| Bir Seçim Yetmez... |
|
|
| Hüseyin Gülerce, Zaman | |
| 11.07.2002 | |
|
Yarın başlayacak 5. Abant Toplantısı'nda ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal yönleriyle küreselleşmeyi tartışacağız. Ben de bu yazıda küreselleşme, egemenlik, milli devlet ve birbirine bağımlılık konularını işleyecektim. Ne var ki, ülke siyasetinin kendine özgü "yerel" bünyesi, buna fırsat vermedi. Oyun içinde oyun oynanırken Bahçeli ve Ecevit, karşı hamlelerle durgun siyaset havuzunu dalgalandırıverdiler. Özkan'ın istifaya zorlanmasının ardından, DSP'de artçıları hâlâ devam eden bir deprem yaşanıyor ve Türkiye kelimenin tam anlamıyla paldır küldür bir erken seçime doğru yuvarlanıyor. Seçim tarihinden tutun da, İsmail Cem ile Kemal Derviş'in ne yapacağına kadar şimdi bir yığın soru, cevap bekliyor. Aralıktaki Kopenhag zirvesi, daha doğrusu AB üyelik süreci yeni şekillenmelerde ne kadar etkili olacak? Seçim kanunlarında ve siyasî partiler yasalarında değişikliğe gidilecek mi? Gidilecekse bu değişiklikler yapılacak erken seçimde geçerli olacak mı? Parti ittifaklarına geçit verilecek mi? Yeni kurulan partiler bu baskın erken seçime kendilerini hazırlayabilecekler mi? Ben bütün bu soruların çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Sebebi şu: Zihniyetler, ufuklar, siyasetten beklentiler, insanlar, sistem değişmedikçe bir erken seçim neyi değiştirecek? Aynı sahne, aynı aktörler, aynı suflörler, aynı yönetmenlerle eski hamam eski tas gerçeği devam edecek. Gerçekten sormalıyız, Türkiye kaç seçimde düze çıkar? Kendimize gelmemiz, bir refah ve huzur ülkesi olmamız, ileri demokrasiye kavuşmamız sahi kaç seçim sonra olur? Bize kaç seçim gerekli? Geçenlerde İstanbul–Ankara otobanından Karabük için çıkış yaparken gişedeki görevli –demek, durdukça canı sıkılıyor– bilet parasını alırken bir yandan da sordu: "Abi, ne zaman düzelir bu Türkiye?" Ben de hiç düşünmeden "20 yıl sonra.." dedim. "Abi, kim bekleyecek 20 yıl?" dedi. Dayanamadım, espriyi patlattım: "İşine gelirse..." Çünkü 4–5 seçimden önce düzelmez Türkiye. O da kendiliğinden olmayacak zaten. Bu krizler, bu sıkıntılar, bu çaresizlik psikolojisi, önce bu ülke için bir şeyler yapmak isteyen insanlarda bir metafizik gerilim doğuracak. Sancı çeken insanlar birer diriliş ve denge insanı haline gelmeye başlayacaklar. Negatif enerjiler, sinelerde sevgilerle yakılıp pozitif enerjilere çevrilecek. Şu olan bitenlerden duyduğumuz rahatsızlıklar, önüne gelene kızma, öfkelenme, bağırıp çağırmalar, böylece azmimizi ve dolayısıyla kendimizi tüketmeler, problemleri tüketme şevk ve heyecanına dönecek. Aslolan milletimizin ihyâsıdır. Bu ihyâ adına milletimizin her ferdinin bir niyeti, gayreti, azmi olmalıdır. Türk milletinin ihyâsı, millî ruhu ve millî düşünceyi korumakla olur. Tekrar kendi özümüze dönmekle olur. Baykuşları dinlemeyin, muhterem Fethullah Gülen ne güzel ifade ediyor: "Türk milletinin şuuraltı kredisi çok zengindir. Bu millet, dokuz asır İslâm dünyasının hâmisi olma gibi bir misyon eda etmiş ve bütün milletlerin şuuraltında öyle yer almıştır. Evet, bir gün bu millet silkinir, son metamorfozunu yaşarsa, kendisi ve özü neyse ona göre şekillenirse ve ona göre inkişaf ederse, göklerde uçmak bir daha hakkıysa şayet, bir tırtıl gibi ağaçların kabuklarında gezme yerine kelebek olup uçarsa, işte o zaman diğer milletler iyilikte ve marufta milletimizin arkasına düşeceklerdir. Dolayısıyla bu milletin dirilmesi, sadece bir milletin değil, aynı zamanda İslâm dünyasının dirilmesi ve sonra bütün dünyanın dengelenmesi olacaktır..." Kısır siyasî çekişmelere takılmayın. "Erken seçimde ne olur?"a kilitlenmeyin. Geniş ufuklara bakın, büyük düşünün. Bu iş bir takım işidir. Biz milletçe imece usûlünü ortaya koyalım. Bir mübarek el yeniden başlarımızın üzerinde gezinecektir. Diriliş ve denge için kanatlanmış ruhlar, siyaset esnafının küçük hesaplarından etkilenmeyecektir. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







