20:21:05

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Bize de çekmek düştü Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 66
Kötüİyi 
Ahmet Kurucan, Zaman   
02.02.2013

Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
E-posta üzerinden zevkî, halî, irfanî diyebileceğimiz bir muhabbet devşiriyorduk bir dostumla. Dost kelimesi aramızdaki kalbî münasebeti anlatmaya yetmez; başka kelimeler bulmak lazım onu ifade için.

Ne mesafelerin acımasızlığı ne de yılların uzamasının dostluğumuza halel ver/e/mediği o dost, seccade aşkından bahsediyordu bana. Seccade tabii ki teşbih, kasdedilen secde. Secde, tabii ki vesile; asıl kasdedilen Allah. Seccadeye doğru yolculuğun seccade ile birlikte en azından 20'li yaşlarda başlaması gerektiğinden dem vuruyordu. Aksi halde 60'lı yaşlarda başlayan yolculuk ile mesafe alınamayacağını anlatıyordu. Gerçek irfanı bulmanın, makam, mevki, para ve şöhretin kocaman bir hiç olduğunu anlamanın yollarını dile getiriyordu. Ve sözü, etraftaki sıradan örneklere getirerek öyle bir noktada bağladı ki bayılırsınız: “Hiç'te var olmanın yollarını araştırmalı. Bırakın başkaları var'da hiç olmaya çalışsınlar. Hiç'te var olmak, yokta var olmak daha irfanîdir.”

Sonra sözü bu ufku yakalamanın en etkin yollarından biri olan yalnızlığa getirip şöyle bitiriyordu: “…Neredeyse imkânsız bir şeyden bahsediyorum. Çobanlıkta kalsaydım belki başarabilirdim; en azından öyle bir kanaat var içimde. Ama böyle bir yalnızlık yaşayamazsam da gözüm açık gidecekmiş gibi gelir bana. Onun için bu keşkeler beni kahrediyor. Henüz bir harim ve ismet ahlakı gelişmeden, gönülde yüreğini yakan bir aşk barındırmadan, arzu ve iştiyakların serseri fırtınalarına maruz kalmadan, yalnızlığın dehlizlerinde derin boğuşmalarla karşılaşmadan, nefsin oynak ve kıvrak hamlelerini yere sermeden, akıl ve hayalin sanal harp meydanlarında engin mülahaza ve murakabeler ile savaşmadan ve bu savaşlarda nefsin önüne diktiği zorlu pehlivanların sırtlarını teker teker mindere sermeden böylesi yalnızlık ve vahdet hayatını başarmaya imkân yok. Bunu fark ediyorum.”

Belki de onda birini aktardığım bu derûnî satırların etkisi ile ser-hoş iken Hocaefendi'nin iki elin parmaklarını geçmeyen bir muhabbet ortamında buldum kendimi. İktiran denilen şey bu olsa gerek. Aynı şeylerden bahsediyordu Hocaefendi kendine has o veciz üslubu ile. Gözümüzün önünde fokur fokur kaynayan bir göze vardı sanki. Ağzından dökülen sözlerin her biri, Ataullah-i İskenderanî misullu binbir lal-û güheri içinde barından hikmet parıltıları idi sanki. Muhataplarına düşen bütün dikkatini toplayarak ellerindeki kovalarını, kırbalarını o gözeye salmaktan ibaretti. Yapabildik mi? Bence hayır. Kovaları, kırbaları salsak bile o gözenin içine, gücümüz olmadığı için yeterince su çekemedik sanki.

Nitekim meclisin sonunda Yahya Kemal'in musikimiz için söylediği: “Çok insan anlıyamaz eski mûsikimizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.” beytine atıfla, “Bizden olmayanlar anlamaz bizi” demesi, ardından "Bîbaht olanın bağına bir katresi düşmez / Bârân yerine dûr u güher yağsa semadan" yani; "Bahtsız olanın bağına bir damlası düşmez / Gökten yağmur yerine inci mücevher yağsa" beytini okuması benim bu tesbitimi doğruluyor gibi.

Pekala neydi mevzu? Din-i mübine hizmet edenlerin çektikleri sıkıntılar, gördükleri eza ve cefalar, karşılaştıkları işkencelerdi. “Biz kimiz ki” dedi önce taşları yerli yerine oturtmak için. Yanlış yorumlara, haddi aşkın mübalağalara, hiç sevmediği abartmalara yer vermemek, baştan onun önünü tıkamak için. Ardından misallere geçti. Peygamberlerle başladı. Hz. Adem'den Efendimiz'e (sas) uzanan uzun yolculuğa atf-ı nazarda bulundu. İmam Azam'lara, Hallac-ı Mansur'lara, Bediüzzaman'lara, Süleyman Hilmi Tunahan'lara kadar birçok örnekler sıraladı ardı arkasına. Bir nebze kendisinden bahsetti. Edirne'den başladı. 17 yaşında Üç Şerefeli Cami'de imamken güvenlik güçlerinin kendisini ikamet yeri olan cami penceresinden alıp sorguya götürdüklerini ve üçüncü kata çıkartıp merdiven boşluğundan atma niyetlerini ve son anda camiye ara-sıra gelen birisinin orada aniden peydâh olup “Senin ne işin var burada?” çıkışı ile teşebbüsün âkim kaldığını anlattı. Ardından İzmir, Burdur, İstanbul ve günümüze kadar getirdi meseleyi.

Salonda bulunan herkesin vicdanını sızlatan cümlelerini en sona bırakmıştı. “30-40 yıldır yazıyorum. Bir tek satırla bahsetmedim ben bunlardan. Çünkü müşteki değilim.” Herkesin gözleri dolmuştu. Kimisi gözlerinden akan yaşı siliyor, kimisi de ağlamamak için gözyaşları ile mücadele ediyordu. Ama son sözü her şeyi bitirdi; gözyaşları ile mücadele edenler mücadeleyi kaybetti. Zira o söz şikârı ta can evinden vurmuştu: “Bize de çekmek düştü.”

Tam kalkmaya duracaktı ki meclisten birisi: “Ne o, siz bir insan ‘Rabb'im Allah'tır! dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?' ayeti aklıma geldi siz bunları anlatınca.” dedi. Bunun üzerine; “Değişen bir şey yok. Sadece roller, oynayanlar değişik. Yapılan şeyler aynı.” deyip bir fasıl daha geçti. Ama bu fasılda bir başka hususu vurguladı. Dedi ki: “Onca eziyetlere, zulümlere rağmen hak davanın temsilcilerine zarar verilememiş.”

O dostumla yazışmalarımıza bağlayayım şimdi; anladığım o ki; bu kulvarda hayat yolculuğu yapan zatlar önce hiç olmuşlar; yok olmuşlar ardından hiç'likte ve yoklukta varlığı bulmuşlar. Sözün özü; amaç var olmak olduktan sonra önce hiç'liği bulmalı. Yoklukla hem-dem ve hem-hal olmalı.

Mü'min Sûresi'ndeki o ayet ile bitireceğim yazıyı: “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri kalkıp şöyle dedi: ‘Ne o, siz, bir insan Rabb'im Allah'tır! dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabb'iniz tarafından açık belgeler ve mûcizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri iflah etmez. Ey (benim) sevgili milletim! Bugün hakimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah'ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir?' Buna karşılık Firavun: ‘Ben size sadece kendimce uygun bulduğum görüşü bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yolu gösteriyorum.' dedi.” (Mü'min, 28-29).

Son Güncelleme ( 16.02.2013 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri