Abant'tan Yükselen Ses Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Fehmi Koru, Zaman   
20.07.1998

Din-devlet ilişkileri, içinden geçilen süreçte, en önemli konuların basında geliyor; sadece Türkiye'de değil, dünyanın dört bir yanında bu böyle... Kısaca 'laiklik' denilip geçilen kavram, ülkeden ülkeye farklı anlaşıldığı gibi, her tanım da herkes tarafından tatmin edici bulunmuyor. Bakmayın siz bizde uygulandığı biçimiyle laiklikten 'evrensel' bir değer olarak söz eden cahillere; devletin din ile ilişkilerini düzenleyen basit ama anlamlı bir metni 200 kusur yıl önce yazılan anayasasına 'ilk madde' olarak yerleştiren ABD'de de, kavramı daha kati biçimiyle algılayan Fransa'da da 'laiklik' tartışılıyor buğun... Her yerde aranan, devletin kendini güvende hissedeceği, vatandasın da dini hayatini bütün derinliğiyle yasayabileceği bir ilişki düzeninin formülü.

'Laiklik' kavramının tartışma gündeminin ilk sırasındaki yerini bir turlu bırakmadığı ülke ise Türkiye. Bu da doğal; Türkiye, kilise turu bir örgütü bulunmayan, görevini sadece ahretle sinirli görmeyen, dünyaya donuk iddialara da sahip İslam'ın ilgi halkasında bulunan bir ülke...

İslam coğrafyası, geneliyle, 'laiklik' kavramını tanımıyor, tanıyanlar da ona iyi gözle bakmıyor. 'Laiklik' konusunda en iddialı model olan Türkiye ise, özellikle son yıllarda, derin ve ciddi bir bunalım yasıyor. Kimine göre "Laiklik tehlikede", kimi ise laiklik adına girişilen özel hayata müdahaleler yüzünden ülkenin yaşanmaz hale geldiği kanaatinde... 'Laiklik sorunu' denilince akla iki yönlü kaygılar geliyor: Dindar insanlar, laiklik adına kendi gündelik hayatlarına müdahale edildiğine inanıyor, buna özellikle son 1,5 yılda tırmanan bir dizi gerilimi örnek olarak gösterebiliyorlar; 'irtica ile mücadele' genel baslığı altında yapılanların aslında gözlerden saklanacak bir yönü de kalmadı... Buna karşılık, kendilerini 'laik' olarak tanımlayan kişi ve çevreler de, 'yasam tarzına müdahale' tedirginliği içindeler, siyasetteki gelişmelerin 75 yıl içerisindeki 'kazanımlarını' tersine çevirebilecek bir tehdit olduğuna inanıyor onlar da; sorulduğunda anlatacak hikayeleri de var...

Sonuç: Türkiye, bir yanında dindarların, diğer yanında 'laikler'in yer aldığı talihsiz bir zihni bölünmüşlük manzarası sergiliyor. Başörtülü kızlar üniversitelere alınmıyor, dindar bilinen memurlar yerlerinden ediliyor, herkes birbirinden tedirgin...

Bu tedirginliğin siyasi hayata yansıması, ABD'nin 1950-1955 döneminde yasadığı McCarthy fırtınası, ya da 1939-1945 arasında Almanya'da görülen Hitler çılgınlığı benzeri bir kampanya biçiminde oluyor. Bütün dünyanın 21. yüzyıla girme hazırlığına girdiği bir dönemde, Türkiye'deki yönetim seçkinleri 1930'lar özleminde... Böyle bir ortamda, her biri kendi ilgi alanında 'isim' yapmış çok sayıda aydının Abant'tan yükselen sesi, ortaya çıkan bildirgede de öngörüldüğü üzere, Bütün Türkiye tarafından dinlenmeye değer tınılar taşıyor. Bir çoğu bu açıklıkta ilk kez telaffuz edilen bir dizi formül, din-devlet ilişkilerini çok daha sağlam bir zemine oturtacak güçte. Katılımcılarından olduğumuz için biliyoruz: Uç gün suren çalışmaları sırasında, aydınlar, bu sıfata yakışan bir sorumluluk sergilediler. Her konu, hak ettiği ciddiyet ve olgunlukla ele alindi; kimse -bugüne kadar sıkça rastlandığı gibi- lafı eğip bükmeye çabalamadı, her sorun, Bütün çıplaklığıyla teşrih masasına yatırıldı ve "Her sorun çözüldü" denemese bile yasayabilir bir model oluşturma yolunda önemli bir adim atıldı.

Gazetemizin haber sütunlarında bütünlüğü içerisinde okuyacağınız Abant Bildirgesi'nin ilk bölümünde, dindarların dini yanlış algılamaları yüzünden cağa ayak uyduramamaları tarzındaki yaygın şikâyetlere hak veren tespitler var. Abant'ta bir araya gelen aydınlar, "Evet" diyorlar, "Vahyin yanlış algılanmasından kaynaklanan sıkıntılar yaşanıyor; bu sıkıntıların nasıl asılacağının ipuçları da yine dinin özünde bulunuyor." İslam'ın devlet konusunda veya siyasi rejimle ilgili ayrıntılarda 'belirli' bir modeli bulunmadığı, bu yönüyle de uygulayıcıya geniş bir özgürlük alanı bıraktığı bir başka gerçek. İslam'ın çağdaş demokratik devleti 'tehdit' eden herhangi bir tavrı yok kısacası; tersine, özündeki her cağa ayak uydurabilme özelliği sebebiyle evrensel değerlerle bütünüyle uyuşuyor bile... Laiklik adına yanlış uygulamalar bir tarafa bırakıldığında, baskıcı ve despotik olmayan, resmi ideoloji dayatmayan, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesini aziz tutan özgürlükçü demokrasinin de İslam'dan 'korkması', kendini 'tehdit altında' hissetmesi için bir sebep bulunmuyor... Abant'ta toplanan aydınların, sorunun çözümünün, demokrasinin kökleşmesi ile sivil toplumun güçlendirilmesinde aranması talepleri de yerinde. İsin sırrı ise su bitiş cümlesinde yatıyor: "Biz, Abant'ta toplananlar suna inanıyoruz: İnsanların değişik görüş ve eğilimlerden olmaları, farklı yasam tarzlarını tercih etmeleri, ülke yararını gözeten sağlıklı kararlar almalarına engel değildir." Abant Bildirgesi'nin tarihi bir belge olacağına inanıyoruz.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

İktisadın Lüzûmu

Seyredin

Bizi Birbirimizden Koparamazlar!..

Dinleyin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Denizli Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Kendi zararları mevzuubahis olsa bile, başkalarını düşünme, onlar için yaşama, onların acılarını ve zevklerini paylaşma gibi, her biri başlı başına birer değer ifade eden hasletlerin bir insanda bulunması, ondaki ruhânî hissin güçlü olmasından ileri gelir. Böyle bir histen bütün bütün mahrum olan kimselerde ise, değil bu hasletlerin bütününü, onlardan bir tekini dahi görüp göstermek mümkün değildir.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri