| Abantizm: ''Bir Orada, Bir Burada'' |
|
|
| Dücane Cündioğlu, Yeni Şafak | |
| 20.07.1999 | |
|
Demokratik olmayan ülkelerin toprağı münafık yetiştirmek için gayet münbit olur." II. Abant Toplantısı'nın kapanış oturumunda seslendirilen bu tespit, gerek bu toplantıyı düzenleyenlerin, gerekse bu toplantıya katılanların hem amaçlarını, hem de duygularını en iyi yansıtan ifadelerden biriydi. Çünkü onlar "demokrasi", "daha çok demokrasi" istediklerini belirtiyorlar ve zaten bu nedenle de demokratik ve sivil (!) bir etkinlikte bulunuyorlardı; demokrasinin (daha çok demokrasinin) olmayışının, baskı altındaki grupları münafık(lık) yapmaya ittiğinden, onları -kendileri öyle düşünmedikleri ya da hakikatle alâkası olmadığı halde- siyasî merkezi memnun edecek sözler sarf etmeye sürüklediğinden şikayet ediyorlardı. Yine kendi ifadeleriyle "Türkiye şu anda arzu edilen düzeyde serbestliğe ya da demokratik bir ortama sahip bulunmadığına" göre, II. Abant Toplantısı'nın katılımcılarının ortaklaşa yayımladıkları "bildiri"yi; vicdanı hür, fikri hür iradelerin elinden çıkmış bir metin olarak değerlendirmemiz "bilimsel" bir tutum olur mu? Bu metin, şayet Türkiye'de Abant erkânının istediği düzeyde demokrasi olsaydı, böylesine çekingen bir dille ve siyasî merkezi memnun edecek bir tarzda mı kaleme alınırdı?! "Hoşgörü", esas itibariyle "hor görme" hakkı ve yetkisi olan kimselerden beklenen bir tutumdur. Binaenaleyh hoşgörü talep eden veya baskıların azalmasını isteyen kimselerden, bu taleplerine uygun bir tarzda düşüncelerini ifade etmiş olmalarının; bilhassa din'i, tarih'i, din ve tarih tasavvurlarını siyasî merkezin hoş görebileceği sınırlar içerisinde ve hoş görülecek şekilde dile getirmelerinin beklenmesi kadar tabii bir durum tasavvur edilebilir mi?! Öyle ya, bu yargı -Abant bildirisini dikkate almaksızın ortaya konulsa bile- bilimsel bir tavrın ifadesi değil midir? 1994'de bir sempozyumun "Kur'an Ahkâmı'nın Uygulanabilirliği" başlıklı oturumunda müzakereci sıfatıyla benzeri kanaatler serdetmiş ve bazı itirazlarla karşılaşmıştım. Bunun üzerine Oturum Başkanı olan bir hocamız, -ki "Demokratik olmayan ülkelerin toprağı münafık yetiştirmek için gayet mümbit olur" tespitinde bulunan zâttır- şöyle bir değerlendirme yapmışlardı: -"Hiçbir konuşma yoktur ki orada ben devletin memuru olduğumu, İlahiyat Fakültesi'nde hoca olduğumu, hele şimdi de bir İlahiyat Fakültesi'nde yönetici olduğumu hatırlamamış olayım. Eğer bu resmîlik ise -ki bir anlamda resmîliktir- ben bunu sürekli taşıyorum; yani ben burada konuşurken bu konuşmamın öğrencilerime, kuruma ve Türkiye'ye bugün ne getireceğini hesap ederek konuşuyorum. (...) Bir devletin resmî anlayışı vardır; bu anlayış içerisinde bir din vardır. Biz bugün bu anlayışı eleştiriyoruz, restore etmeye, eksiklerini göstermeye çalışıyoruz. Diyoruz ki: "İslâm dinini böyle tanımlayıp, bir yere oturtup, 'kuzu kuzu burada dur' diyemezsiniz. Çünkü İslâm kendi kendini tanımlıyor." Öte yandan elimizde olan nimetlerin de kadrini bilmemiz gerekir diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum resmîyet dahil yüzde yirmi münafıklıkla götürebiliyorum işi. Ama yüzde sekseni sağlam. Yüzde yirmisini -ne olur olmaz diye- ketmediyorum. (...) Canım, insan hayatı içinde bir iki sene önemli değil. Dolayısıyla biraz anlayış, biraz sabır birtakım şeylerin konuşulabilmesini daha rahat sağlıyor. Bunu hakikaten bir iltifat olsun diye söylemiyorum: Türkiye İslâmî konuların dahî en rahat tartışılabildiği bir ülke olma yolunda çok hızla ilerliyor. (Bilgi Vakfı I. Kur'an Sempozyumu Tebliğler-Müzakereler: 1-3 Nisan 1994, sh. 333-334, Kasım 1994, Ankara) Türkiye Cumhuriyeti'nde dinî inanç ve uygulamaların tartışılabileceği, hatta şiddetle eleştirilebileceği kadar bir demokrasi her zaman olmuştur. ("İlahiyatçıların demokrat olduklarını" söyleyenler de onları sanırım bu nedenle övüyorlar.) Bir "zihnimizde yaşattığımız dünya" var, bir de "fiilen içinde yaşadığımız dünya". Bu iki dünya arasındaki çelişkiyi, "içinde yaşadığımız dünya" lehine çözmeye çalışanlar, bizlere, değil "fiilen yaşamaya", bilakis "zihnimizde yaşatmaya" lâyık bir dünya bile bırakmadıklarının farkında değiller. Baskılardan hepimiz muzdaripiz ve sadece inandıklarımızı değil, inanmadıklarımızı da söyleyemiyoruz. İçinde yaşadığımız dünya, kendisine tahammül edilebilir olmaktan çoktan çıktı. Birileri bizlere düşünebilmemiz ve yaşayabilmemiz için oksijen (!) temin etmeye çalıştıklarını söylüyor ve fakat öte yandan oksijen elde etmek için din ve tarih tasavvurumuzu tanınamayacak bir hâle getiriyor. Abantizm'in en can sıkıcı tarafı, hem İslâmî endişe sahiplerini, hem de siyasî merkezi iknâ etmek zorunda oluşu değil, bu iki yöne de aynı zamanda bakmak zorunda kalışıdır. Orayı ikna etseler burayı edemiyorlar, burayı iknâ etseler orayı iknâ edemiyorlar; bu yüzden bir türlü kendi duruşlarını da tayin edemiyorlar. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








