| Din, Devlet ve Demokrasi |
|
|
| Hüseyin Gülerce, Zaman | |
| 28.02.2002 | |
|
New Jersey– Amerika (New York), Türkiye'den direkt uçuşla 11 saat. Dönüş daha kısa, 9 saat. Böyle uzun yolculuklarda en iyi arkadaş kitaplar. Yanıma Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları'nın son kitabı Dünyada Din–Devlet İlişkileri'ni almıştım. 15–17 Ekim 1999 tarihinde İstanbul'da düzenlenen sempozyumda sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi, gerçekten çok faydalı olmuş. Din–devlet ilişkileri ve bu ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturması için demokrasinin nasıl bir rol oynaması gerektiği, özelikle İslam coğrafyası açısından büyük önem taşıyor. Tabii burada "Nasıl bir demokrasi?" sorusu, zihinleri asıl meşgul eden soru oluyor. Demokrasi, temelde baskılara karşı bir tepkinin, hürriyetlere ve insanca yaşamaya duyulan özlemin adıdır. Ancak 11 Eylül terör saldırılarının ardından ABD'nin "güvenliği" öne çıkaran yaklaşımı da gösteriyor ki, demokrasi yeniden ele alınmalıdır. Ve hazır buna niyetlenirken, bu ele alışı geniş tutmalı ve insanın ihtiyaçlarına çok yönlü cevap verebilecek bir demokrasinin inşası hedeflenmelidir. Bugün demokrasinin ayakları tam mânâsıyla yere basmamaktadır. En önemlisi de demokrasi, insanın manevî ihtiyaçlarını da göz önüne alıp onlara da cevap vermelidir. İnanan insanlar, dünyaları kadar ahiretlerini de, hatta daha fazla önemsiyorlar. Dünya hayatımız teminat altına alınırken, ahiret hayatımızı karartmayacak bir demokrasi anlayışı; toplumsal gerilimlere, adaletsiz gelir dağılımlarına, açlığa, işsizliğe insanî arayışlar getirirken, insan olmanın erdemi şefkat, merhamet ve gözyaşı da demokrasiyi erdemli kılacaktır. Bu yeni yaklaşım, devletin empoze ettiği sekülerizme dinî hayatın feda edilmesini de önleyecektir. Dinî hayat, demokrasinin üvey evladı olmaktan çıkacaktır. Şüphesiz bu gerçekleşirken, siyasî meselelerin dinî kisveye bürünmesine de izin verilmeyecektir. İslam coğrafyasına bir model olması düşünülen Türkiye'ye, bu yeni demokrasi ufkunun anlattığı nedir? Ben, iki konuyu önemli buluyorum. Birincisi, insanımızın önü açılmalıdır. Muhterem Fethullah Gülen'den dinlemiştim: "Kartalı, hür ve serbest göklerde pervaz ederken, tabiatın bağrından alıp da demir kafesin içine koyarsanız, onun kabiliyetlerini öldürmüş olursunuz. İnsanın önü açılmalı, kabiliyetlerinin inkişafı adına serbest bırakılmalıdır. İnsan hür ve serbest olduğu müddetçe inkişaf eder." Ters fikirlere, aykırı seslere de yer olmalıdır. Hatta ters fikirler, "vatana bağlılık" sorgulamalarına gerekçe yapılmamalıdır. Sanal demokrasi, gerçek demokrasinin en büyük engeli ve düşmanıdır. İkinci önemsediğim konu, demokrasinin evrenselliğinin öneminin farkında olarak, kendi değerlerimizi ifade adına hiçbir zaman aşağılık duygusuna kapılmamaktır. Kimse globalleşme ile sınırların kalktığını sanmasın. Belki de görünmez hale gelen sınırlar daha da etkili kılınmak isteniyor. Yakın bir gelecekte de göreceğiz ki, dinî ve kültürel sahiplenmeler daha da güçlenecek ve yayılacaktır. Onun için milletçe kendimizi salmamalı, gaflet çukuruna düşmemeliyiz. Başka düşüncelerin ipoteği altında kalarak kendi değerlerimize yüz çevirmemeliyiz. 'Şu ne der, bu ne der' deyip ipin ucunu kaçırmamalı, kendi değerlerimizden feragat etmemeliyiz. Demokrasi insanımızı yozlaştırmamalı, bizim millî karakterimizi de korumalıdır. 'Batı'nın modernleşme rüzgarına yelken açacağız' diye, bizi biz yapan değerlerin erozyonuna seyirci kalamayız. 'Onlara yaranacağız' diye durmadan taviz vermenin kabul edilebilir bir tarafı da yok zaten. Bizim, insanî değerler, insan haklarına ve inançlara saygı adına elli tur attığımız kulvarda, Batılı daha ilk turunu tamamlamaya çalışıyor. Demokrasiyi hem dünyada, hem de ülkemizde öyle sağlam bir insanlık zeminine oturtmalı ve öyle sağlam müesseseler kurmalıyız ki, "iki cihan saadeti" dilekleri hayat bulsun... |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







