16:06:18

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Çay suyu Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 15
Kötüİyi 
Alaaddin Dikmen, Sızıntı   
01.11.2011

Çay suyuÇayından bir yudum aldı. Sonra derin bir nefesle karışık "elhamdülillah" lâfzı döküldü dudaklarından. Genç asistanın yeni döndüğü ülkede yaşadığı kurban hatıralarını dinliyordu. Lâf dönüp dolaşıp oradaki Türk okulunun müdürü Sait Bey'e geldiğinde odada takdir, minnet ve bir parça da hüzün duyguları harmanlanmaya başladı:

"Bizi Sait Bey karşıladı. Türkiye'den gelip orada kurban kesecek ve ihtiyaç sahiplerine dağıtacak olmamız onu öylesine sevindirmiş ki anlatamam. Uçuyordu âdeta. Yıllardan sonra ilk defa dindaşlarıyla birlikte bir kurban bayramı geçirecekti. Buraya geleli on beş yıl olmuştu.

Oraya bayramın ikinci günü vardık. Vekâletlerini aldığımız kurbanları vakit kaybetmeden kestik. Poşetlere koyduktan sonra, önceden tespit edilmiş ihtiyaç sahiplerine dağıttık. Öyle yürek burkan imkânsızlıklarla karşılaştık ki, anlatamam. Açlık manzaralarına sadece Afrika ülkelerinde rastlanır zannederdim. Bu ülkeyi görünce, hakça paylaşım ve yardımlaşmanın aslında bütün insanlığın mesuliyeti olduğu hakikatini daha iyi anladım. O insanların ne kadar zor bir durumda olduklarının görülmesini isterdim. Öğrendik ki, on-on beş yıldır et yüzü görmeyen insanlar varmış. Bizim Türkiye'den geldiğimizi öğrenince hem çok şaşırıyor hem de çok memnun oluyorlardı. Ülkeleri, dilleri, dinleri çok farklı olan, hiç tanımadıkları bir ülkenin insanları onları ziyarete gelmişti.

Şehirde herkes Türk okulunu ve öğretmenlerini çok iyi tanıyor. Bu insanları sokakta gören istisnasız hemen herkes önce duruyor, sonra çok içten bir saygıyla selâmlıyor.

Bir aralık, Sait Bey'i evinde ziyaret etme fırsatımız oldu. En basitinden bir-iki kanepe, beton zemin üzerinde bir kilim ve birkaç kap-kacaktan ibaret, oldukça sâde bir dünya idi burası. Küçük yavrucakları kilim üzerinde oynuyordu. Sait Bey'in sırtında yıpranmış bir takım elbise vardı. Ertesi gün öğrencilerinin huzuruna çıkarken biraz daha yenisini giymiş gördüm.

Hayat şartları çok zor bu ülkede. Meselâ biber tane ile alınabiliyor. Elbise fiyatları da oldukça yüksek olduğu için, çocukların giysilerini İstanbul'dan getirtmişler. Hamiyetperver Anadolu insanının buraya gönderebildiği maaşın düşüklüğünün yanında, bazen birkaç ay hiç maaş alamayan bu insanların çektiği, fakat asla dile getirmediği sıkıntıları tahmin etmek hiç de zor değil."

Genç asistan yurtdışındaki bu çileli hayatın kahramanlarını anlatmayı bir ân için bırakıp çay bardağını eline aldı ve sonra konuşmaya devam etti:

"Ah! Bir bilseniz şu elimde tuttuğum çay bile orada ne kadar kıymetli, ne kadar az bulunur bir nimet."

"Ne yani bir bardak çayın çok az bulunur bir şey mi olduğunu söylemeye çalışıyorsunuz?" diye hayretle sordu karşı koltukta bacak bacak üstüne atmış oturan orta yaştaki üniversite öğretim üyesi.

"Evet hocam. Aynen öyle. Bir kere, yemek yapmak veya güzel bir çay demlemek için maalesef su yok. Şöyle izah edeyim; ben abdest almak için suyu ağzıma/burnuma götürdüğümde ağır bir koku duyuyordum. Yani o suyu içmek bir yana, burada ağzımıza bile götürmeyiz. Suyun kimyası böyle. O yöredeki bütün su kaynakları aynı şekilde problemliymiş. Damacana veya şişe suyunun fiyatları ise öylesine yüksek ki, o suyu alıp kullanmaya güç yetmez orada. Öğretmen arkadaşlar bu durumu kabullenmişler. Dahası, Sait Bey ve öğretmenler memlekete dönmeyi düşünmediklerini söylediler. Zamanında Son Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) çağrısına uyarak dünyaya dağılan ve gittikleri yerlerde insanlığın huzuru adına yemyeşil vadiler meydana getiren sahabe-i kirâm efendilerimizin (ra) bu asırdaki iz düşümü gibi geldi bu insanlar bana. Şahsen ben onları anlamakta ve anlatmakta acizim."

İlgili, ama bir o kadar da vakur hâliyle anlatılanları dinleyen Hüseyin Bey sessizlik olunca biraz bekledi ve sonra söze girdi:

"Biraz geçmişe gidildiğinde, bu tohumları toprağa atan ve çıkıp büyümesi için gayret gösterenlerin bu hâli daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum. Kardeşimizin anlattığı tabloların binlercesi şu ân dünyanın değişik ülkelerinde değişik şekilleriyle yaşanıyor ve yaşanacak. Çünkü bu işin gerisinde ve geçmişinde, kimseye kini, garazı olmayan, gücü az şeylere yeten ama olabildiğince samimi ve beklentisiz nice yürek var. Allah'ın o insanları, keremiyle, lütfuyla hizmet yoluna sevk etmesi var. O mütevazı insanlar fedakârlıklarının bu meyveleri vereceğini tahmin bile etmiyorlardı ve bir beklentileri de yoktu."

Hüseyin Bey sözünü bitirdiğini belli edercesine arkasına yaslandı. Ben de bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim:

"Bağışlayın! Sizleri sıkmayacaksa, yaşanmış bir hikâyeyi dile getirmek isterim."

"Sizi dinliyoruz" dedi öğretim üyesi.

"Uzun yıllar, merkezde kurulan meyve-sebze çarşısında pazarcılık yaptım. Çok değil, on-on beş sene evvel, öğrencilere burs bulma ve verme adına çok fazla maddî imkânımız yoktu. Gerek pazarcı esnafından gerekse diğer küçük esnaftan çoklarını bilirim ki, uzak mesafelerdeki evinden işine yaya gelir, öğle yemeği yemez, tasarruf ettikleri parayı talebe arkadaşlara burs olarak vermeye çalışırlardı. O günün şartlarında konu-komşudan üç-beş kurban derisi bulmak, iaşelerini üstlendiğimiz talebelerin okuması adına mühim bir husustu. Ulaşabildiklerimizden deri toplamanın yanı sıra, birkaç arkadaşla birlikte bayramın birinci ve ikinci günü Mudanya'ya giderdik. Burgaz sahillerini dolaşırdık geç vakitlere kadar. Çünkü insanlar kestikleri kurbanların derilerini ve iç organlarını sahile atarlardı. Biz hemen onları alır, şehre getirir ve değerlendirirdik. Şimdi o işten ibadet zevki aldığımızı hissedebiliyorum. Hiç unutmam, bir defasında eve geldiğimde gece yarısı olmuştu. Hâne halkı yatmıştı. Anacığımı iki katlı, bahçeli evimizin avlusundaki sedire oturmuş beni beklerken buldum. Beni, üstüm-başım kirlenmiş hâlde görünce o şefkatli sesiyle sadece, 'İyi de evlâdım, bugün bayramın birinci günü. Düşünsene gelenimiz gidenimiz olur. Neyse! Allah bütün emeklerinizi hayırla neticelendirsin.' demişti. Türkçe Olimpiyatları'nda da şahit oluyorsunuz. Salonlarda ve televizyonları başında milyonlarca insanı ağlatan hayatların değişik coğrafyalarda yaşanıyor olmasının arkasında çok değişik hikâyeler var aslında. Sâde, nümayişsiz, fakir ama bir o kadar samimi hizmet kahramanları geçmişte yaptıklarının bugünlerde dünyada olup bitenleri netice vereceğini hiç düşünmediler, düşünemediler. İnanıyorum ki, arkadaşımızın anlattığı Sait Bey ve onun gibi niceleri o samimi gayretlerin birer neticesidir. Bugün dünyanın değişik coğrafyalarına kendini vuran nice insanın gayretleriyle önümüzdeki yıllarda nasıl ve ne gibi bir netice hâsıl olacak, hiç bilemiyoruz. Aynen o toplanan derilerin ne gibi hayırlara vesile olduğunu bilemediğimiz gibi."

"Haklısınız!" dedi genç asistan. "Aslında şaşırtıcı gelişmeler çoktan zuhur etmeye başlamış. Okulun en yaramazı olan bir talebe, bütün gayretlere rağmen iflâh olmamış ve yıllar önce Sait Beylerin açılmasına vesile olduğu okuldan atılmış. Fakat daha sonra Avrupa'da üniversite bitirmiş ve iş adamı olmuş. Geri döndüğünde Sait Bey'e, 'Hocam zamanında size çok çektirdim. Üzerimde ödenmez hakkınız var. Emrinizdeyim.' demiş. Hristiyan olan bu kişi bile bizimle birlikte deliler gibi sağa-sola koşturuyordu."

Hafif bir karanfil kokusunun duyulduğu odada bardaklar bir gelip bir giderken, düşünce ve hisler de geçmiş ve gelecek zamanın âsûde iklimlerinde dolaşıyordu.

Orta yaşlı öğretim üyesi, üst üste attığı bacaklarını toplamıştı. 'İnsanlığa böyle de hizmet edilebilir' diye düşündü; 'belki de bu daha elzemdi.' Hem, evlâdı yaşındaki asistanın anlattığı sahnelerdeki genç insanlar da çok uzaklarda değil, bu topraklarda, sağında solunda her gün gördüğü kendi çocukları değil miydi aslında!

Son Güncelleme ( 01.11.2011 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri