|
1941-1959 Hayat Kronolojisi |
|
|
|
fgulen.com
|
|
10.06.2006 |
| Tarih |
Açıklama |
| 1941 |
Doğum Yılı
Fethullah Gülen, resmî nüfus kaydına göre 27 Nisan 1941'de, Erzurum ili,
Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya geldi. |
| 1945 |
Kur'an Öğrenmeye Başladı
Annesinden 4 yaşında Kur'an öğrenmeye başladı ve kısa zamanda Kur'an'ı hatmetti.
'Benim ilk Kur'an hocam validemdir. Kendi anlattığına
göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi
söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler.
Birisi de bana 'Senin düğünün oluyor' dedi. Utandım, ağladım.' |
| 1946 |
İlkokula Başladı
'O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Şu anda da mevcut
olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri
çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı.
O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder gülerdim. Bana halleri
çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula
gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula
gittim.' |
| 1949 |
İlkokul Günleri ve Yarıda Kalan Eğitim
Babasının 1949 yılında Alvar Köyü'ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması
nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı.
'İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım.
Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir
daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni
görmüş ve 'Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim' demişti. Fakat onun bu jesti
de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan
imtihanla bitirdim.' |
| 1951 |
Hafızlık Çalışmaları
Babası Ramiz Hocaefendi'den Arapça dersler aldı ve hafızlığını tamamladı.
'Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim
ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarım cüz
kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış
hıfzımı tamamladım.' (Küçük Dünyam)
'Ben şahsen hafızım ve hayatımda iki defe hafızlık yapanlardanım. Bir, on
küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde
duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980'lerde tekrar dört ayda
hafız oldum. Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta
yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü
veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, mânâya
âşina olarak ondaki ilâhi maksatlar takip edilebilsin ve biraz da –daha
önce de bahsettiğim gibi- konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun.
(Prizma-4, Kasım 2003)' |
| 1952 |
Hasankale Günleri
Hasankale'de bulunan Hacı Sıtkı Efendi'den tecvit dersleri aldı. Ve dört
yaşında başladığı Kur'an'ı 1951 yılında 10 yaşındayken hıfzederek hafızlığını
tamamladı.
'İlk defa o yaz, okumam için ev ve tarla işlerinden
muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıtkı Efendi diye bilinen
bir zatın yanına talim ve tecvit okumak üzere götürüp teslim etmişti. Ancak
Hasankale'de kalacak yerim olmadığı için her gün Alvar'dan gidip gelmem
gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım ve her gün 7-8 kilometrelik yolu
yaya olarak gidip gelme zorundaydım.' |
| 1954 |
Sadi Efendi'den Arapça Dersler Almaya
Başladı
Fethullah Gülen, Erzurum'daki Kurşunlu Camii medresesinde Alvar İmamı'nın
(Muhammed Lütfi Hazretleri) torunu Sâdi Efendi'den ders okumaya başladı.
İki buçuk ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okudu. İzhar'ı
bitirdi. Kâfiye okumasına lüzum görülmedi ve Molla Câmi'ye başladı.
'Alvar İmamı babama 'Bunu mutlaka okutalım' demiş.
Ve beni Alvar İmamı'nın torunu, yaşça benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin
yanına verdiler.
Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi.
Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde Emsile, Binâ ve Merah'ı metin ezberleyerek
okudum. Daha sonra İzhar'ı bitirdim. Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden
bir sene önce gelmiş talebelerle Molla Cami'ye başlattı.'
10 Ocak 1954'te Büyükanne ve Dedesi Vefat Etti
1954 yılının başında babaannesi Munise hanım ve dedesi Şamil ağa birer saat
arayla vefat etti.
Mûnise Hanım kocası Şâmil Ağa'dan bir saat kadar önce vefat etmiştir. Uzun
müddet hasta yatar. Vefatından beş-on dakika önce gelini Râfiâ Hanım'ın
yardımıyla abdest alır. İkindi namazını eda eder. Sonra da kocasını kastederek:
'İkimiz de dünyadan nasibimizi tam almamışız. Bu gece cenazelerimiz evde
kalacak' der. Ve dudaklarından kopan son feryat 'Allah' kelimesi olur. Şâmil
Ağa diğer odadadır ve sapa sağlamdır. Hiçbir şikayeti de yoktur. Evdekiler
Munise Hanım'ın cenazesiyle meşgul olurken, odadan bir feryât daha kopar.
Torunlarından biri 'Dedem öldü' diye ağlamaktadır. Her iki cenaze o akşam
evde kalır. Ancak ertesi gün defnedilirler. Kabirleri Korucuk Köyündeki
mezarlıkta bulunmaktadır.
Fethullah Gülen babaannesi ve dedesinin ölüm hadisesini şöyle anlatıyor:
'Beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde
Merah okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları
ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve
ninem vefat etmişti. Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan
sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiştim..
Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak
nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir
saat arayla vefat etmişti. Ben bu ıstıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl
tahammül edecektim!. (Küçük Dünyam)' |
| 1955 |
Erzurum'daki Talebelik Günleri
Kurşunlu Camii Medresesindeki Sadi Efendi'nin yanından ayrıldı ve Kemhan
Camii yanındaki medresede 6 ay kadar okudu. Oradan da ayrıldı ve Taşmescid'e
gitti. Metruk haldeki Ahmediye Camii'nde kendi imkanlarıyla bir oda hazırlayarak
Zinnur adında bir arkadaşıyla oraya yerleştiler. Burada Osman Bektaş Hoca'dan
ders almaya başladı.Edirne'ye gidinceye kadar hep burada kaldı.
'Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu
neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. ' Sadi Efendi'nin
yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya
olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede beş-altı arkadaş kalıyorduk.
Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı.
Sadi Efendinin yanından ayrılınca Osman Bektaş Hocanın yanına gittim. Osman
Hoca fıkıhta hakikaten üstattı. Zaten müftülüğe bir müstefti (fetva sormak
isteyen) gelirse, o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve
Osman Hoca'yı müftülüğe çağırırdı. Meşguliyeti fazla olan bir insandı. İmkanları
da iyiydi.Osman Hoca beni izhardan başlattı. Bir iki ders okuduktan sonra
'Molla Fethullah! Seni bu derslerle meşgul etmeyelim. Sen de Cami oku' dedi.'
İlk Vaazını 14 Yaşında Verdi
Fethullah Gülen Kur'an ve Arapça tahsilini küçüklüğünden beri ara vermeden
devam ettirmiş 12 yaşında hafız olmuştu. 1955 yılında henüz 14 yaşında ve
Erzurum'daki medreselerde talebe iken Korucuk ve Alvar köylerinde vaazlar
vermeye başladı. Bu konudaki ilk tecrübeleri önce kendi hatıratından sonra
da Nazlı Ilıcak'ın kaleminden aktaralım.
'14-15 yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi
sebebiyle Ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim. Enver isminde çok akıllı,
mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı. Sokakta yürürken amcam
arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu.
Bir gün 'Amca, dedim, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!'
deyince bana, 'Oğlum, dedi, 'Ziyareti hürmetli eden sahibidir. Ben bu saygıyı
duymazsam halk seni kabullenmez ki!'
Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen va'z u nasihat
etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı. Ben
de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat
etmeye çalıştım.' (Kırık Testi)
'Bayramlarda, mübarek gecelerde, cuma günlerinde kürsünün karşısına geçip
vaaz eden insanları, ve tabii babası Ramiz Efendi'yi büyük bir hayranlık
ve can kulağıyla dinledi. Camiden çıktığında ne konuşulduğunu unutmadı.
Annesi sorduğunda dinlediklerini kelimesi kelimesine ona anlattı. Yine bir
Ramazan akşamıydı. Annesinin pişirdiği iftar yemeğini acele ile yedi ve
hemen camie gitti. Biraz sonra babası gelecek ve Alvarlı'lara hitap edecekti.
Fethullah, sanki babası sadece kendisine konuşacakmış gibi bütün ruhu ile
onu dinlemeye hazırlanıyordu.
Henüz 14 yaşındaydı. Alvar İmamı'nın tavassutuyla Erzurum'da tahsiline devam
ediyor, Arapça'yı yeni yeni öğreniyordu. Alvar Köyü eşrafından Kâzım Efendi
de o gün camiye ilk gelenlerden biriydi. Tuhaf bir hâli vardı. Fethullah'a
insanı şaşırtan bir şekilde bakıyordu. Biraz sonra cami dolmaya başladı.
Kâzım Efendi, birden ayağa kalktı. Elinde bir sarık vardı. Babasının vaaza
başlamasını bekleyen Fethullah'a doğru yürüdü. Fethullah hayretle Kazım
Efendi'ye baktı. Kâzım Efendi, elindeki sarığı Fethullah'ın başına yerleştirdi.
O'nu kolundan tutarak kürsüye davet etti... Fethullah donup kaldı. Babasının
da içlerinde bulunduğu, doğumunu, bebekliğini, emeklemesini, yürümesini
bilen, dini bütün bir cemaate karşı nasıl konuşacaktı? Kâzım Efendi, bu
sorularla ve Fethullah'ın heyecanıyla ilgilenmiyordu. Onun kolunu tuttu,
sürüklercesine götürdü ve kucaklayıp kürsüye oturttu. Bu öyle bir emr-i
vaki idi ki, Fethullah itiraz edemediği gibi, bu olay onun bütün vaazlarının
başlangıcı ve kader çizgisi oldu. Babası ile göz göze geldi. Ramiz Efendi
de hayret içindeydi. Heyecanını belli etmemeye çalışarak Fethullah'ın konuşmasını
bekledi. Fethullah, ilk önce sıkıntı duydu. Hemen ardından açıldı ve mükemmel
bir vaaz verdi. Cemaat 14 yaşındaki bu çocuğun vaazıyla coştu. Bazı kişiler
neredeyse kendinden geçecek hâle geldiler.
Fethullah Gülen, bundan sonraki günlerde, talebeliği boyunca, her fırsatı
değerlendirdi; Alvar'da olsun, köyü Korucuk'ta olsun vaazlar verdi. Erzurum
dışında... Alvar'daki ilk vaazından sonra hayatı yeni bir yöne doğru gitmeye
başladı. Ertesi sene Ramazan ayında babasının ısrarı ile Erzurum dışına
çıkmaya karar verdi. Ramazan boyunca Amasya, Tokat ve Sivas taraflarını
dolaştı. Vaazlar etti. Bazı müftüler Fethullah Gülen'e ilgi gösterip vaaz
etmesine imkan tanırken bazıları da yaşının çok küçük olduğunu ileri sürerek
bu sevdadan vazgeçmesini tavsiye etti. Fethullah kararlıydı. O bildiği yolda
yürüyecekti. Sivas'tan sonra Erzincan'a da uğrayarak Erzurum'a döndü. Taşraya
bu ilk çıkışı ondaki belli istidatların gelişmesine sebep oldu. Verdiği
vaazlardan sonra o çevrelerin okumuş, aydın insanlarıyla özel sohbetler
yaptı. Bu sohbetler ona, Korucuk, Alvar ve Erzurum gibi daima tanıdık muhitlerde,
birbiriyle hemen hemen aynı bilgilere sahip, aynı ruh halini taşıyan insanların
dışında, farklı bilgi ve düşünüşlere sahip insanlar olduğunu öğretiyordu.
Bir sohbet esnasında sözü dinlenir birisi, Mehmet Akif Ersoy'un Safahat'ını
okumasını tavsiye etti. Gülen, Erzurum'a dönüşte Safahat'ın yarısını ezberledi.
(Akşam;Nazlı Ilıcak;20 Mart 1998)
Vaaz Vermesine İlk Kez Kâzım Efendi Teşvik Etti
'Kâzım Efendi, Alvar İmamı'na bağlı saçlı, sakallı,
o devirde hacca gitmiş 3-4 adam varsa onlardan birisiydi.
Hocaların meclislerinde hep bulunmuş. Belki eski kültürüyle kitap da okumuş
ama çok fazla bir şey bildiği konusunda bilgim yok. Oğulları vardı. Onları
da öyle mazbut yetiştirmiş o dönemde. Başlarına Halk Partisi döneminde sarık
sararlardı. 2 oğlu da gençti, başlarına sarık sararlardı. Atkıları, kaşkolları
sararlardı.
Vaaza çıkarmadan önce ona göre 'ben seni vaaza çıkaracağım' demedi. Babamla
birşey konuştular mı onu da bilemiyorum. Yoksa babam mı teklif etti? Bilemiyorum
tabii hilafı vaki bir şey olur.
İlk vaazım oldu benim. Belki benim kendi gayretlerim, çalışmalarımla. Arapçaya
çalışmaya başladığım andan itibaren Dürretü'l-Vaizin gibi kitaplara falan
da bakıyorduk. Babamın kitapları arasında vardır, her kelimeyi lügata baka
baka yazmışımdır kitabın kenarlarına. Öyle bir mümaresem de vardı.
Bacağım yetişmezdi kürsüye. Yani ilk okumaya gittiğim seneydi. O zat mazbuttu
ahlâken. Daha sonraki dönemde şu tarafını da gördüm onun: Babam öyle çok
ince insan olmasına rağmen bana hatim okutmuştu evlerde. Yüzünden Kur'an-ı
Kerim okuyordum. Daha sonra O, Erzurum'dan ayrıldıktan sonra hatimlerden
aldığım paralar bende hep hicran oldu. Döner dönmez böyle Cenab-ı Hakk'ın
bahşettiği bir imkânla ben tesbit edebildiğim kadarla ilk o hatim okuduğum
kimselerden aldığım paraları bilmem ki hangi ölçüler içinde zarflara koydum
iade ettim. Bunları da kardeşim Hasbi ile gönderdim. Camiden bildiklerimi
zarfta kağıda yazmıştım. Hasbi oraya (Erzurum) gidince bilmediklerinden
dolayı mı ne ilan ediyor meseleyi ve 'bu zarfları alın, abim gönderdi. Bu
işten para almanın caiz olmadığı kanaati var onda' diyor.
Bu iş askerliğim esnasında olabilir. İtiraz ediyorlar. 'Buraya çok büyük
adamlar geldi, gitti. Bu icadı O mu çıkarıyor.' diyorlar. İşte o Kâzım Ağa
yine oradan kalkıyor, daha hayatta 'Vallahi, işte o tam kendine yakışanı
yaptı. Böyle yapılır bu iş zaten' diyor. Ve halk itiraz etmiyor artık. (Kendi
Hatıralarından) |
| 12.03.1956 |
Manevi Hocası Alvarlı Efe Hazretleri
(d. 1868) Vefat Etti
Muhammed Lutfi Efendi (Alvar İmamı) vefat etti.
'Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar
İmamı'nın vefatıdır. O gün ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre
kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum.
Birden hafiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu.
Kulağımı uğuldatan bu çığlık 'Efe öldü' diye bağırıyordu. Hemen yerimden
fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça,
acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü.
Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata
gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi,
peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim
diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı
yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma
seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve
istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı,
tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü
ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.' |
| 1957 |
Risale-i Nurları Tanıdı ve Değişik Yerlere
Vaaza Gitti
Erzurum'da talebelik yıllarında Bediüzzaman'ın yanından gelen Muzaffer Arslan'ın
sohbetlerine katılması üzerine risaleleri tanır ve bir daha da sohbetlere
katılmaktan geri kalmaz. Ramazan vesilesiyle Amasya, Tokat ve Sivas taraflarını
dolaşarak vaazlar verdi ve sohbetler yaptı.
'Kırkıncı Hoca, bana, Selahattin ve Hatem'e Bediüzzaman
Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim'
dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş
bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazip ve orijinal bir
hadiseydi.
Mehmet Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha
genişçeydi. İlk gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan
isimlerden bazıları, Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir.
Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi.
Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a 'şark'ı bir dolaş gel' demiş o
da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da
kaldı. İlk gece Hücumat-ı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders
yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki tevillere itiraz ettiler
ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa
Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana
çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım
insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.
Muzaffer Arslan'ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona
göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu. Ayrıca
ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü.
Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı.
Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan
Erzurum'a bir mektup geldi. 'Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu
kime dikte ettirmişti?' hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı.
Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini
duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda
o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu
da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk
etmedim.' |
| 1959 |
Erzurum'dan Edirne'ye Gitti
Erzurum'dan ayrılarak Edirne'ye gitti. Edirne'de Hüseyin Top hocanın yardımıyla
çevre edindi. Girdiği imtihanları kazandı, ancak askerliğini henüz yapmadığı
için 6 Ağustos 1959'da resmen Üçşerefeli Cami ikinci imamlığına tayin edildi.
İki buçuk sene Üçşerefeli Cami'nin bir penceresinde kaldı.
'Babam mutlaka Erzurum'dan dışarı çıkmamı istiyordu.
Buna her defasında annem karşı çıktı. Fakat sonunda babamın dediği oldu.
Annemin de muvafakatını alarak Edirne'ye gitmeme karar verildi. Edirne'de
Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem
uygun görülmüştü. 18 yaşını aşmıştım. 'Seyahat Ya Resülallah!' dedik ve
Edirne'ye doğru yola çıktık. Edirne'ye giderken, yol güzergahında bazı yerlere
uğrayarak gittim. Hüseyin Top Hoca beni İbrahim Efendi'ye (Edirne Müftü
Vekili) götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini
söyledi. Ben kabul ettim. Şimdi hatırlayamayacağım bir kitabı rasgele açıp
elime verdi ve 'Oku' dedi. Bu bir fıkıh kitabıydı. Çıkan yeri okuyup mana
verdim. İbrahim Efendi dışarı çıkmamı söyledi. Biraz sonra Hüseyin Efendi
dışarı çıkıp yanıma geldi. Yüzündeki sevinç ifadesinden işin müspet gittiğini
anladım. Hüseyin Efendi de içeride konuştuklarından bahsetti. İbrahim Efendi'nin
'Genç ama kendini iyi yetiştirmiş' sözü benden çok Hüseyin Efendi'yi sevindirmişti.
Bir iki ay kadar Akmescit'te namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada
Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara'ya
gittim. 15 gün kadar Ankara'da kalıp tekrar Edirne'ye döndüm. İmtihan neticeleri
daha sonra belli olacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğüne Ankara'dan bir
telefon gelmiş. Arayan Mustafa Zeren'dir. 'Yeğenimin gözlerinden öperim,
imtihanı kazandı' diye bir mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş.
Çarşı pazar beni aramaya başlamış. Nihayet beni buldu, caddenin ortasında
müjde verdi, boynuma sarıldı; 'İmtihanı kazandın' dedi. Bir dilekçe yazdım
ve Edirne Müftülüğüne talip oldum. Diyanet'ten gelen cevap olumsuz oldu.
'Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz' diyorlardı.
Müftülük, münhal bulunan yerler için bir imtihan düzenledi. Bu imtihanda
birinci oldum. Hakkım, Üçşerefeli Cami'e imam olmaktı. Ancak İbrahim Efendi'nin
kayırdığı bir başkası vardı. 'Senin puanın fazla; o da askerliğini yapmış.
Onun için sizi müsavi kabul edip kur'a çekeceğiz' dedi. Kur'a çekildi ve
hak yerini buldu. Üçşerefeli Cami'e ikinci imam olarak tayin edildim. Bu
benim memurluğa ilk başladığım (6 Ağustos 1959) tarihtir. Maaşın 200 lira,
dediler, 30 lirasını kesip elime 170 lira verdiler.'
'Ruhani Reislik' Yaptı
Edirne'de bulunduğu sıralarda mahkemeden çağrılarak iki idamlık için 'ruhani
reislik' yapması istendi. Bu arada evlilik teklifleri de geliyordu kendisine.
Ancak o kabul etmedi.
'Edirne'ye ait unutamadığım hatıralardan biri de iki
idamda ruhanî reislik yapmış olmamdır.
Bunlardan ilki 1959 senesinde oldu. Benim Edirne'de ilk senemdi. Üçşerefeli
Cami'de imamlık yapıyordum. Bir gün biri geldi ve 'Gani Bey seni istiyor'
dedi. Gani bey hâkimdi. Ben kendisine bazı kitaplar vermiştim. İlk önce
endişe ettim. Ve yanına bu endişe ile gittim. Bana: 'Bir idamlık var. Seni
Ruhani Reis olarak bulundurmaya karar verdik.' dedi. Esasen hassas bir insanım.
Böyle bir teklife 'Evet' demem mümkün değil. Ancak daha önceki endişem çıkmayınca
ben gayri ihtiyarî olumlu cevap verdim. Beni tanıyıp itimat ettikleri için
çağırdıklarını söylediler.
Eskiden idamlar millete ibret olsun diye açıkta yapılırdı. İhtilalden sonra
açıkta idamı kaldırdılar. Gece beni gelip aldılar. Arabaya binip hapishaneye
gittik. İdamlığın adı Rasim Dik'di. Hücreye girdik. Elleri bağlıydı. Herhalde
saldırmasın diye bağlamışlar.
Artık meşhur olduğumdan ikinci idama yine beni çağırdılar. O zaman dışarıda
asmak yasaklanmıştı.İkinci idamlığın adı Mehmed'di. Mehmed çok temiz çehreli
bir gençti. Katil olacağına ihtimal vermiyorum. Bizi görür görmez ayaklarının
bağı çözüldü. Felç olmuştu. Bir kanepeye oturduk. Anlatmaya başladım: 'Mehmed,
işte durum bu. Meclis tasdik etmiş. Bundan sonra başka çare yok. Allah'a
giden bir yoldasın ve başka yollar da kapalı..'Abdest almak ister misin?
diye sordum. İsterim dedi. Ayaklarına gelince takati kesildi., Bugünkü gibi
hatırımda. Ve bunları ben vicdanımda yaşadım. Yıkayamadı ayaklarını... Amentü'yü
okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler
aklından siliniyordu. Arada da 'Beni bir daha adlî tıpa verseniz' diyordu.
Halbuki adlî tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. İşte
orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o
değil de bendim. Aradan seneler geçmesine rağmen hatırladıkça bu hicranı
yaşarım. Mehmed'e çok acımıştım. Bir çoban öldürmüş dediler ve onun boynuna
da böyle bir yafta astılar..' |
|
|
Son Güncelleme ( 17.06.2008 )
|
|
Multimedya
Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu Seyredin
Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları Seyredin
Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog Seyredin
Güneydoğu'da Cereyan Eden Hadiseler Seyredin
Kendi durumunu hakikî mü'minlerin halleriyle kıyaslamak suretiyle kimse ye'se düşmemeli fakat dûnhimmetlik de yapmamalıdır. Dûnhimmet olma, Allah'a karşı ayıp, nimetlerine karşı da saygısızlık sayılır.
|