| Toktamış Hoca'yı Ne Yapalım, Yakalım mı? |
|
|
| Atilla Dorsay, Yeni Yüzyıl | |
| 14.01.1996 | |
|
Hoşgörü sever misiniz? Nesini seversiniz daha çok, hoşunu mü görüsünü mü? Nasıl yapılmalı sizce: zeytinyağlı mı, kıymalı mı, yoksa ızgarası mı daha iyi olur? Nedir hoşgörü sonuç olarak, bir fikir mi, bir ilke mi, bir yaşam biçimi mi? Bir aperitif mi, bir yemek mi, yoksa sadece işi boşaltılmış bir sözcük mü? Yoksa çok daha başka bir şey mi: herkesin kendisinde bol bol bulunduğuna, ama başkalarının hiç sahip olmadığına inandığı, herkesin sözünü edip istediği, ama uygulamada hemen hiç ortalarda gözükmeyen masallardaki o gizemli Anka kuşu gibi bir yaratık mı? Herkes hoşgörüden söz ediyor, ama bir yere dek: kendi fikir ve görüşlerinin sınırına gelip dayanıncaya dek... O sınırı aştınız mı, hoşgörü buhar olup uçuyor, ismi var cismi yok bir nesne haline geliyor. Bunca sözü edilen, ama bunca zor bulunur bir kavram üzerine laf ebeliği yapmaktan başka ne kalıyor geriye? Toktamış Ateş hocanın yazıları ve medyatik davranışları üzerine kopan fırtınaya bakınız... Bu fırtına genelde hep yekvücut bir fikir, ilke ve ideoloji organı olan, öyle bilinen Cumhuriyet gazetesini bile nerdeyse ortasından ikiye çatlatacak. Hocanın en son Fethullah Gülen hocayla yan yana ve el ele resimleri kimilerinin sabrını iyice taşırmışa benziyor. Savaş Ay'ın kimi ilginç, giderek haklı görüşler içeren, ama ne yazık ki bunları o pek sevdiği ve artık kendisinin ayrılmaz parçası saydığı "Sokak Çocuğu" üslubuyla dile getirerek bir çuval inciri berbat eden yazısı, buna Hikmet Çetinkaya ve Deniz Som'un yanıtları, Yalçın Pekşen'in sütununda kullandığı, Cumhuriyet içinde Toktamış hocaya karşı oluşan tavır ve bunun orta yere asılıp birçok kişi tarafından imzalanan bir bildiride yansıması... Hocanın hoşgörü üzerine başlayan seri yazıları. Vs. vs. İlginç değil mi? Geç kalmış medya starı Bu hoşgörü sorunu üzerine gerçekten kafa yormaya çalışan ve hoşgörüyü kendi mütevazı yaşamında ve yazar etkinliğinde içtenlikle uygulamaya çabalayan birisi olarak benim görüşlerimi isterseniz... Doğrusu Toktamış hocanın Abdurrahman Dilipak beyle birlikte adeta politik tartışmaların Laurel-Hard,'si olarak oluşturdukları ikili, bana da biraz bıkkınlık duygusu vermiyor değil. Toktamış hoca kendisini geç kalmış bir medya starı gibi görmekten hoşlanıyor. Oysa medya, yüzleri de kişilikleri de kullanır, ama çok çabuk eskitir. Yıldızlar bunu iyi bilirler. Hele gerçek bilim adamları, gerçek düşünür ve gerçek sanatçılar medyaya karşı dayanıksızdırlar, güneş karşısındaki buz gibidirler. Ama bu, meselenin sadece bir yanı. Öte yandan Toktamış hocanın Fethullah Hocayla el eleliği, temelde beni o denli tedirgin etmiyor. Doğrusu ya, fikir tartışmalarının ve düşünce ayrılıklarının yıllar yılı kaba güce fiziksel eyleme, giderek silahlı çatışmaya kolayca dönüşebildiği ve Osmanlı'dan bu yana, ama en çok yakın tarihimiz içinde bu yüzden binlerce genç insanın ölüp gittiği ya da hapishanelerde çürüdüğü bir ortamda, biri Atatürkçü ve laik, öteki en azından görünüşe göre kendini bir ölçüde çağdaşlaştırmaya çalışan bir İslamcı düşüncenin eleliği, kimi kaygıların yanısıra daha çok umut ve güven içeriyor gibi geliyor bana... Laik düşünceyi elbette bir gül gibi korumak, bir kırılgan çiçek gibi savunmak gerekir. İnsanlık tarihi yüzyıllarca süren kanlı savaşlardan ve mücadelelerden sonra geldi çünkü, bu noktaya... Ama farklı bir düşünceyle, farklı bir ideolojiyle dostça şölenlerde ve uygar birlikteliklerde buluşmanın neresi kötü? Galiba şu hoşgörü denen sinirli sözcüğü herkesin, kişi ve kurum olarak hepimizin yeniden ve ciddi biçimde ele alması gerekiyor. Yoksa bu hocalar-arası yakınlaşma, toplumda tam tersine, farklı kanatlar ve görüşler arası sürtüşmeyle, giderek çatışmayla sonuçlanacak. Sanırım aklı başında kimse, hele bu bunalımlı günlerde, bunu istemiyor. Değil mi? |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







