| Uzlaşma İçin Ortak Dil Arayışı |
|
|
| Mehmet Ocaktan, Yeni Şafak | |
| 13.07.1999 | |
|
Hafta sonunda üç gün boyunca Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın öncülüğünde gerçekleştirilen ll.Abant platformu çerçevesinde, 50'ye yakın katılımcıyla birlikte, "Vahiy-Akıl ilişkileri", "Din-Devlet ilişkileri" ve "Din-Toplum ilişkileri"ni tartıştık. Sadece bir tespit olması bakımından, bu yılki toplantının gerek katılım, gerekse heyecan noktasında geçen yıla oranla biraz daha düşük olduğunu belirtmek gerekiyor. Olaya, bu tür toplantılara genellikle "spor" olsun diye katılanlar açısından baktığımızda, "Fethullah Hoca operasyonu"nun rüzgarının henüz yeni dindiği bir dönemde Abant toplantısının hiç de cazip olmadığını anlamak mümkün. Bütün konjonktürel olumsuzluklara rağmen, Abant toplantısında önemli tartışmalar yapıldı, cesur kararlar alındı. Keşke Türkiye, bu tür tartışma egzersizlerini siyasi aktörler katına da taşıyabilse. Çünkü özellikle siyasetin, böylesine gizli gündemi olmayan uzlaşma arayışlarına şiddetle ihtiyacı var. Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye siyasal ve toplumsal bir kriz yaşıyor. Ve kimse de bu krizden memnun değil. Ancak kriz de devam ediyor. Gerek din-devlet, gerekse din-toplum bağlamında karşılıklı korkular bir türlü aşılamıyor. Devlet, dini ve kültürel talepleri ya "irticai kalkışma", ya da "devleti ele geçirme" olarak değerlendiriyor. Peki ama bu "korku tüneli"nden nasıl çıkacağız? Her iki tarafın da demokratik hukuk devleti ortak paydasında uzlaşması gerekiyor. Bir kere devlet, insanların seslerini duyurmak istemeleri, dini ve kültürel taleplerini "irticai kalkışma" olarak görme paranoyasından kurtulmalıdır. Bununla birlikte, dini ve kültürel taleplerini ortaya koyan bireyler, gruplar ve cemaatler, devletin varolan endişelerini izale açısından, hiçbir "gizli" gündemlerinin olmadığı konusunda muhataplarını ikna etmek durumundadırlar. Yani, devletten dini taleplerde bulunanların, devletin siyasal yapısının naslar tarafından belirlenmeyeceği noktasında devletle uzlaşmaları gerekiyor. Zaten çoğu İslam düşünürü İslam'ın, devletin siyasal yapısının belirlenmesini "beşeri iradeye" bıraktığı noktasında birleşmektedir. Örneğin Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri "İslam'da Siyasal Akıl" adlı eserinde, "İslam dinle ilgili yaptığı düzenlemeler gibi, devlet için de düzenlemeler yapmamıştır. Bu durum Peygamber'in vefatından sonra, Beni Saide Sakife'sinde yapılan sahabenin toplantısında açıkça ortaya çıkmıştır. Kurulu bir devlet olmasaydı Peygamber'in yerine geçecek kişiyi belirlemek için toplanmazlardı. Öte yandan da İslam, yönetimin biçimini ve yöntemini açıklamış olsaydı, Peygamber'in yerine geçecek kişi konusunda farklı görüşler benimsenmezdi, bizzat Hulefa-i Raşidin döneminde halife seçim yöntemleri farklılık göstermezdi. İslam'da yönetim meselesi, içtihada dayalı bir kamu yararı meselesidir" diyor. Eğer bugün geldiğimiz noktada, doğru bakış açıları ortaya koyabilirsek, tarihte dini görünüm taşıyan kimi devletlerin günümüz için örnek olmayacağı gibi, demokratikleşme sürecinin engeli olarak da değerlendirilemeyeceğini rahatlıkla görürüz. Bu bakımdan, çağdaş demokratik hukuk devleti ilkeleriyle Türk toplumunun İslami geleneğe dayalı sosyal, siyasal ve hukuksal yapısının bir senteze kavuşturulması, demokratik ve özgürlükçü bir laiklik sürecinin başarıya ulaşması için de önemli bir adım olacaktır. Abant toplantılarına devletle, bir takım İslami talepler ortaya koyan kesimler arasında gerçekleşmesi beklenen "uzlaşma" için "dil" arayışı egzersizleri olarak bakmakta yarar var. Bu arayış, sonuç bildirisine şu şekilde yansıdı: "Batı devletlerinde bir iki istisna hariç hukuksal dözenlemelerde, anayasalarda dinsel referanslar vardır. Bununla birlikte din-devlet ilişkileri seküler ve laik bir zemine oturmuştur. Ondokuzuncu Yüzyıl Osmanlı toplumunda başlayan ve Atatürk'le birlikte büyük bir atılım yapan çağdaşlaşma çabaları, dinin özüne değil, din olarak kabul edilen geleneğe, tezahürlere ve eskimiş kurumlara karşı tavır aldı. Bu oluşum sürecinde Batı'ya benzer şekilde bazı sıkıntı ve sürtüşmelerin yaşanması doğaldır." Görünen o ki, bir süreç olarak Türkiye de bu sıkıntıları yaşayacak. Ancak bu süreçte önemli olan, halen devletle toplum arasındaki "korku tüneli"nin sürgit hale gelmemesidir. Yoksa gelecek Yüzyıl'da da, bütün toplumsal kesimlerin ve devletin yine koro halinde korkularını tekrarladığı bir Türkiye'de yaşamaya mahkum olabiliriz. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







