyorsunuz. Kaldı ki, yargının bile dikkate almadığı montajla üretilmiş bir kasete cevap verilse bile, bu kişiler için mesele bitecek mi?

Ama bu beraat insanların kafasındaki yargının konumunu değiştirmedi?

Kendisi de ifade etti, o kasetteki konuşmalar gizli kapaklı söylediği şeyler değil. Değerlendirmesi şudur; "Konuşmalar doğrudur." Fakat ayrı yerlerde yaptığı konuşmalar montajlanmış. Zaten bu daha sonra ortaya çıktı. Oradaki konuşmanın bağlamı Mehmet Moğultay'ın Adalet Bakanı iken söylediği, "Elbette kendi düşüncemizden insanları alacağız. Sizi mi alacaktık?" sözlerine dayanır. Hocaefendi buna mukabil olarak diyor ki, "Şu anda içinde bulunduğunuz dönem ve yapı itibariyle kendi kimliğinizi çok fazla ortaya koymayın, çünkü ortaya koymanız sizin bulunduğunuz yerlerden sökülüp atılmanız ile sonuçlanıyorsa renginizi ortaya sürmeyin." Bu, Türkiye'de hiç yapılmayan bir davranış mıdır? Oysa Hocaefendi bu cümleyi bugün kursa hiçbir mahzuru yok.

O neden?

Cümleler bazen kıymet ve değerlerini bulunduğu dönemden de alıyor; fişlemelerin, irtica manşetlerinin eksik olmadığı o dönemde bu sözler böyle yankı buldu.

"Takiye" kavramı Türk basınına Hasan Cemal'in "Özal Hikâyesi" kitabıyla girdi. Bundan 25 yıl önce Cemal'e ödül verebilir miydiniz; Hasan Cemal mi daha çok değişti, siz mi?

Hep beraber değiştik. Hasan Cemal'in ödül törenindeki cümlesi önemlidir. "Ben eskiden birlikte yaşamaya karşıydım" dedi. Biz ise dünden beri birlikte yaşamayı söylüyoruz. Bu ifadeyi ölçü alacaksak Hasan Cemal'in daha fazla değiştiğini de söyleyebiliriz.

Ya Fethullah Gülen'den sonra ne olacak; harekette ne değişecek; cemaatte tartışma konusu oluyor mu?

Tabii bu defalarca kendisine de sorulmuş bir mesele. Biz olayı şöyle görüyoruz; Hocaefendi'nin fikirleriyle, olayları tahlil etme yönüyle yaşaması çok önemli. Fakat bir taraftan da şunu biliyoruz ki, peygamberler bile vefat ediyor. Biliyorsunuz Resullulah'ın vefatından sonra dört halife devri var. Bu dönemde Hz. Ömer döneminde İslam coğrafyasının ulaştığı alana bakıyorsunuz, Efendimizin döneminden çok fazladır. Şunu diyeceğim; hakikatler, ortada sahip çıkanlar bulunduğu sürece kendine alan açmaya devam eder. Şimdi Hocaefendi 10 yıldır Amerika'da, Türkiye'ye gelmiyor, Afrika'ya da gitmiyor, Uzakdoğu'ya, Orta Asya'ya hiç gitmedi. Ama buralardaki çalışmalar durmuyor.

Dolayısıyla vefatı da hareketi etkilemeyecek mi?

Bu hareketin genetik kodlarında insana hizmet etme ve faydalı olma esas, bu genetik kod bozulmadığı sürece bu gayretler devam eder.

Gülen, kendisinden sonrası için birini işaret etse, büyüme devam etmez mi?

Afrika'daki kendine göre iş yapıyor, Avrupa'daki öyle. Merkezi bir yapı yok; o halde nereye oturacak o kişi?

Hüseyin Gülerce, Gülen sonrası için CEO'ların yönetici olduğu bir kurumsallaşmadan bahsetmişti?

Öyle. Mesela yarın Almanya'daki bütün okullarımız bir üst çatı oluşturur, bir yönetim kurulu olur, Almanya'daki bütün okullar o çatı tarafından yönetilir. Diğer bölgelerde de benzer yönetim izlenir.

Konjonktür gereği "Gülenci" olan işadamları, siyasetçiler sizin için sorun teşkil eder mi?

Konjonktürel dostluklar size konjonktürel mesafe aldırır. Stratejinin bittiği yerlerde gönül yürür, stratejiyle hareket edenler yolun bir kenarında kalır. Kötü niyetli olmayan, ama "Benim de gemim yürüsün" diyenleri sorun etmemek gerekir.

Kötü niyeti yok ama amacı ticaret, para kazanmak?

Hiç sorun değil, ticaretini yapsın. Yapılan çalışmalara, hizmetlere gelince, bir gün onlar da anlar derim.

Time dergisi Fethullah Gülen'i ve okullarını konu ettiği makalede şu ifadeyi kullandı: "Gülen'in amacı teknoloji ve bilim konusunda bilgili, küresel pazarda başarılı ve dini bütün yeni bir Müslüman Türk eliti yaratmak." Bu tanımlamaya itirazınız var mı?

Türkiye'de açılan okullar için böyle bir neticeyi söyleyebilirsiniz. Ancak bütün ülkelerde açılan okullarla birlikte ele aldığınızda söylenebilecek temel gaye, diyaloğu eğitim sürecinde yaşayarak öğrenen farklı din, dil, ve kültüre sahip insanların tesis edecekleri barış dolu bir dünya. Asıl hedef bu. Sayın Gülen, bunu bütün dünyada huzur adacıkları oluşması şeklinde ifade ediyor.

Time'ın dikkat çektiği bir başlık da şuydu: "Gülen'in müridleri kamu alanında daha çok İslam etkisi görmek istiyor." Samimiyetle cevaplar mısınız; İslam'ın kamu alanındaki hangi dozu Gülen cemaati için memnun edici olur?

Demokrasi, inanç, düşünce, vicdan ve teşebbüs hürriyeti esaslıdır. Dolayısıyla bir toplumda inanan herkes kendi inancını yaşamalıdır. Çoğunluğun Müslüman olması, o toplumda diğer dinlerin yaşamasına engel olmayacağı gibi, bir başka inancın yoğun olduğu yerlerde de Müslümanlığın yaşanmasına engel olunamaz. Kamu alanındaki yansımasına gelince, adalet esaslı demokratik bir zeminde çoğunluk ne ise onun kamuya yansıması kadar doğal ne olabilir ki? Mesele olan husus, kamunun renginin kamusal alana yansımamasıdır. Birilerinin kendilerini daha farklı ve daha vazgeçilmez görmeleridir.

 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri