Değişerek Dönüşme Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Ali Ünal, Zaman   
23.10.1997

1789 Fransız devrimi, imparatorlukların parçalanıp, milli devletlerin kurulmasına yol açan bir sürecin başlangıcını işaret ediyordu. O dönemde yavaş yavaş, Batılıların adlandırmasıyla 'hasta adam' halinde yatağa düşme emareleri gösteren Osmanlı Devlet-i Aliyesi'nde bu sürecin ilk işaretleri Tanzimat'la ortaya çıktı. Tanzimat, esasen temelden bir değişikliğin işaretiydi. Daha sonra, 1876'da I. Meşrutiyet'le başlayıp, meşruti bir monarşi denemesinin ardından Sultan II. Abdülhamid'in devleti ve ülkeyi koruma ve 'hasta adam'ı yataktan kaldırma gayretleriyle geçen 32 yıllık yeni bir mutlakiyet dönemi geldi. 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet ise, Osmanlı Devlet-i Aliyesi'nin sekeratının başlangıcı oldu.

Türkiye'nin, bazı sistem değişiklikleriyle kesilir gibi görünse de, halkının temel özellikleri ve tarihiyle birlikte, içinde yoğrulduğu ve fıtratının bir parçası haline gelmiş bulunan inancının oluşturduğu kültür ve medeniyet atlası içindeki milli karakterinin tayin ettiği kendine has hususiyetleri vardır. Bu temel hususiyetlerin kolay kolay değişmeyeceği, hatta değiştirilemeyeceği, elbise değiştirme tarzında bir kültür, medeniyet ve milli karakter istihalelerinin mümkün olamayacağı tarihi ve sosyolojik bir gerçektir. Fakat, sözünü ettiğimiz milli karakterin statik ve donmuş bir yapı arz etmekten çok, kendi değişmeyen temel unsurları üzerinde zamanın ve şartların gerektirdiği değişimlere açık olması da, onun hayatiyetini sürdürmesinin bir gereğidir. Kainatın düzeni de esasen, sözünü ettiğimiz bu temel gerçeği yansıtır. Her şey, değişmeyen temel 'yasalar' üzerinde bir değişime tabidir kainatta.

Bugün, belki her milletten daha çok tarihimizi tartışıyoruz ve tarihimizi değerlendirmede adeta fay hatlarıyla bölünmüşçesine keskin kutuplar oluşturuyoruz. Bunun sebebi, Tanzimat'la başlayan değişim sürecinde, bir tarafın değişmeyi adeta mevcut yapıya düşmanlık şeklinde beliren bir yıkma operasyonu olarak algılayıp, uygulamaya koymaya çalışması, karşı tarafın ise, şartların gerektirdiği değişim sürecine ayak uyduramayarak, bu noktada gösterdiği dirençtir. Bundan dolayıdır ki, bilhassa Sultan II. Abdülhamid zamanında daha çok ortaya çıkan bu çatışma, bilahare ülke içinde adeta sürekli çatışan düşman ve birbirini anlamaz grupların oluşmasına yol açmıştır. Köklü değişim isteyenler, II. Meşrutiyet'le başlayan süreçte Devlet-i Aliye'nin sekeratını alabildiğine hızlandırmış, bu devletin elde kalan enkazı üzerinde kurulan cumhuriyet kadroları ise, meşruiyetlerini eski kavgayı sürdürmede, yıkılan bir devleti tamamen bir karşı kutup saymada bulmuşlardır. Bugün ülke içinde yaşadığımız ve bazı mihraklarca kasıtlı olarak sürdürülmeye çalışılan laik-antilaik kutuplaşmasının temelleri de bu noktada yatmaktadır. Konumuzla doğrudan alakalı olmamakla birlikte, yeri gelmişken istidradi olarak (anti-parantez) arz etmek gerekirse, Cenab-ı Allah'ın, düğmesine basma nimetini çok muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'ye bahşettiği hoşgörü ve diyalog hareketi, bu çatışma ortamında birleştirici bir harç, kırıkları onarıcı mübarek bir tutkal olma hüviyeti göstermektedir.

Tanzimat'la başlayan süreçte Osmanlı Devlet-i Aliyesi'nde, başta padişah olmak üzere, zirveyi tutan idareci kadro, zamanı ve şartları iyi okuyup, gerekli değişimi yumuşak geçişlerle gerçekleştirebilselerdi, belki bir 'imparatorluk' olarak ömürleri daha fazla uzamayabilir, fakat büyük felaketlerle gelen yıkım daha yumuşak olabilir ve Türkiye, bugün belki daha geniş sınırlara ve tesir sahalarına sahip bulunabilir, ülke içinde de yıllardır yaşadığımız kutuplaşmalar yaşanmayabilirdi. Bu husus, ayrı vee derin bir incelemeyi gerektirmektedir. Fakat, bir gerçek varsa o da, sürekli çatırdayan bir sistemin kendi kendini yenileyebilmesinin mutlaka gerekli olduğudur.

Başkanlık Sistemi

Sistemi onarmak ve daha işler hale getirmek için, elbette daha başka hayati unsurların da varlığı kaçınılmazdır. İnsan ve dolayısıyla eğitim unsuru bunların başında gelmektedir. İkinci olarak, bilhassa gelir dağılımının yol açtığı adaletsizliklere sebep olan bir ekonomik sistemin ıslahı, halkı kaynaştırıcı ve maddi-manevi taleplerine cevap verici içtimai reformların yapılması; ülkeyi fay hatlarıyla bölen, halkı ümitsizliğe iten ve halk kesimleri arasında karşılıklı düşmanlıklar oluşmasına sebep olan anlayış ve uygulamaların giderilip, bu uygulamalara yol açan faktörlerin ortadan kaldırılması da yine bu hayati unsurların en önemlileri arasında sayılabilir. Bununla birlikte, şu bir gerçektir ki, şu anda ülkemizde Anadolu veya Ankara'nın dışı, Ankara'dan her bakımdan ileridedir ve adeta Ankara'ya rağmen bir değişim, bir canlanış, hatta bir şahlanışı yaşamaktadır. Bu da, ülkemiz ve yarınımız için çok sevindirici bir gelişmedir. Bilhassa bazı sivil kuruluşlar önderliğinde gerçekleşme sürecinde bulunan halk, Anadolu veya millet uyanışı, sistemin kendi içinde gerçekleştireceği revizyona hem bir adres olma keyfiyeti taşımakta, hem de böyle bir revizyonun çok kolay olacağını göstermektedir. Önemli olan, başkentin bu değişimi iyi okuyabilmesidir.

Kanaat-ı acizanemce, başkanlık sistemi ve bu sistem etrafındaki tartışmalar sistemden beklenen iç revizyon, değişerek dönüşümün anahtarı olabilecek mahiyettedir. Türkiye, bu çerçevede ilk değişim ve dönüşümü çok partili demokratik sisteme geçerek göstermiştir. Bugün de, ülkemizi yarınlara devlet-millet kaynaşmasının getireceği sulh ve esenlik içinde taşıyacak bir başka değişimin rüzgarı başkanlık sistemiyle yakalanabilir. Bilhassa iki dereceli bir seçim ve çok iyi hazırlanmış 'altyapı' yasalarıyla geçilecek bir başkanlık sistemi, her türlü sivrilik ve radikalizmden uzak halk çoğunluğunun tercihini idareye yansıtacağı gibi, idare üzerinde de halkın hakimiyetini daha bir pekiştirecektir. İkinci olarak, yürütmede denetleme dışında söz sahibi olmayan ve dolayısıyla, en azından yasal olarak partizan uygulamalardan uzak duracak ve dolayısıyla, ayrıca seçilecek üyeleriyle de saygınlığını bulacak bir Meclis, halk tarafından seçileceği için öncelikle halka karşı sorumluluğunu daima hissedecek ve parti başkanlarına bağımlı olmaktan, iktidarda bir başka muhalefette bir başka konuşma ve iktidardaki partisinin her yanlışını bile savunma yüzkarasından kurtulacak milletvekillerinden oluşan Meclis'in denetiminde ve yürütmede eli güçlü bir başkan ve ekibi ve tamamen bağımsız bir yargı organı veya adalet mekanizmasıyla, bu sistem, demokrasinin en temel gereklerinden olan kuvvetler ayırımını da güçlendirecek ve daha belirgin hale getirecektir. Kaldı ki, 1923'e kadar, yasalarla sınırlı da olsa, güçlü padişahlar, 1923-1950 arasında, bazılarının şeflik demeyi tercih ettiği tek partili başkanlarla idare edilmiş bulunan milletimizin karakteri ve yönetim anlayışı, böyle bir sisteme çok daha yatkındır.

Evet. Başkanlık sistemi, bazı tıkanıklıkların açılmasında anahtar rol oynayacak gibi görünüyor.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >
Foreign Policy'de Gülen Röportajı

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

İmanda Derinlik

Seyredin

Yıkık Yuvalar ve Ebedî Yetim Çocuklar

Dinleyin

Müzmin Müfteriler ve Müslümanca Mukabele

Dinleyin

Erzurum Vaazı - 19980

İndirin

Altın Nesil Konferansı - 1977

İndirin

İrfan ve asaletten mahrum, devlet işlerinden de anlamayan nasipsizler, şayet yanlışlıkla birer vazife başına getirilmişlerse, hükümetin gücünü kullanmaktan, onun iktidarını istismar etmekten, her yerde kendi çıkarlarını aramaktan ve despot birer kral gibi hüküm sürmekten geri kalmayacaklardır. Böylelerinin iktidarda olduğu bir ülkede sadece zalimlerin “hay-huy”u ve mazlumların iniltisi duyulacaktır ki, bu şeâmetli seslerin yükseldiği hemen her yerde Âd ve Semûd’un âkıbeti kaçınılmaz olagelmiştir.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri