| Hizmetin Bedeli |
|
|
| M. Enes Ergene, Zaman | |
| 19.08.2000 | |
|
Türkiye bir haftadır Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında çıkarılan gıyabî tutuklama kararını tartışıyor. Bu, hem Türkiye'nin AB'ye üyeliği süreci içinde bulunması bakımından ve hem de, kararın yöneldiği Fethullah Gülen'in şahsiyeti bakımından tartışmaya değer bir konuydu gerçekten. Türkiye'de normal zamanlarda dahi yargı sistemini ve işleyişini tartışmaya açmak neredeyse mümkün değilken, Türk aydını ve entelektüeli, Gülen'le ilgili kararı yargı süreci devam ederken bile hafta boyunca tartıştı, tartıştı; çünkü son yıllarda hukuk kararlarının ve siyasal erkin giderek 'elitleşmesi'nin tahammül edilir sınırı çoktan aştığını düşünüyordu. Evet, Türk devlet bürokrasisi, öteden beri kendi içine yerleşmiş iki farklı siyasal kültürü ve temayülü barındırır. Biri, hantallaşan bürokrasinin, uluslararası sisteme entegre olmada devletin, milletin ve sivil inisiyatifin önünü tıkadığı ve dolayısıyla bu hantal yapının terk edilmesi gerektiği görüşünde. Bunu açıklıkla; fakat cılız bir şekilde dillendirmektedir. Diğeri ise, Türkiye'yi uluslararası evrensel hukuk normları karşısında sorunlu kılma pahasına siyasal mevki ve statüsünü, adeta tek parti döneminin totaliter formlarına geri dönme hevesi ile kullanmaktadır. Şüphesiz ikinci temayülü benimseyenler oldukça elit bir zümre. Ama bunlar kendilerini, resmî ideolojinin yegane taşıyıcı ve koruyucu özneleri olarak gördüklerinden, sürekli olarak siyasal ve toplumsal mekanizmaları dönüştürecek güç odaklarını tekellerinde tutmaktadırlar. Bu yüzden kamuoyuna yönelik tutum ve davranışları daima sert ve mağrur olmaktadır. Türkiye'de Özal'lı yıllar hariç, 20 yıldır verilen bürokratik, ideolojik ve entelektüel mücadeleler işte bir taraftan tek parti döneminin totaliteryasına duyulan bu nostaljiye, diğer taraftan da, resmî ideolojinin, dünyada küreselleşen değerlere entegre olması gerektiği taleplerine bağlanır. Elbette bu kaba ve genelleyici bakış, Türk siyasî ve toplumsal düşünce pratiğindeki bütün fraksiyonlara ve farklı bakış açılarına karşılık gelmez. Fakat dağdaki çobana kadar uzanan bu resmî ve hantal bürokrasinin de artık kabak tadı verdiği bütün kesimlerce müsellemdir... Türkiye ne kaybettiyse bu vatan ve devlet hamiliğini tekelinde tutan elit zümre yüzünden kaybetti. Her durumda ve şartta tek parti totaliteryasını yeniden ve ısrarla üreterek adeta Özal dönemindeki sivil, demokrat ve toplumsal kazanımları geri alma macerasına girişiyorlar. Sanıyorlar ki bu iletişim çağında sivil inisiyatif ve evrensel insan hakları karşısında yaptıkları hukuk ihlalleri görmezden gelinecek. Hâlâ kuruluş döneminin dört tarafı dış düşmanla muhat olağanüstü şartlarında yaşıyorlar. Bu yüzden de dünyadaki değişim ve dönüşüme inatla direnmeye çalışıyorlar. Oysa Türkiye zaten pek çok uluslararası anlaşmaya imza atmakla hem içe dönük ve hem dış ilişkilere yönelik egemenliğini kısıtlamıştır. Artık bireysel ve kamusal haklara, düşünce, girişim ve hatta toplumsal eylem özgürlüğüne karşı işlenen her hukuk ihlali yalnızca ulusal bir sorun değil, uluslararası kurum ve kuruluşları da ilgilendirmektedir. Türkiye yazık ki, insan hakları açısından sorunlu ilan edilmiştir. Üstelik devletin en tepesindeki resmî yetkili, burada yaşayan her bir vatandaşın yüzünü kızartacak kadar umursamaz bir tavırla, dünyanın en büyük devlet başkanı ve dünya kamuoyu huzurunda 'Türkiye'de insan hakları sorunu vardır' itirafında bulunabilmiştir. Bu ifadeler dünya kamuoyunca nasıl algılanmıştır acaba! Hiç kuşkusuz devlet bürokrasisi içine yerleşmiş o elit zümre bundan gurur bile duymuştur. Zira onlar açısından her bir Türk vatandaşı, yüce devlete beşerî bir kaynak olmaktan öteye bir değer ifade etmiyor. Nasıl olsa nüfus yeterince ve fazlasıyla kalabalık!. İşte Türk aydını ve entelektüelinin tartıştığı şeyler bunlar. Devletin, küçük bir azınlık ve siyasal elit tarafından tüm kamusal ve bireysel alanlara nüfuz eden Leviathan bir aygıta dönüştürülmek istenmesi. Türkiye'nin ufkunu daraltan da bu anlayıştır. Türkiye büyümek ve dışa açılmak zorundadır. Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde hazinesi ve ekonomisi dibe vurduğu, işsizliğin ve fakirliğin giderek arttığı, yolsuzluk ve devlet malının talan edildiği bir ülke görünümünden kurtulmalıdır. Enerjisini bunlarla mücadeleye hasredeceği yerde Türkiye, kendi değerlerini ve çocuklarını yemekle meşgul.1980 öncesinde kaç kuşak kaybetti. On binlerce genç ve dinamik değeri toprağın altına gömdük. O enerjik nesil aslında Türkiye için büyük bir fırsattı. İdeolojilerin tutsağında olmakla birlikte hepsi sivil bir toplum özlemini çekiyorlardı. Şimdi, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin enerjisi tüketilmek isteniyor. Yurtiçinde ve yurtdışında eğitim alanında gösterdiği eşsiz performansla Türkiye'nin gururu olmuştur. Bu okulları gezip gören resmî, bürokrat, politik, işadamı ve entelektüel her kesimden vatan evladı tarafından şevkle alkışlanmıştır. Bunlar birer ilim, irfan ve marifet yuvasıdır. Bu müesseselerin açılmasında büyük emeği ve teşvikleri geçen Fethullah Gülen Hocaefendi elbette çete kurmakla itham edilmeyi hak etmiyor. Bağımsız Türk yargı sistemi bunu bilmektedir. Ancak kendi çocuklarını ve dinamiklerini yemeye alışmış bir elit daima Türk devlet bürokrasisi içinde yerleşik bir hayat sürmeye alışmıştır. Umarız Türkiye'ye hizmetin bedeli bu olmaz! |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







