09:43:11

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Alevilik Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 306
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
12.09.2001

Alevilere Cemevi [1]

- Başbakan Tansu Çiller'le görüşmelerinizde Alevîlere Cemevi yapmaya talip olduğunuz şeklinde bir haber çıktı. Ne oluyor? Nedir bu Cemevleri sorunu?

- Bir yönüyle (Sünnîler ve Alevîler) Türk toplumunun iki kesimi. Eğer bunlar vuruşturmak isteniyorsa, birbirine düşürülmek isteniyorsa, en azından bir yanı itibarıyla vuruşma düşüncesini kırarsak, ayağımızın altına alırsak, karşı taraf sallayacağı yumruğu boşa sallamış olur, buna meydan vermemiş oluruz. Ben, Alevî vatandaşlarımızdan çok ciddî civanmertlik gördüğümü söyleyebilirim. Çok azını istisna edebiliriz. İcabında caminin yanında Cemevi de yapabiliriz. Kimi okumak, kimi düşünmek istiyorsanız söylersiniz.

Diyanet İşleri ve Alevi-Sünni Gerginliği [2]

Türkiye'de bir süredir belirgin bir Alevi-Sünni gerginliği gözleniyor. Bunun kaynağı nedir?

-Sık sık yanıma gelen arkadaşlar bilirler. Bu konunun potansiyel çatışma meselesi haline getirileceğinden endişem var. Hatta PKK'dan daha tehlikeli olabilir endişesinde olmuşumdur. Sivas'ta bu meseleyi kim kullandı bilemeyeceğim. Türkiye çok hassas dengeler üzerinde duruyor. Geçende, bir TV kapısında olanlar neydi bilemeyeceğim. Geçende bir yerde birisi bana istihbar ettiği bir şeyi intikal ettirmişti, bunu salahiyetli birisine verdim. Müsaade buyursanız bunları tahsis etmeyeceğim.

Şimdi yeni sorunlar. Mesela cemevleri meselesi gibi.

-Bağışlayın ama, cemevleri zaten vardı, yani yapıyorlardı. Bunu ne farklı yorumlamak doğrudur, ne de yeni çıkmış mesele gibi yorumlamak doğrudur. Bir taraftan Sünni geçinen keşinin yatıştırılması, bunların tansiyonlarının aşağıya çekilmesi şart. Diğer taraftan Alevi vatandaşların ne Cumhuriyet'ten evvel, ne Cumhuriyet'ten sonra katiyen gadre uğratılmadıkları, kendilerine anlatılmalı. Hatta denebilir ki, Cumhuriyet Dönemi'nde tekke ve zaviyelerin kapatılması meselesi söz konusu olunca cemevlerine dokunulmamıştır bu ülkede.

Ya Diyanet İşleri'nde Alevilerin de temsili meselesi?

-Malumları olduğu gibi Diyanet İşleri, Atatürk Dönemi'nde kuruldu. İsmet Paşa Dönemi'nde de hiç ilişilmeden getirildi. Genel Müdürlük ölçüsü içerisinde devletin bir müessesesidir bu. Bu birinci yanı, ikinci yanı Mümtaz Soysal Bey'in dediklerine katılıyorum. Diyanet'te temsil esası yanlıştır. Alevilik bir mezhepse, yani Maliki, Şafi, Hambeli gibi bir mezhepse, Türkiye'de Şafi'lerin, Hambeli'lerin Maliki'lerden bir temsilcisi yor. Aleviler, eğer ''tarikatız'' derlerse, Kadiri'ler ve Nakşiler de derler ki, ''o zaman biz de temsil edilmek istiyoruz'', hatta ''resmi kıyafetiyle bizden biri gelsin oraya otursun'' derler. Bence bu da çok tehlikeli bir şey. Diyanet'in birleştiriciliğine, uzlaştırıcılığına güvenmek lazım, hepimizin müessesesidir.

Diyanet'e girme nasıl olmalı?

-Diyanet'e girmek için devletin resmi okullarında okumak gerekiyor. Mesela imam hatibi okuyorsun imam oluyorsun, İlahiyat'ı okuyorsan imam, vaiz, müezzin oluyor veya Diyanet'te değişik görevleri geliyorsun. Diyanet herkesin girmesine müsaittir. Ama bir yol koymuşlardır oraya. Siz şu fakülteden mezun olacaksınız, sonra gireceksiniz. Ben bu fakültede okumak istemiyorum, ama bu fakülteler Cumhuriyet'in günümüzde demokrasinin müesseseleridir. Dünyanın her yerinde de böyledir.

Siyasi Liderlere Ziyaretlerin Gerekçesi [3]

Efendim size ilk sorum; son günlerde siyasi parti liderleriyle Başbakan'dan başlayarak Türkiye'nin tüm siyasi parti liderleriyle hemen hemen görüşmeler yaptınız. Neden böyle bir açılıma gerek duydunuz. Bu kişiler içinde Başbakan var, Başbakan yardımcısı Hikmet Çetin ve DSP lideri Bülent Ecevit de var. Bu görüşmelere neden ihtiyaç duydunuz?

-Ben düz bir vatandaşım aslında. Vatandaşlık hakkını kullanmayı hem milli, hem de dinî bir sorumluluk olarak biliyorum. Bir dönemde bunu yapma imkanı yok idiyse bu bana ait değildi. Benim gibi kimseler herhalde sayın başbakana ulaşamıyordu, muhalefet parti başkanına ulaşamıyordu, sayın Bülent Bey'e ulaşamıyordu. Şimdi böyle bir fırsat doğunca ben bunu dini ve milli bir görev bilerek bazı şeyleri anlatma fırsatı mülahaza ettim.

İlk görüşme teklifleri sizden geldi değil mi efendim?

Büyük ölçüde benden geldi. Biz gelelim demelerine mukabil de devlet büyüklerine karşı terbiyemin gereği, "Hayır ben sizin ayağıma gelmenizi istemem. Ben gelip ziyaret ederim' dedim. Aslında bir vatandaş olarak, devleti idare edenlerle görüşebilecek dünya kadar mesele var zannediyordum. Bir vatandaş olarak beni, devlet ricalini alakadar edecek kadar beni alakadar ediyor bir PKK mevzuu. Son zamanlarda biraz da belki şişirilerek, büyütülerek, provoke edilerek meydana getirilmeye çalışılan Sünnî ve Alevi mevzuu beni çok alakadar ediyor. Hem iktidar partisinin başındaki insana, hem iktidar ortağına, hem muhalefet partisinin başındaki insana anlatmada şahsen fayda mülahaza ettim. Arkadaşlarımla görüştüm-konuştum. Beni sevenlerle. Onlar da hüsn ü kabul gösterdiler. Çok centilmen buldum. Halktan bir insanın kendileriyle görüşme talebine 'evet' dediler. Daha önce bendeniz de Mesut Bey'le görüştüm. Daha sonra sayın Başbakan'la görüştüm. Mesut Bey'le daha sonra bir kere görüşme oldu. Bülent Bey'le görüştüm. Hikmet Bey'le görüştüm. Daha sonra yine Mesut Bey'le görüştüm. Hepsinden de şahsen memnun çıktım. Bu ülkede yer yer ülkeyi idare etmiş insanları, şimdiye kadar bildiğimiz gibi öyle olmadıklarını gördüm. Hatta uzlaşmaya açık olduklarını gördüm, ben şahsen. Ve hissiyatımı bir vatandaşlık mülahazasıyla ifade etmeye çalıştım.

Bugünlerde yeni bir dönemle beraber artık bir farklı, sanki bilinen anlamdaki bir radikal portresi çizmiyorsunuz. Çok daha yumuşak, hoşgörüyle, toplumun diğer kesimleriyle bağlantı içerisinde görünüyorsunuz. Mesela bazı demeçlerinizde Picasso'yu çok sevdiğinizi söylüyorsunuz. Oysa biz biliriz ki radikal çevrelerde resme karşı bir mesafe konuyor. Bunları -kusura bakmayın- Rahmetli Turgut Özal dönemindeki bir tabirle takıyye mi?

-Ben iyi bir sünni olduğumu zannediyorum. Ama bu Sünniliği de Alevisine ve başkasına kanatlarını şefkatle açan bir Sünnilik şeklinde görüyorum. Rahatlıkla kardeşimiz diyebiliyorum. onların bana tevcih ettiği sualler karşısında bir manada ben de aleviyim. Çünkü çocukluğum talebelik dönemim bir ölçüde tasavvufi çevrelerde geçti. Kerbela türküleri söyleye söyleye ben yetiştim. O açıdan zannediyorum Hz. Ali'ye, ehl i beyte en yakın olanlardan birisiyim. O camiadan dünya kadar insan da gelir gider çok rahatlıkla görüşürüz.

Onların problemleri, müşterek meseleleri beraber çözmeye çalışırım. Bu açıdan aleme karşı açık olma meselesi biraz tabiatım gereği. Takıyye meselesine gelince takıyye meselesi Farslıların icat ettikleri Alevilik içinde bir prensiptir. Türk Aleviliğinde de bu yoktur. Sünni insanda yoktur takıyye meselesi. Hatta başkalarına oyun oynamak, başkalarını aldatmak-haşa- imam Cafer'e isnat ederek takıyye bir esastır derler. O Fars Alevilik ki Şiilik diyebiliriz bir esastır. Bizim Türk Aleviliğinde de bilinmez o mesele. Hele Sünnilerde takıyye mevzubahis hiç değildir. Bana takıyye isnadı, nifak isnadı, küfür isnadı gibi bir şey gelir. Dünden bugüne nasıl inanıyorsam hep Öyle görünmeye çalıştım. Yani 3O sene evvel bir komünistle konuşurken oradaki tavrım, üslubum, hatta onun Allah'ı hakaretinde nasıl sabır göstermiş ve sonra da bir iki lafla kendim edebilmek için fırsat kollamışsam şimdiki halim, şimdiki durumum bundan farklı değildir. O gün 9 sene evvel beni tanıyanlar, şu anda tanıdığı insanla fark görmezler. Bülent Bey'le görüşmede de biraz Picasso mevzubahis edildi. Vakıa Picasso yerinde müşahhas, yerinde mücerret sanata yönelmiş. Biraz içinde yaşadığı dönemin krizden o da müteessir olmuş. Ben onu mücerrede sanata yöneldiğinden dolayı islamî sanat anlayışını da onunla telif edileceği açısından onun hakkı da Birankuş gibi takdirlerim var.

Hatta Bülent Ecevit Bey'le görüşmem de genelde mevzuları herhalde bunlar teşkil etti. Onun zaten öyle bir kitabı var. Kitabı vermişti, okuma fırsatını bulmuştum.

Caminin Yanına Cemevi Yapalım [4]

Sizin Orta Asya'da Latin alfabesinin kabulünde çok önemli bir rolünüz oldu.

F.G.— Gelecekte şu veya bu şekilde en azından bazı hususlarda birlikte hareket etme düşünülüyorsa, birbirimizi daha yakından tanımamız gerektiği düşünülüyorsa, bir alfabe birliği çok önemlidir dedim. Bir de İran'ın, Suudiler'in menfi tesirlerinden uzak kalabilmek için bu ülkelerin birbirleriyle aynı şeyi yazıp, aynı şeyi okumalarının, hatta imkânı varsa belli bir kesimin aynı ağzı, aynı aksanı kullanmasının çok önemli olduğunu söyledim. Onlar da buna sıcak baktılar. Fakat, alfabe değişimi gibi aceleye getirilmemesi gereken bir meselede acele davrandılar. Bazı sesleri ifade edecek harf bulamadılar, yakışıksız harfler yerleştirdiler. Oysa ki, kendi ağızlarına göre bizdeki alfabe alınabilir, bazı sesler için ise yeni harfler ilave edilebilirdi. Alfabe meselesi, hemen çabucak halledilecek bir mesele değildi. Belki ilerde bu konuda yeni reform veya düzeltmelere gidilebilir.

Rusça'da yayımlanmış çok zengin Türk araştırmaları da var. Biz bu kaynaklara çok uzağız henüz. Etimolojiden, Anna Ahmatov'un oğlu ünlü arkeoloğun çalışmalarına kadar çok zengin bir birikim belki bize böylece ulaşır.

F.G.— Bir açıdan, o da bir zenginlik sayılabilir. Slavlığın, Çarlık Rusyası'nın, komünizmin, menfi tesirlerinin yanı sıra, kendilerine bir kısım katkıları da olmuş olabilir. Bunların menfi tesirlerine karşı koymak için yaptıkları bazı şeyler vardır, bu şekilde sağladıkları birikimleri vardır. Bizim ise, ayrı bir dünyada, Batı'ya açık bir dünyada farklı bir değişim karakter ve sürecimiz vardır. Büyük devlet olmanın şiarlarından bir tanesi de zengin kültürlü olmaktır. Türkiye tek başına bu zenginliği karşılamayabilirdi. Fakat Asya'daki kültür birikimi, Türkiye'deki farklılık, bunların karışımı, meczi zannediyorum ayrı bir zenginlik, ayrı bir derinlik olacak bizim için. Bu da kendi kendine mi olacak, insiyaklarla mı o noktaya gideceğiz, bilemiyorum ve kestiremiyorum da, fakat istikbal öyle görünüyor. İmkân olsa da, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkelerde de aynı durum olsa; dış baskılardan kurtulmanın yolu biraz da bundan geçiyor. Bu, Kur'an harflerinin, Kur'an alfabesinin öğrenilmemesi demek değildir. Ama bir milletin millet olarak, ilmi ve teknolojik bakımdan zengin bir dünyada Kiril alfabeleri ile ayakta kalıp, büyümesi çok mümkün görünmüyor.

Orta Asya edebiyatını, kültürünü hiç tanımıyoruz. Oradan kendimize ait öğrenecek çok şey var.

F.G.— Çok az şey biliyoruz, çok az. Mesela, onlarda bizdeki Yunus Emre'ye benzer bir Mahdum Kulu var. Bu zat hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Edebiyattan anlamasam da, okuma merakım var. Ancak 1990'dan sonra bu zatın divanını elde edebildim. Baktım Yunus Emre gibi düşünüyor. Bu zat abideleştirilmiş. Daha nicelerini de bilmiyoruz. Manas Destanı'nı bile yeni yeni duyup öğreniyoruz.

Bizde bunu en yakın temsil eden Alevi kültürü, onlar da bunu kentlerde kaybettiler.

F.G.— Belki bizim de bütün toplum olarak bazı yanlarımız itibariyle rötuşlanmamız lazım. Tasavvufun yaptığı budur. Bizim yontulup, şekillendirilmesi gereken yanlarımız olduğu gibi onların da (Aleviler'in) bazı yanlarının yontulması, şekillendirilmesi lazım. Alevilik üzerinde hususi araştırma yapan tanıdığımız insanlar var. Onların mütalaalarına bakılınca, hakikaten Alevilik ayrı bir zenginlik kaynağı oluşturuyor. Bence o kültür Sünnilik mülahazasıyla kaldırılıp bir kenara atılmamalı, değerlendirilmeli. Belki Aleviler, Alevilik mülahazası ile değişik düşüncelere sığındılar. Bu sığınmanın bedeli de çok pahalı oldu onlar için. Şimdi bütün bunlardan sarf-ı nazar* ederek, biz ve onlar aramızda yeniden bir millet olmanın gerektirdiği birliği, kardeşliği tesis edersek, zannediyorum o kültür akışı, intikali kendi kendine gerçekleşecektir. Yani birbirimizi zenginleştirme imkânı doğacaktır. Birbirimizi bu şekilde tanıma da ayrı bir marifettir.

Birbirimizin iç dünyalarına ve ruhi derinliklerine inmek, yine karşılıklı istifade adına meselenin ayrı bir boyutu. Bu birliktelik ve zenginlik için, onlar da Sünniler'e açılmalı. Halihazırda bu mesele bazı kesimler itibariyle hâlâ istismara açık gibi. Yani, niçin bazı aşırı sol akımları önemli ölçüde onlardan bazı kimseler temsil ediyor? Bizim milletimize ne olmuş ki! Bu millet ve bu ülkenin devletinin bazı eksiği gediği varsa, bu hepimiz için bir derttir. Halk için de bir derttir. El ele verip bu yanlışı düzeltelim. Bu Türkiye'yi kendi kendimize yeterli hale getirelim, akıllıca paylaşalım ve beraberce yaşayalım, istifade edelim. Böyle daha makul, hem milletin kalıcılığına hem de bizim kalıcılığımıza yardımcı olabilecek bir yol varken, böyle çok küçük mülahazalara saplanarak onlarla bir yere varılacağını vehmetmek, eğer birileri tarafından bir şeyler vaat edilerek bir iğfal değilse şayet, bir kandırma değilse, en azından büyük bir saflıktır diyeceğim. Bu millet köklü bir millet, sürekli medeniyetler kurmuş bir millet, her zaman engin kültürü olan bir millet. Batı'nın istifade ettiği kaynak olmuş bir millet

Bu mevzuda da yine başa döneceğim. Belki hoşgörü ve diyalog Türkiye'de değişik kesimler arasında hayati bazı şeyler vaat etmektedir, fakat Aleviler'le aramızdaki suni aysberglerin eritilmesi adına çok daha yararlı olacak gibi.

Aleviler'in sözlü kültür geleneğinin temsilcisi olduğunu söylersek?

F.G.— Bir de fakirin o mevzuda bir teklifi olmuştu. Alevilik vicahi kültüre dayanıyor. Bunun kitabileşmesi, ilmi bir sıfat ve kimlik kazanması için cem evlerine Alevi kaynaklarını koyalım demiştim. Çünkü atadan evlada intikal eden şeyler aynen intikal etmeyebilir. Bunun için, lokalleriniz olsun, eğitim merkezleriniz olsun, okuma salonlarınız olsun... Buralara Hacı Bektaş Veli'nin Makalât'ını koyalım, Mevlana'nın, Yunus Emre'nin Niyazi Mısri'nin eserlerini koyalım. Yani siz kimleri, hangi şahısları seviyorsanız, onların kitaplarını koyalım ve Alevi kültürü; vicahi, yani ağızdan ağza aktarılan bu kültürü kitabi kültüre çevirelim ki kalıcı olsun. Oturup konuştuğumuz zaman anlaşabileceğimiz bazı koordinatlar olsun. Yoksa öbür türlü zemin çok kaygan olur, kaymalar olur, anlama zorluğu yaşanır.

Benim düşünce ve teklifim bu oldu. Hattâ cem evlerine destek olunmasını, mesela Tunceli'deki tanıdıklarıma tavsiye ettim, yardımcı olun dedim. Ortak okul projesi İzmir Narlıdere'de düşünüldü. Orada eskiden senatörlük de yapmış Dedeler'den birisi ile çok sevişiriz. Onunla, cem evi yapalım, yanına da cami yapalım diye görüştük... Osmanlı hoşgörüsü; kilisenin yanında cami, caminin yanında havra... Bunların hepsi yaşanmıştır ve bunlar çok sevindirici olmuştur. Selim akla, mantığa dayanmayan sertlikleri, huşunetleri kırmada bunlar çok önemlidir.

Alevi-Sünni, Türk-Kürt Ayrımı [5]

-Sizin 'ben Aleviyim' demenizin irticacı kimliğinizden kaynaklandığı, aslında Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı yaptığınızı ima edenler var?

-Türkiye'de asıl Alevî-Sünnî, Müslüman-ateist ayrımı yapanlar, Müslümanları bu türden ayrımcılık yapmakla suçlayan ve böylesi ayırımlardan ikballeri uğruna medet umanlardır. Yıllardır ülkede toplumun her kesimi arasında, herkesi kendi konumunda kabûl etme ve bütün inanç, fikir ve hayat tarzlarına saygı duyma esasları üzerinde diyalog ve hoşgörü çağrısı yapanlarla, toplumdaki ayrılıkları menfaatleri uğruna körükleyenleri halkımız çok iyi biliyor. 'Ben Alevîyim' dememe gelince, Hz. Ali'yi ve Ehl-i Beyt'i her Müslüman sever. Bilhassa Anadolu'nun Müslüman halkının Ehl-i Beyt'e karşı sevgisi, her türlü sevginin üstündedir.

Alevîlik, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'i sevmek ve onların yolunu takip etmek ise, 'benden daha öte Alevî olamaz' dersem, mübalâğa yapmış ve büyük bir iddiada bulunmuş sayılmam. Ama, Alevîlikle, isimle Alevîlik fakat pratikte başka şeyler kast ediliyorsa, müsaadenizle, önce bu hususun tebarüz ettirilmesi lâzım.

Teşebbüslerim Sağ-Sol ve Alevi-Sünni Kardeşliği İçindir [6]

"Yıllarca Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir memuru olarak vazife yapmış ve devletine, milletine karşı vatandaşlık görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan bir insan olarak, kaderimin bir parçası bildiğim devletimin ve milletimin kaderini bir ölçüde ellerinde tutan idareciler ve siyasî liderlerle yaptığım görüşmelerin, bazı çevrelerce yadırganmasını, bu çevrelerin taşıdıkları sıfat, bulundukları konum ve ihraz etmiş oldukları seviye ile telifte güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim.

Hakimiyet Milletindir

Herkesin bildiği en basit bir gerçek olarak, cumhuriyet ve demokrasi, ilkokul kitaplarında bile "halkın, seçtiği vekilleri eliyle kendi kendini idare etmesidir" şeklinde tarif edilir. Tamamen sivil karakterde bir sistem olan, halkın yönetime azamî katılımını teşvik eden ve bunu hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir vecizesiyle özetleyen demokraside, gerektiğinde sistemin bile izin verdiği sokağa çıkma, nümayiş yapma ve açıktan tenkitte bulunma gibi herhangi bir yola başvurmayı aklından bile geçirmemiş, hatta bu türden davranışları anarşi sebebi olabilir endişesiyle ihtiyatla karşılamış bir insanım. Bu sebeple, hak olmanın da ötesinde bir vatandaşlık vazifesi olarak, millet fertlerinin siyaset ve devlet büyükleriyle, devlet büyüklerinin ve siyasilerin de her seviyeden ve kesimden halkıyla görüşmesi, herhalde takdir ve teşvik edilmesi gereken bir davranıştır.

Dinsiz Millet Yoktur

Bu çerçevede yaptığım görüşmelerde serrişte edilen nokta emekli bir din görevlisi olmam ise, yıllarca bir memur olarak vazife yaptığım Diyanet İşleri Başkanlığı devletin en temel müesseselerinden biridir ve Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde icra-yı faaliyette bulunmaktadır.

Ayrıca dinin bir milleti millet yapan en hayati unsurlardan biri olduğu, tarihte dinsiz bir milletin yaşamadığı, dine cephe alan komünizmin her türlü baskısının dini ortadan kaldırmak şöyle dursun kendisinin din karşısında yıkılıp gittiği ve bilhassa günümüzde insanlığın topyekün dini bir yönelişin içinde bulunduğu sosyolojik ve tarihî bir vakıadır.

Kaldı ki, benim devlet büyükleriyle yaptığım görüşmelere karşı çıkan bazı çevreler, Yahudi ve Hıristiyan din büyükleriyle yapılan görüşmelere ses çıkarmamakta ve bunu laikliğin getirdiği bir din ve vicdan hürriyeti olarak görmektedirler ki, bu da, vaki görüşmelerime dinî kimliğimden dolayı karşı çıkmadıklarını hatıra getirmektedir.

Ülkemiz, bilhassa son yıllarda ayrılıkçı teröre ve dışardan tezgahlanıp, içerde kullanılmaya müsait bazı talihsizlerce uygulamaya konan laik-antilaik ve Alevi-Sünni parçalama faaliyetlerine sahne olmaktadır.

Vatandaşlar ellerinden geleni yapmalı

Bütün kesimleriyle, halkından idarecisine millet fertlerinin karşı çıktığı bu faaliyetlerin önünü kesmek mevzuunda bütün vatandaşlarımızın ellerinden geleni yapmasının, milli ve tarihi bir vazife olduğunda herkes müttefiktir. Ayrıca, ülkemizde Aleviler ve Sünniler yıllarca birbirlerine yabancı gibi gösterilmeye çalışılmış ve acıdır, Cumhuriyet Halk Partisi de dinsizlikle özdeşleştirilmek istenmiştir.

Hikmet Çetin'le görüşme

Uzun yıllar bir araya gelmelerine imkansız gözüyle bakılan Cumhuriyet Halk Partisi ile, siyasî sağın bir kanadını teşkil eden Doğru Yol Partisi'nin koalisyonunun milli ve siyasi birliği adına çoklarınca tasvip gördüğü bir ortamda, herkesin özlediği milli birliğimiz ve her kesim arasında sıcak bir diyalog ve Sünni-Alevi ve sağ-sol kardeşliği adına yaptığım teşebbüslerin ve bu arada bilhassa Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Hikmet Çetin Beyefendi ile görüşmemin yadırganacak hiçbir yanının olmadığı ortadadır. Şayan-ı şükrandır ki, medyamız büyük ekseriyeti ile kimden gelirse gelsin, bu tür teşebbüslere baştan beri destek olmuş ve hemen hemen bütün devlet ve siyaset büyükleriyle aydınlarımız da takdir ve tasviplerini ifade buyurmuşlardır.

Mantığı Anlamak

Buna karşılık, bu tür teşebbüslere, Alevilik tamamen başka bir din veya inanç sistemiymiş ve Cumhuriyet Halk Partisi de dinsizliğin ve İslâm düşmanlığı şeklinde anlaşılan bir laikliğin temsilcisiymiş gibi karşı çıkmanın mantığını anlamak cidden zordur.

Yanlış olarak ismimle birlikte anılan bazı okullar da ilk günden beri Milli Eğitim Bakanlığımıza bağlı olarak faaliyet gösterdiği ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin koalisyon ortağı bulunduğu son dört yıl dahil haklarında hiçbir soruşturma açılmadığı bir vakıadır. Başarılarıyla ülkemizi dünya çapında temsil eden bu okulların önde gelen öğrencileri Sayın Cumhurbaşkanımızın bile kabullerine mazhar olmuşlardır.'

[1] Cumhuriyet, Oral Çalışlar'ın Fethullah Gülen'le Röportajından, 20 Ağustos 1995
[2] Hürriyet, Ertuğrul Özkök'ün Röportajından Bir Bölüm, 23 Ocak 1995
[3] TRT-1 Ateş Hattı Programında Reha Muhtar İle, 3 Temmuz 1995
[4] Yeni Yüzyıl, Fethullah Gülen'le Newyork Sohbeti, 20 Temmuz 1997
[5] Aksiyon, Fethullah Gülen'den Bazı İddialara Cevaplar, 6 Haziran 1998
[6] Zaman, 24 Haziran 1995
Son Güncelleme ( 25.11.2009 )
 
Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri