| İç Diyalog Tartışmaları Durulurken |
|
|
| Prof. Dr. Suat Yıldırım, Zaman | |
| 11.04.1998 | |
|
20. asır, atomun parçalandığı, dünya savaşlarının yaşandığı, blokların kurulup bozulduğu, mesafelerin kısaldığı, kitle iletişim araçlarının ve bilhassa televizyonun bütün dünyaya yayılıp insanlık tarihinde en müthiş bir değişikliğe yol açtığı, sanayileşme cağının bilgi cağına dönüştüğü bir asır oldu. Öyle bir asır ki gerçekleştirdiği değişiklikler muhtemelen daha önceki beş-on asra bedel oldu. Böylesi bir dünyada artık ne toplumları, ne de fertlerin birbirine kayıtsız, ilgisiz kalması mümkün değildir. Bu asrın diğer bir tezahürü ise sadece maddi alanda değil, aynı zamanda fikir alanında da son derece bol ürün ortaya çıkarması sebebiyle aşınan, eskiyen, demode olan birçok fikir ve eşyanın tarihin çöp sepetine atılması ve çok geçmeden unutulması vakıasıdır. Dolayısıyla güncelleşmeyen değerlerin, varlıklarını koruyabilme sansı iyice azalmaktadır. İşte yazımızın bas tarafında yer alan tezahürler zorlamasaydı bile, fikirlerin hayatlarını devam ettirmeleri için dünya piyasasında boy gösterip kendilerini vitrine koymaları kaçınılmaz olacaktı. Piyasaya çıkmayan, kendi gettosuna kapanan sistemler unutulup gitmektedir. Kuvvetli Fikirler Hayatta Kalır Bu ortamda fikirleri yayma, eskiden olduğu gibi maddi kuvvetle olmaktan ziyade kültürel yayılmalar ve savaşlar seklinde olmaktadır. Bu serbest piyasa donemi, ister istemez, savaşa hacet bırakmaksızın fikirleri yayma imkanı vermeye mecbur kalmıştır. Bu da kuvvetli fikirlerin hayatta kalma şanslarını artırmıştır. İsin bir başka yönü, bu asırda İslam dünyası siyasi, ekonomik ve askeri güç yönünden zayıf durumdadır. Müslümanlar maddi kuvvet kullanmak isteseler dahi bu imkandan mahrum bulunmaktadırlar. Maddi kuvvet dengeleri, daha ziyade gayr-i Müslimlerin lehinedir. Yirmi birinci asra girmek üzere olduğumuz su sıralarda, insanlık tarihinin geçirdiği uzun tecrübe, belli baslı dinlerin artık yeryüzünden silinmeyeceği, dünyada her birinin birer yeri olduğu gerçeğini göstermiştir. O halde din mensupları, kendilerine dar da gelse, dünyada bir arada yasama mecburiyeti karsısında birlikte yasama, anlayış ve karşılıklı hukuka riayet durumunda olduklarını görmelidirler. Müslümanların bu konuda zaten bir sıkıntıları söz konusu değildir. Hıristiyan Batı dünyası daha önceki asırlarda diyaloga açık olmasa da, 1962-1965 arasında gerçekleştirdiği II. Vatikan Konsili'nden sonra teşebbüs rolünü elinde tutmaya çalışmaktadır. Buna mukabil diyalog konusunda Müslümanlar çekingen, isteksiz, daha doğrusu ihtiyatlı durmaktadırlar. Oysa Kur'an-i Kerim tarihin görüp geçirdiği en büyük okum enik ve evrensel diyalog çağrısını başlatmıştır. Onun bu çağrısını en özlü şekilde ilan eden ayetlerden biri sudur: "Ey Resulüm de ki: 'Ey Ehil-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aramızda müşterek olacak bir sözde birleşelim. Yani Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin, şayet bundan yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun ki biz Allah'a itaat eden Müslümanlarız." Hıristiyanlık başlangıçtan beri bu diyalogdan kaçındı. Hıristiyan dünyası Kur'an'ın 9. Hicri yılda indirilen mubah ele ayeti (Al-i İmran, 61) ve onun Z. Peygamber (sav) tarafından tatbiki ile noktalanmış bulunan oku menlik çağrısına, isin basından beri fikir planında cevap vermedi. Varlığını koruma imkanını, fırsat buldukça maddi kuvvet kullanmakta gördü. Bununla da yetinmedi. Bati ortaçağının az çok kapalı bir hayat yasayan ahalisini İslam'dan nefret ettirmek gayesiyle, onun ve tebliğcisi Z. Peygambercin (sav) aleyhinde şayisiz iftiralar uydurdu. İslam'ın insanların akıllarını ve kalplerini fethetmesi, eskiden Hıristiyanlığın yaygın olduğu birçok ülkenin İslam yurdu haline gelmesi, hatta kendi kutsal mekanında (Filistin'de) dahi tutunamayıp İslam'a teslim etmesi, bilhassa papazları akil tavrının dışına çıkarıyordu. Ortaçağda kilisenin, İslam ve Müslümanlar hakkında tamamen menfi davranmasının sebebi, kilisenin kendisini emniyette hissetmemesi idi. Vatikan'ın Diyalog Çabaları Hıristiyanlık on dört yüz yıllık tutumunu değiştirerek II. Vatikan Konsili'ndeki beyanı ile Müslümanlara diyalog çağrısında bulununca, bu durum tabiatıyla şaşkınlığa yol açtı. 1962-1965 yılları arasında, dünyanın hemen her ülkesinden gelmiş bulunan Katolik Kilisesi'nin en yetkili şahsiyetlerinden iki bine yakın delege piskoposun iştirakiyle toplanan bu konilin esas meselesi, 20. asrin sonlarında Hıristiyanlıktan oldukça uzaklaşmış bulunan Hıristiyan alemini, yeniden Hıristiyanlaştırma çarelerini arama olmuştur. Bunun için, Hıristiyanlık kendi kendisini yeniden gözden geçirmiş ve belki de tarihindeki en mühim birkaç değişiklikten birini gerçekleştirmiştir. Papalık diğer din mensuplarıyla diyalog kurmak isterken, inisiyatifin kilisede olmasını tabii bir görevi saymaktadır. Bu durum konili başlatan Papa VI. Paul'un konilin ikinci döneminin açış konuşmasından anlaşılmaktadır. Nitekim, Papa diğer dinlerde hatalar, noksanlar ve yetersizlikler de bulmakla birlikte, Katolik kilisesinin onlarda mevcut olan iyi, doğru ve beşeri olan tarafları takdir ettiğini belirterek söyle devam etmişti: "Kilise onlara tekrar eder ki, modern toplumda dinin manasını ve Tanrı'ya ibadeti -ki gerçek medeniyetin bir mecburiyeti ve ihtiyacıdır- kurtarmak için bizzat kilise, insanlar üzerindeki Tanrı haklarının en kararlı savunucusu olarak yer alacaktır." Hıristiyanlar tarafından yapılan çağrıya, bildiğim kadarıyla, Müslüman taraftan yeterli sayılabilecek bir karşılık verilmedi. Bunun sebepleri muhtemelen şunlardır: 1. Müslümanları temsil eden Papalığa denk devlet çapında bir makamın bulunmayışı. 2. Müslümanların zihinlerinde ağır basan sömürgeci Bati ile ilişki kurulması sebebiyle diyalog arzusunun politik bir teşebbüs olarak nitelendirilmesi. 3. Müslümanların pek de haksiz olmayarak, Haclı Savaşları'nın tesirlerini zihinlerinden silememeleri. 4. Diyalog çağrısının yeni bir misyonerlik metodu olması ihtimali. 5. Müslümanların, böyle bir çağrıyı beklemedikleri bir sırada bir sürpriz seklinde işitmiş olmaları. 6. Oryantalist Hıristiyan din adamları vasıtasıyla, kilise, ilmi araştırma yönünden diyalog konusunda dokümanter ve hazırlıklı olmasına rağmen, Müslümanların hazırlıksız olmaları. Nitekim, Hıristiyan tarafı inisiyatifi ele alıp diyalog konusunda çeşitli girişim ve yayınlar gerçekleştirdi ve kısa zamanda önemli bir yekun teşkil edebilecek bir diyalog literatürü oluştu. Daha sonra müteaddit görüşmeler, temaslar, ortak çalışma teşebbüsleri gerçekleşti. Bunlardan çoğunu bir başka çalışmamızda özetlemiş bulunuyoruz. Türkiye bu çalışmaların ekseriye dışında kaldı. Bu ya İç meselelerle meşgul olup dünyadaki gelişmeleri takip etmeme, yahut Müslümanları hak din üzerinde olmaktan gelen bir istiğna ve yeterlilik duygusu taşımaları, ya hazırlıksız olmaları, yahut ilgiye değer bulmamaları, veyahut bu iste bir fayda görmemeleri gibi sebeplerin tesiri altında olmuş olabilir. Ama hiç tereddütsüz denebilir ki bu sebeplerden hangisinin tesiri altında olursa olsun, bu çağrıyı cevapsız bırakmak pek isabetli sayılamaz. Son donemde dört milyon kadar nüfusumuzun, Hıristiyanlığın yaygın olduğu Avrupa'da yasadığı, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme teşebbüsleri, İslam ve Müslümanlar hakkında Bari'nin özellikle son donemde çok yanlış intiba ve teşhislere sahip olduğu gerçekleri karsısında, bu diyalog çalışmalarına çoktan girişmiş olmalı idik. Daha önce ilahiyat fakültelerinden birkaç öğretim üyesinin katıldığı bazı görüşmeler oldukça mevzii kalmıştır ve esasen bir Müslüman teşebbüsü sonucunda olmayıp Hıristiyanların bir organizasyonu olarak gerçekleşmiştir. Türkiye tarafında, 1997'de dar çerçevede İstanbul'da Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından "Medeniyetler arası Diyalog Sempozyumu" düzenlendi. Diyanet İsleri Başkanlığı da Dinlerarası Diyalog Sempozyumu hazırlıklarına başladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın bu konuda bir sempozyum teşebbüsü açıklanınca, ayni yıl içinde birkaç toplantı olmasın diye Diyanet İsleri Başkanlığı, düşündüğü sempozyumun tarihini erteledi. Gülen-Papa Görüşmesi Ve Yankıları İste bu sıralarda ülkemizin seçkin şahsiyetlerinden muhterem Fethullah Gülen, Katolik Hıristiyan dünyasının dini lideri ve Vatikan Devleti'nin Başkanı Papa John Paul II cenapları ile görüştü. Türk basınında büyük yankılar uyandıran bu görüşmeyi biraz sonra ele alacağız. Bu arada 7-8 Mart 1998 tarihlerinde İstanbul'da Büyükşehir Belediyesi Kültür İsleri Daire Başkanlığı'nın düzenlediği "Kültürler arası Diyalog Sempozyumu" gerçekleşti. bütün semavi dinlerin ve belli baslı mezhep temsilcilerinin davetli olduğu bu toplantıyı değerlendirme isini -önemine binaen- bir başka makaleye bırakarak, sadece sempozyum sonuç bildirisinde yer alan bazı ortak kararlara işaret etmekte fayda görüyorum. Burada farklı din mensuplarının, ettik (ahlaki), estetik, kültürel ve entelektüel alanlarda işbirliği yapmaları, taraflar arasındaki ortak değerleri ortaya çıkarıp bunları geliştirmeye çalışmaları, dünya barısı için gayret göstermelerinin faydalı ve gerekli olduğu vurgulanmıştır. Fakat medyamız bu toplantıya gereği kadar yer vermedi. Fethullah Gülen ile Papa görüşmesi, ya da spektakuler bulunduğu, yahut Papa cenaplarının en büyük Hıristiyan kitlesinin lideri konumunda olması sebebiyle, daha fazla yankı uyandırdı. Ne var ki, her nedense bazı arkadaşlar bu görüşmeye bazı yönlerden tenkit yönelttiler. Bazıları böyle bir diyalogun yetkili makamlar veya kurumlar tarafından yapılması gerektiğini söylediler. Diyalog şayet diğer Müslümanları bağlayacak bir anlaşma, bir sözleşme tarzında değerlendirilirse buna hak verilebilir. Zira diğerleri adına da yapılan bir is söz konusudur. Fakat muhterem Fethullah Gülen, Türkiye'yi ve Müslümanları temsiler değil, bir Türk vatandaşı olarak görüştüğünü söylemiştir. Diyalog çok uzun bir süreçtir. böyle bir ziyaret yüzlerce haklardan biri sayılır. Hele sözleşme veya ona benzer bir şey asla söz konusu değildir. Benim anladığım kadarıyla şahsi bir ziyaret yapılmıştır. Ama Sayın Papa hem Katolik Hıristiyanların dini lideri, hem de Vatikan Devleti'nin Başkanı sıfatıyla bu zati muhatap alıp ona önemli bir makam vermişse, o husustaki takdir elbette kendilerine aittir. Ona başkasının müdahale etmesi düşünülemez. Tenkit edilen diğer bir taraf, bu görüşmenin niçin Türkiye'de ilân edildiğidir. Benim anladığım kadarıyla bu gibi işler bir arz ve talep esasına göre yürümektedir. Nice kimseler vardır ki herhangi bir meseleyi duyurmayı çok ister, bunun için çabalar; ama basında yankı bulamaz. Bazı konular ise rağbet görür. Bu görüşmeye, her nedense kamuoyu ilgi gösterdi. Hemen görüşmenin olduğu 9 Şubat 1998 gününün akşam vakti, ATV, haber bülteninde Roma'dan canlı yayın gerçekleştirerek Sayın Fethullah Gülen ile mülâkat yayınladı. Daha başka birtakım televizyon, radyo, gazete ve dergiler de o günden itibaren günlerce süren yayınlar ve yorumlar yaptılar. 10 Şubat günü yurda dönüşünde havaalanında birçok muhabir kendisini karşılayıp intibalarını aldılar. Böylece kendisinden gelen bir teşebbüsü açıklama yapmasına gerek bile kalmadı. Şu hâlde, görüşmeyi yapan bu zat, millete hitaben "Ben sizi temsilen, şöyle yaptım, falan şeyleri taahhüt ettim." kabilinden hiçbir şey söylemiş değildir. Gülen'in Teklifleri ve Tenkitler Bazıları, Sayın Fethullah Gülen tarafından öne sürülen üç temenniye katılmayıp tenkit etmektedirler. Her şey tenkit edilebilir. Ama unutmamak gerekir ki bu tenkit de tenkitden müstesna değildir. Meselâ Kudüs şehrinin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Mûsevîler arasında müşterek bir statüye kavuşturulması, İsrail hakimiyetine münhasır kalmasından daha iyi olmaz mı? Hz. İsa Aleyhisselâm'ı ve Allah'ın O'nunla insanlığa gönderdiği mesajı tazim etmek, Müslüman imanının vazgeçilmez bir şartı değil midir? Hıristiyanların kutsal tarihî hatıralar barındırdığına inandıkları, bazı yerleri gezmeye davet edilmeleri Müslümanları neden rahatsız etsin ki? Böylesi ziyaretler neticesinde Türkiye Cumhuriyeti hâkimiyetinde olan bazı şehirlerin elden gideceğini düşünmek sadece bir zandan ibarettir. Keza semavî üç din mensuplarının bazı tarihî, dinî, arkeolojik, sosyolojik, ortak araştırma projeleri üzerinde çalışmaları da, faydalı sonuçlar doğurabilir. Bunları yapmakla hiçbirinin de dini elden gitmez. Fayda görmekte ittifak ettiğimiz diyalogu gerektiği şekilde ele alalım. Her şeyi yerli yerince anlamaya çalışalım. Meselâ: "Diyalog teklifi iyi; ama asırlarca Haçlılar bize düşmanlık ettiler." demek, bir cevap teşkil etmekten uzaktır. Evet mazide savaştılar; ama şimdi anlayış dönemine girmiş olabilirler. Geçmiş nesillerin hataları kendilerine aittir, şimdikiler sorumlu tutulamazlar. Diyalogdan ne Anlaşılmalı? Diyalog esprisine uymayan ve daha başlangıçta görüşmeleri kesip atacak olan bir tutum da, tarafların birbirini kendi inançlarına döndürme istekleridir. Diyalog, tarafların birbirlerini kendi konumlarında kabul edip farklı inançlara sahip olarak da konuşabilmeleri demektir. Diyalog, iki taraftarı her birinin kendi kendisini muhatabına anlatması ve karşı tarafça anlaşıldığını görmesi ve neticede ortak değerleri bulup onları geliştirmeye çalışması demektir. Aksi hâlde: "Biz Müslümanlar Hz. İsa'nın (as) peygamber olduğuna inanıyoruz. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed'in peygamberliğine inansınlar." deyip, böyle bir şart koşmak, görüşmeyi sona erdirmeye yeterli olacaktır. Zaten böyle inansa Müslüman olurdu ve artık bir taraf olarak diyalog ihtiyacı duymazdı. Bir başka tutarsızlık şudur: "Batı tefessüh etti, çürüdü, zaten bozulmuş, öyleyse bu işin içinde bir iş var, bizi de bozmak istiyorlar. " diye düşünmek yersizdir: Bir kısım Hıristiyanlar kendi ülkelerinin bir kısım dertlerini belki de Müslümanlarla görüşme yapmak suretiyle, onlardan alacakları güzel tesirlerle tedavi edecekleri düşüncesini taşımaktadırlar. Bunu samimi olarak düşünen Olivier Lacombe, Michel Lelong, M. Watt gibi birçok Hıristiyan vardır. Bunlar iyice maddeye gömülen materyalist ve seküler hâle gelmiş Batı'nın Müslümanlardaki iman ve teslimiyet gücünü görerek, dine yönelecekleri kanaatlerini açıkça yazmaktadırlar. Şu hâlde eğer Müslümanlar böyle bir fayda sağlayabileceklerse, kendilerine ihtiyaç duyan kimselere neden el uzatmasınlar ki... Prof. Griffith'in Diyalog Düşünceleri Washington Katolik Üniversitesi profesörlerinden Sidney Griffith'in geçen 1997 Eylül ayında Sayın Fethullah Gülen ile görüşmelerinden sonra yaptığı açıklamalar, diyalog hakkında seviyeli bir muhteva ve değişik boyutlar sergilemiştir. (Zaman gazetesinin 30 Ocak-1 Şubat 1998 nüshalarında yayınlanan röportaj) Sayın Sidney Griffith özetle şöyle demektedir: Diyalogdan maksat, İslâm'ı bilmeyen Hıristiyanların İslâm'ı tanımalarına vesile olmaktır. Bu zat, önemli sayılabilecek bir noktaya daha şöyle işaret etmektedir: Biz Türkiye'yi göz ardı ettik. İslâm'ın Arap olduğunu düşünüyorduk. Halbuki Türkiye, gerek tarihinde, gerek şimdiki zamanda, yaşanan diyalog bakımından mühimdir. Hattâ, sayın Griffith, birçok Müslüman'ı şaşırtacak bir şey daha söylemektedir: Bir çok Batılı, tarihteki Haçlı Savaşları'nı bilmez. Bir çok Batılı, Hıristiyan bile sayılmaz. Demek Sayın Profesör gibi düşünenler, meselâ Haçlı Savaşları'nın Batılılarca bilinmesinde fayda görmektedirler. O acı tecrübelerin bilinip benzeri dehşetlerin yaşanmamasını temenni ediyorlar. Dine karşı ilgisiz hâle geliniş Ba-tılıların, Müslümanlarla görüşerek belki dine yönelmelerini sağlamak, bu görüşmeyi bir aşılama tarzında değerlendirmek istiyorlar. Zannımca her din mensubunun, görüşmeden kendi inancı lehine fayda temin etme gayesi normal karşılanmalıdır. Keza Hıristiyan tarafın diyalogdan bir beklentisini de Sayın Profesör Sidney şöyle ifade etmektedir: Eğer İslâm dünyasında Batılıları anlamaya daha hazırlıklı bir ülke varsa, ihtimal ki o Türkiye'dir. Hıristiyanlar için de İslâm dünyasına Türkiye bağlantısıyla entegre olmak daha kolay bir yoldur. Bu beklentileri anlayışla karşılamak gerekir. Bunda bizce matlub olmayan taraflar da elbette olacaktır. Fakat Müslümanlar da kendi görüşlerini konuşarak, ikna etmeye çalışarak anlatacaklardır. Bu zatı okurken diyalogdan, birçok kimsenin nazarında gölgede kalan önemli bir tarafın daha gün ışığına çıktığını görüyoruz. Şöyle diyor sayın Profesör: Batı üniversitelerinde İslâm, ekseriya üniversitelerin siyasal bilgiler veya uluslararası ilişkiler bölümlerinde ele alındı. İslâm'a siyasal yönden, yani oryantalist nazarıyla bakıldı. İlahiyat fakültelerinde İslâm, din olarak okutulmadı. Bence sorun buradan başlıyor. Sidney Griffith, bu röportajda açıkladığı fikirlerinde Fethullah Gülen ile yaptığı görüşmelerin katkısını gizlememiş ve ona yazmış olduğu bir mektupta, "Sizinle konuşmalarımızda kendimi adeta bir kardeş ve bir öğretmen ile beraber gibi hissettim. " diyerek, Hz. İbrahim'in manevî evlatları olarak ibadet havası içinde temasların devamını dilemektedir. Gelelim İslâm adına bu görüşmeleri tehlikeli, hatta küfür sayanlara. İslâm ahlâkının, İslâm'ın verdiği kardeşlik anlayışının asgari icabı şudur: İnsanın, meselâ 20 yönü ile iyi bildiği bir Müslüman, faraza kesin bir yanlış yapsa bile şöyle düşünmesi gerekir: "Böyle bir zattan bu iş beklenmezdi; ama nasıl oldu da bu vartaya düştü? Ne yapsak da onu ikna edip bu tehlikeden kurtarmaya çalışsak?" Yani bir şefkat, bir iç sızlaması ve yardımcı olma niyet ve telaşı beklenir. Böyle bir tutum olursa, yanlış diye nitelendirenlerin, hak ve hakikat namına, İslâm kardeşliği namına hareket ettikleri anlaşılır. Ama böyle değil de, şimdiye kadar dil uzatmak için açık bir noktasını bulamadıkları o zatın nihayet bir açığını yakalamışçasına bu fırsatı değerlendirip insafsızca hücum etmeleri, bu gayretlerinin hasbi olmayıp Allah rızası için yapılmadığını gösterir. Bunlarda korkarım ki, nefsaniyet ve haset ağır basmaktadır. Bunların yanlış yaptıklarının bir delili de şudur: Meseleyi kendi sınırları içinde değerlendirmeyip alâkasız taraflara taşımaktadırlar. Konu, Gülen-Papa görüşmesini yorumlamaktan çıkarılmakta, Fethullah Gülen ve çevresinin yaptıkları bütün faaliyetlere ve bütün düşündüklerine yayılmakta ve bunlar tenkit edilmektedir. Demek ki onların sıkıntıları, bu fırsattan istifade ile, akılları sıra bu hizmet çevresini ve milletimize mal olan eğitim hizmetlerini zor duruma düşürmektir. Ama köpük gider, öz kalır; laf unutulur, eser kalır. Diyalog Görüşmeleri Sürdürülmeli Hasılı: Kur'ân-ı Kerim, Ehl-i Kitap'la görüşme kapısını açmıştır. Tarihî gelişim içinde daha çok Hıristiyan dünyası diyaloga kapalı kalmıştı. Son dönemde Papalığın ve Evrensel Kiliseler Ekümenik Konseyi'nin görüşme çağrılarını Müslümanlar cevapsız bırakmamalıdırlar. Herkesin en kıymetli hazine saydığı dinini bozmaksızın, her iki din mensuplarının ve öncülerinin işbirliği yapacakları çok önemli sahalar mevcuttur. Onun için Fethullah Gülen ile Papa'nın Vatikan buluşması mutlu bir olaydır. Ülkemiz itibariyle, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ve İlahiyat fakültelerinin bu yöndeki çalışmaları sürdürmeleri faydalı olacaktır. Gerçeği bütün yönleriyle ancak Allah bilir. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







