| Mesele Nedir? |
|
|
| Süleyman Yağız, Takvim | |
| 11.02.2001 | |
|
Esad Coşan'ın defin olayını ele aldığım dünkü yazımda, tarikat, cemaat ve dergah çevresinde kümelenenleri kastederek, "Neresinden bakarsanız bakın, bu insanlar bizim insanlarımızdır. Önemli olan bunları itmek, dışlamak değil, kazanmaktır; laik demokratik sisteme uyumlu hale getirmektir" demiştim. Aslında bu süreç başlatılmıştı. Başlatan da Ecevit olmuştu. Ecevit'in, bazı kesimlerin sert tepkilerine sebep olan Fethullah Gülen'le ilgili sözleri, bu sürece çok büyük katkıda bulunmuştu. Gülen, geçmişi ne olursa olsun, Ecevit'in yaklaşımından sonra laik demokratik sisteme uyum sağlayan mesajlar vermeye başlamıştı. Örneğin, "İslam'ın en özgür yaşandığı Müslüman ülke Türkiye'dir" demişti. Yine örneğin, "Her caminin yanına bir de cemevi yapılsın" demişti. Yine örneğin, türban eylemlerinin en yoğun olduğu bir dönemde, türbanın tâli bir mesele olduğunu belirterek, genç kızlara, "Okulunuzla başörtünüz arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsanız okulunuzu, yani bilimi tercih edin" diye çağdı bulunmuştu. Bunları, bir Sünni cemaat önderinin söylemesi büyük bir aşamanın işareti sayılmalıydı. Fakat din, mezhep, tarikat ve dergah konusunun Türkiye'nin bir gerçeği olduğunu bilmeyenler, bu aşamanın önünde set oluşturdular. Gülen'in eski kasetlerini ekranlara getirerek, bunu sekteye uğrattılar. (Gülen konusu mahkemelik... Amacım, kuşkusuz ki, yargıyı etkilemek değil. Ama bir toplumsal gerçeği vurgulamak zorundayım.) Esad Coşan'ın defin olayı nedeniyle yapılan tarikat-cemaat-dergah düşmanlığı da bana göre yeni ir yanlışa yol açmıştır. Oysa, tarikat-cemaat-dergah ekseninde kümelenen milyonlarca insanımız var. Sabah Gazetesi yazarlarından Ali Bayramoğlu'nun belirttiği gibi, bu insanlarımızın sadece seçmen sayısı açısından oranı yüzde 25 civarındadır. Türkiye, elbette ki, ulu önder Atatürk'ün vurguladığı gibi; şeyhler, müritler ve meczuplar ülkesi olmayacaktır. Bu nihai bir hedeftir. Bu hedefe giden yolda verilecek mücadelede akılcı olunması gerekmektedir. Bunu yaparken, bu bilince henüz erişmemiş insanlarımızı asacak kesecek halimiz yok. Tam tersine, onları da kazanmak zorundayız. Zaten bu kesimler de -yukarıdaki örneğini verdiğim Gülen olayında görüldüğü gibi-, laiklik ekseninde yamanın kendileri açısından daha doğru olacağı düşünmesine yaklaşma sürecine girmişlerdi. Ali Bayramoğlu da dünkü yazısında, "bu sürecin ucunda laik ilke talebinin göründüğünü" ancak, "bu sürecin durdurulduğunu" vurguluyor. İşte, -laik demokratik cumhuriyet açısından- asıl tehlikeli olan budur. Onun içindir ki, durdurulan bu süreç yeniden başlatılmalıdır. Meseleye, "kahrolsun şeriat" gibi, "kahrolsun yobazlar" gibi itici ve rencide edici sloganlarla yaklaşırsak bir sonuç alamayız. Hizbullah ve İBDA-C gibi dinci terör örgütlerinin yandaşlarıyla her tarikat-cemaat-dergah mensubunu aynı kefeye koyamayız. Şunu biliyorum: Cami imamı ve müezzinleri arasında dahi dinci terör örgütlerine kayanlar bulunmaktadır. Şunu da biliyorum: Bunların bir kısmı zorlanarak, bir kısmı da inanarak terör örgütlerine buluşmaktadır. Devletin görevi, bunları bulup ortaya çıkarmaktır. Her dindarı potansiyel tehlike göre yanlışına son vermektir. Aksi halde, bir 70 yıl daha içi doldurulmayan sloganların etkisinde patinaj yapıp dururuz. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







