| Tavırlarla İçtihad ve Tecdid: Gülen ve Gülen Hareketi |
|
|
| İhsan Yılmaz | |
| 21.02.2002 | |
|
Sayfa 6 Toplam: 9 Politika Gülen, -bütün kusurlarına rağmen- demokrasinin bugün için tek uygulanabilir siyasal sistem olduğunu ve insanların; bireysel haklara ve özgürlüklere saygı duyulan ve korunan, herkes için fırsat eşitliğinin hayal olmadığı bir toplum inşa etmek üzere, demokratik kurumlarını modernize etmek ve pekiştirmek için çaba göstermeleri gerektiğini ileri sürmektedir. Gülen'e göre, insanoğlu henüz demokrasiden daha iyi bir yönetim sistemi geliştirmemiştir. Gülen ayrıca siyasal sistem ve yönetim sistemi olarak demokrasinin, halen dünyada varlığını sürdüren tek alternatif olduğu görüşünü desteklemektedir. Onun anlayışına göre mevcut şekliyle demokrasi ulaşılan ideal bir sistem değil, 'sürekli geliştirilen ve revize edilen' bir metot ve süreçtir. [1] Şunları iddia etmektedir: 'Demokrasi geri dönüşü olmayan, mutlaka geliştirilmesi ve olgunlaştırılması gereken bir süreçtir... Günün birinde demokrasi çok yüksek bir düzeye ulaşacaktır. Ancak bu konuda zamanın yorumunu beklemek zorundayız.' [2] Gülen güçlü bir biçimde vurgulamaktadır ki, demokrasi zaman içinde gelişmiştir. Şimdiye kadar çok çeşitli aşamalardan geçtiği gibi, kendisini geliştirmek için gelecekte de başka aşamalardan geçmeye devam edecektir. Yol boyunca, doğruluk ve realiteye dayalı, daha insani ve daha adil bir sistem haline gelecektir. Eğer insanlar, varoluşlarının manevi boyutu ve manevi ihtiyaçları gözden uzak tutulmadan, bir bütün olarak değerlendirilirse, insan yaşamının yalnızca bu fani hayatla sınırlı olmadığı ve bütün insanların büyük bir ebediyet arzusu duyduğu unutulmazsa, demokrasi, mükemmelliğinin zirvesine çıkacak ve insanlığa daha fazla mutluluk getirecektir. İslâmî eşitlik, hoşgörü ve adalet prensipleri demokrasinin bunu gerçekleştirmesine yardım edebilir. Gülen, 'İslâmî yönetim' ile demokrasi arasında bir çelişki görmemektedir. İslam, bireyleri ve toplumları kendi kaderinden sorumlu tuttuğu için, insanların mutlaka kendilerini yönetmekten sorumlu olması gerekir. Kur'an topluma şu gibi deyimlerle hitap etmektedir: 'Ey insanlar!' ve 'Ey inananlar!' Modern demokratik sistemlere yüklenen görevler İslam'ın önem sırasına göre 'mutlaka gerekli, oldukça gerekli ve yapılması isteğe bağlı' olarak sıralanan toplumlara ve sınıflara yüklediği görevlerdir. İnsanlar bu görevlerin paylaşılmasında ve bunları gerçekleştirmek için zaruri temellerin kurulmasında birbirleriyle işbirliği yaparlar. Hükümet bütün bu temellerden oluşmaktadır. Bu nedenle İslam, yönetimin sosyal sözleşmeye dayalı olmasını tavsiye etmektedir. İnsanlar yöneticileri seçerler ve ortak sorunları tartışmak için bir meclis oluştururlar. Ayrıca bir bütün olarak toplum, yönetimin denetlenmesine katılır. [3] Gülen'e göre İslam, uygulanacak bir siyasal proje değil, daha çok adil ve etik bir toplum geliştirilmesi için gerekli bilgi ve uygulama ambarıdır. [4] Gülen kuvvetle vurgulamaktadır ki, İslam belli bir değişmez hükümet biçimi önermez yada hükümet biçimini şekillendirmeye teşebbüs etmez. Bunun yerine İslam, hükümet tipi ve biçimini zamana ve şartlara göre seçmeyi insanlara bırakarak, hükümetin genel karakterini belirleyen temel prensipleri oluşturur. [5] Gülen sürekli 'İslam'ın milletin dini olduğunu ve bir partinin kimliği konumuna indirgenmemesi gerektiğini' tekrarlamaktadır. [6] Ona göre; 'din, temelde bir siyasal mesele yada devlet meselesi değil, özel yada toplumsal meseledir.' Gülen 'dinin politikaya alet edilmesini' eleştirdiği için sürekli olarak ve açıkça Türkiye'deki 'siyasal İslam' söylemlerini, uygulamalarını ve politikalarını eleştirmektedir. [7] Böylece Gülen, bir yandan herkesin seçimlere katılmasını ve oy vermesini teşvik ederken, diğer yandan asla spesifik bir parti yada aday ismi telaffuz etmemektedir. Dürüstlük, gerçek anlamda demokrat olma, işe uygun olma, sosyo-politik şartlar ve benzerleri gibi kılavuzlar vermektedir. Bu özelliklere sahip adaylar her partide bulunabilir. Günün sonunda, eğer her seçmen bu ölçülere uygun davranırsa, seçilenlerin hepsi, parti etiketleri ne olursa olsun, Gülen'in ideallerine uygun olacaktır. En önemlisi partilerden herhangi birisi ile kategorik olarak ilişkilendirilemediği için, partiler daima bir ümit taşıyacak ve onun sempatisini kazanmaya çalışacaklardır. Üstelik, onun partiler üstü söylemi, yaşamın bütün kesimlerinden herkesi kolaylıkla cezbedebilir. İslam devletine ilişkin olarak, onun tabandan tavana doğru bir yaklaşımı desteklediği ve onun arzusunun bireyleri dönüştürmek (transformasyon) olduğu ve bu idealin güç kullanılarak yada yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilemeyeceği açıktır. [8] Yukarıda dikkat çekildiği gibi, Gülen, hoşgörüye dayanan bir Türk Müslümanlığını yada bir Anadolu tasavvufunu savunmakta; Suudi yada İran versiyonlarına, imajlarına karşı Türk modernitesini öne çıkarmakta ve bu İslam söyleminin modern dünya ile çelişmeyeceğini vurgulamaktadır. Onun görüşüne göre her ne kadar İslam zaten ılımlı olduğu için böyle bir tanımlamayı kendisi reddetse de, Gülen'in söylemi bir tür 'ılımlı İslam' tipini temsil etmektedir. Bu söylem 'İslam ile bilimin sentezine; demokrasinin, hukukun hakimiyeti dahilinde en iyi yönetim biçimi olduğunun kabulüne; akılla nakil arasındaki bağlantıyı göstererek İslâmî bilinçlenme düzeyini artırmaya; bu fani ve ebedi kurtuluşu serbest piyasa içinde ve nitelikli eğitim yoluyla gerçekleştirmeye dayanmaktadır.' [9] The New York Times'ın sorularına verdiği yazılı cevapta Gülen; ' İslamî bir rejim kurma amacı takip etmediğini, ancak hükümetin etnik ve ideolojik farklılıkları, ayrımcılık nedeni değil, bir kültürel mozaik olarak ele almasını sağlamaya yönelik çabaları desteklediğini söylemiştir.' [10] Gülen, 'Mustafa Kemal'in mirasını yok etmeyi amaçlamamakta, daha çok bu mirası sosyal tabanın genişleterek, Mustafa Kemal'in gazi yönünü vurgulayarak ve Türk millîyetçiliğini İslâmîleştirerek, yeniden tanımlamayı amaçlamaktadır.' [11] Aslında Gülen'in söylemi, Mustafa Kemal'den ortaklaşa takdir edilen bir Türk değeri olarak yararlanmakta ve Mustafa Kemal'in, Gülen'in altın nesil idealiyle uyumlu yönlerini öne çıkarmaktadır. Bu hareket; yaşamın bütün kesimlerinden insanlara hitap etmekte ve her ne kadar merkez sağ partiler daima Gülen'e ve hareketine yakın oldularsa da, herhangi bir siyasal partiye bağlanmamaktadır. Eski Başbakan ve Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Eski Başbakan ve Doğru Yol Partisi lideri Tansu Çiller, Gülen'i birkaç kez ziyaret etmiş, onu ve hareketini kamuoyu önünde takdir etmişlerdir. Eski Cumhurbaşkanı Özal ve Eski Cumhurbaşkanı Demirel de, diğer ülkelerdeki okullara mesajlar göndererek, bu okulları ziyaret ederek, açılış törenlerine katılarak ve benzeri şekillerde bu okulları kamuoyu önünde desteklemişlerdir. Büyük Birlik Partisi lideri Muhsin Yazıcıoğlu da hareketi tam olarak desteklemektedir. Millî Görüş Hareketi, Türkiye'deki 'siyasal İslam'ın önemli temsilcilerinden olmuştur. 1998 yılına kadar bu hareket, Ortadoğu Siyasal İslam'ının bir ölçüde etkisindeydi ve ideolojisi Doğu Batıya karşı ikili muhalefeti üzerine bina edilmişti. [12] Şimdi ise bazı Millî Görüş üyeleri (yenilikçiler) AK Partiyi kurdular, siyasal İslam'ın Türkiye şartlarını Ortadoğu deneyimleri ile karıştırması nedeniyle siyasal İslam'ın başarısız olduğunu ilan ettiler ve siyasal İslam'ın yerel Müslüman aydınların değil Ortadoğulu siyasal İslamcıların etkisinde kaldığını söylediler. Bu genç yenilikçiler, yaşlılarından daha fazla liberaldirler. Söylemleri daha seviyelidir ve tartışmalı retorikten kaçınmayı, bunun yerine demokrasi ve insan hakları mesajı vermeyi öğrenmişlerdir. Yenilikçiler ve AK Partinin doğuşu Türkiye'deki Müslüman politikacıların, İslam'ı araç olarak kullanmaktan, günlük politikayla uğraşan Müslümanlar biçiminde yeni bir anlayışa yükselmekte olduklarını göstermektedir. [13] Bu hususun Gülen tarafından son 30 yılı aşkın süredir savunulan bir görüş olduğu açıktır. Ayrıca siyasal yelpazenin sol tarafında da bir değişim söz konusudur. Demokratik Solcu Başbakan Bülent Ecevit, Gülen'in ve onun faaliyetlerinin destekçisi olmuştur. Çeşitli ortamlarda bu faaliyetleri takdir etmiştir. Geçen yıl Davos'taki Dünya Ekonomik Forumuna katıldığı zaman, konuşmasında, Gülen'in dünyanın her yerindeki okullarının önemini vurgulamıştır ve bu okulların Türk kültürüne nasıl katkı yaptığını açıklamıştır. [14] Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı temsilcilerini makamında kabul ettiğinde, bu okulları desteklediğini, çünkü bu okulların Türk kültürünü, 600 yıllık Osmanlı Devletinin bile başaramadığı ölçüde yaydıklarını tekrarlamıştır. Hoşgörü ve ortak anlayış atmosferi Cumhuriyeti kuran partiyi, Cumhuriyet Halk Partisi'ni de aynı şekilde etkilemiştir. Bu parti son birkaç ay içinde bir dönüşümden geçmektedir. Son seçimleri ağır bir şekilde kaybettikten sonra Deniz Baykal, partinin genel başkanlığından ayrılmış ve bir süre sonra kendisinin ve söyleminin değiştiğini söyleyerek politikaya geri dönmüş ve genel başkanlığa yeniden seçilmiştir. Şimdi bir Anadolu hoşgörüsünü savunmakta, Osmanlı'ya, geçmişteki din düşünürlerine saygı göstermekte, dinle ilgili konularda sıcak bir lisan kullanmaktadır. Baykal 'Bu dünyada iktidara gelmek istediğini, ahrette ise cennete gitmek istediğini söylemektedir.' [15] Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektaş ve Yesevî'nin düşüncelerine hayran olduğunu dile getirmekte ve onların fikirlerini ilerici ve devrimci bulmaktadır. Baykal, Hürriyet'in liberal köşe yazarı Cüneyt Ülsever ile Gülen hareketinin Samanyolu TV'sindeki programda yaptığı bir mülakatta, bu yeni politikayı 'Anadolu solculuğu' olarak adlandırmaktadır. [16] Bu fikirlerin büyük bir kısmının Gülen'in 30 yılı aşkın bir süredir savunmakta olduğu görüşler olduğu açıktır. Baykal'a bunları daha önce de söyleyip söylemediği sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: 'Sosyal demokrasi (ideolojisi) bu noktaya ancak çok yakın zamanda gelmiştir.' Gerçekten de bu dönüşüm süreci yaklaşık 10 yıl önce tabanda başlamıştır. Halk 1980 öncesi ideolojik kamplarını terk etmiş, birbirine karşı daha hoşgörülü olmaya başlamış ve bu durum Baykal'ı yeni düşüncelere açık bir lider olarak değişmeye zorlamıştır. [17] Düşünürlerin büyük bir kısmı 'Gülen'in insanların manevi ihtiyaçlarını karşılamayı, kitleleri eğitmeyi, kargaşa zamanlarında bir ölçüde istikrar sağlamayı amaçlayan eski bir tasavvuf geleneğini sürdürdüğünde' birleşmektedirler. (13. yüzyılın abide şahsiyeti Celaleddin-i Rumî dahil) Bir çok eski mutasavvıf gibi, Gülen'in de siyasal güç peşinde olduğu sanılmıştır. Ancak bu apolitik duruşunda herhangi bir değişiklik ilk başta onun hareketine zarar verecektir. [18] Her ne kadar Gülen sürekli herhangi bir siyasal iddiası bulunmadığını, dinin siyasete alet edilmesine karşı olduğunu, onun ilgisinin bireyler olduğunu ve buna benzer düşüncelerini tekrarlıyorsa da, kendilerini rejimin sadık bekçileri olarak gören askerî elit, Gülen'i ve hareketini devlete karşı potansiyel bir tehdit olarak görmektedir. Bu korkular bir televizyon kanalının yayınladığı video kasetler, Gülen'in takipçilerine 'sabırlı ve gizlice' devlete sızmalarını öğütlüyor gibi görünmektedir. [19] Türk rejimini eleştiren bazı muğlak sözler de sarf etmiştir, Gülen; 'Bu sözlerinin söylendiği konteksten koparıldığını, bazılarının değiştirildiğini' söylemiş ve 'yozlaşmış memurlara karşı ve çalışan memurlara karşı hoşgörüsüz davranan yöneticilere karşı takipçilerine, sabır tavsiye ettiğini' söylemiştir. Gülen 'İfadeler ve sözcükler cımbızla seçilmiş ve bu işin arkasında kim varsa, onun maksadına hizmet edecek şekilde montajlanmıştır' demektedir. Askerî elit hâlâ kuşkulu tavrını sürdürmekte ve Gülen'in ordu dahil, devlet kurumları üzerinde güç kazanmayı amaçladığını ileri sürmektedir. [20] Gülen'in belli konularda böylesine muğlak bir dil kullanması, Türk sivil toplumunun olgunlaşmamasının ve her şeye gücü yeten devlet karşısında zayıf kalmasının ana nedenlerinden birisi olan, otoriter devletin sosyal alanda rakiplerine hoşgörü göstermemesi nedeniyle anlaşılabilir bir tavırdır. Askerî elit ve devletin bu yaklaşımı, Gülen ile sınırlı değildir. [21] Radikal gazetesinin liberal solcu aydınları Etyen Mahcupyan ve Murat Belge'nin yazdığı gibi, diğer gelişmemiş ülkelerdeki gibi, Türkiye'de de sivil toplum korkulacak bir şeydir. Sosyal alanda devlet; otorite, birlik, ulusal güvenlik yada laiklik adı altında hiçbir rekabete hoşgörü göstermemektedir. [22] Örneğin 18 Ağustos 1999 depreminden hemen sonra, değişik kesiminden birçok sivil toplum kurumu hızlı bir şekilde krize cevap vermiş ve depremden ağır şekilde etkilenen bölgelere her türlü yardımıyla koşmuştur. Devlet ve ordu, deprem sonrası müdahalede yavaşlıkları nedeniyle ağır biçimde eleştirilmiştir. Hatta, Türkiye için pek olağan olmayan bir şekilde bu eleştiriler medyada da yer almıştır. Mali olarak yardımda bulunmak isteyenler, yozlaşmış politikacılar ve bürokratların bu yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayacaklarını söyleyerek, bu yardımlarını sivil toplum kurumları aracılığıyla yapmışlardır. Devletin saygı ve otoritesini yitireceğinden korkan yöneticiler, sivil toplumun bütün faaliyetlerini yasaklamış ve durdurmuştur. Bazı sivil toplum kuruluşlarının hesaplarına, örneğin çok saygın, ideolojik olmayan AKUT'un (Arama ve Kurtarma Timi) hesaplarına el konularak; devlet, rakiplerinden kurtulmuştur. Bunun üzerine aşırı laiklerden İslamcılara kadar bütün sivil toplum kurumları bir araya gelmiş ve Türk tarihinde ilk kez, günlük gazetelere verdikleri ilanlarla devletin bu hareketini kınamışlardır. Özetlemek gerekirse; Gülen, devlet gücünden bağımsız kalmayı başarmış ve geniş toplum katmanlarını harekete geçirebilmiştir. Gülen, laik devlet politikalarının daima huzursuz olduğu İslâmî bir temele sahiptir. Bu nedenle bazıları tarafından daima potansiyel tehdit olarak görülmeye devam edilecektir. [23] [1] Gülen, 'A Comparative', a.g.e., s. 134. [2] Ünal ve Williams, The Advocate of Dialogue, s. 150. [3] Gülen, 'A comparative', a.g.e., s. 135,136. [4] Yavuz, 'Searching', a.g.e., s. 126. [5] Gülen, 'A comparative', a.g.e., s. 134. [6] Yavuz, 'Searching', a.g.e., s. 126. [7] Yavuz, 'Searching', a.g.e., s. 121. [8] Bkz; Ebru Altınoğlu, Fethullah Gülen's Perception of State and Society., s. 102, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul1999. [9] Hakan Yavuz, 'Cleansing Islam From the Public Sphere', Journal of International Affairs, Sonbahar 2000, ayrıca bkz. Hulusi Turgut, Gülen ile mülakat, Sabah, Ocak 1997; Altınoğlu, Fethullah Gülen's, a.g.e., s. 102. [10] Douglas Frantz, NewYork Times, 25 Ağustos 2000. [11] Yavuz, 'Search', a.g.e., s. 121. [12] Bunu söylemekle birlikte bu hareketin siyasal İslam'ı Türkiye'ye has olduğunun ve Müslüman dünyasındaki diğer siyasal İslam biçimleriyle kıyaslandığında 'ılımlı' olarak nitelendirilebileceğinin de altının çizilmesi gerekir. [13] Millî Görüş hareketinin değişen söylemini başka bir yerde ayrıntılı olarak ele aldım; Yılmaz, 'Changing Turkish-Muslim Discources on Modernity, West and Dialogue', The Congress of The International Association of Middle East Studies (IAMES), s. 6-7, Freie Universitat Berlin-Almanya, 5-7 Ekim 2000. [14] Zaman, 23 Şubat 2000. [15] Zaman, 7 Şubat 2001. [16] Cüneyt Ülsever, Deniz Baykal ile Mülakat, STV, 24 Nisan 2001. [17] 1993 yılında Profesör Artun Ünsal tarafından öğretilen Türk Yerel Politikaları dersi için bir anketi uygularken, eski bir Kağıthane Belediye Başkanı şöyle haykırıyordu: 'Benim partim, CHP en iyi parti ve benim Hocam, Fethullah Hoca en iyi hoca!' [18] Ayrıntı için bkz.; Altınoğlu, Fethullah Gülen, a.g.e. [19] Douglas Frantz, New York Times, 25 Ağustos 2000. [20] Türkiye'deki birbirini izleyen iki mali krizden sonraki tartışmalar, Türk toplumunun ordunun modernleşme ve laiklik konusundaki duyarlılığının yozlaşmış 'militarist' politikacılar, işadamları, medya kralları ve bazı üst düzey sivil ve askerî bürokratlar tarafından nasıl kötüye kullanıldığının bilincine varılması bakımından dikkate değerdir. 28 Şubat sonrası sürecin bu talihsiz sonucu, toplumun devlet, devlet kurumları ve uygulamalarına ilgisizleşmesi ve yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. [21] Bu açıdan, Türkiye'nin önde gelen sosyologlarından Nilüfer Göle şunları yazmaktadır: 'Entelijensiya ve ordunun, sivil toplumun politikada özerkleşmesine -ister İslamcılık, Kürt kimliği, solcu ideoloji yoluyla isterse liberalizm yoluyla olsun- yönelik ortak hoşnutsuzluğu, Türkiye'nin Batılılaşma modelinin altında yatan ideoloji olan Kemalizmi şekillendirmektedir. Cumhuriyetin siyasal tarihi boyunca, bu dört fobi -göreceli önemleri konjonktüre göre değişmek kaydıyla- siyasal otoritecilik için ideolojik rasyoneli oluşturmuştur.' Nilüfer Göle, 'Authoritarian Secularism and Islamist Politics: The Case of Turkey', içinde yer aldığı eser: Augustus Richard Norton (editör), Civil Society in the Middle East, c. 2, Leiden: E. J. Brill, , s. 17-43, S. 20, 1996. [22] Gerçek güce sahip olduklarını ve batılı müttefiklerinin daima antidemokratik Türkiye'ye hoşgörü ile bakacaklarını bilerek ve seçimlerin gerçekte Türkiye'deki güç yapısını değiştirmediğinin bilincinde olarak militarist jakoben elit, sosyologların sivil toplumla kopuk elit arasındaki artan gerilimin sağlıksız sosyolojik sonuçlar doğurabileceği yolundaki sürekli uyarılarına rağmen, toplumu 'modernize' etme ve homojenleştirme yolundaki çalışmalarını hâlâ sürdürmektedir. [23] Bu konuda Economist şunları yazmaktadır: 'Türkiye'nin, kendilerini ülkelerinin laik geleneğinin bekçileri olarak gören generalleri kuşkulanmaktadırlar. Türkiye'nin seçilmiş politikacılarını sıklıkla ters politikalara çekebildikleri, güçlü Millî Güvenlik Kurulunda, sayın Gülen'in ana hedefinin modern Türkiye'nin kurucusu Kemal Atatürk tarafından 77 yıl önce getirilen laik düzeni yıkmak olduğunu defalarca dile getirmişlerdir. Sayın Gülen'in İslamî rejim istediğini, okullarının onun taraftar bulma yerleri olduğunu söylemektedirler. Generaller, Türkiye'nin orta-solundaki Başbakanı Bülent Ecevit'in bu okullarla mücadele etmeyi reddetmesine çok bozulmuşlardır... ne gariptir ki; son kez 1980 yılında sivil hükümeti deviren generaller, İslamî grupları aşırı solculara karşı direnmeye çağırıyorlardı. Sayın Gülen o zaman ısrarla dinini sağlıklı dozajda Türk Millîyetçiliği ve kapitalizmle birleştiren ılımlı bir şahıs olarak görülüyordu. Okulları aracılığıyla İran'ın etkisi eski komünist Müslüman Cumhuriyetlerde yavaşlatılabilirdi. Hatta Sayın Gülen 1998 yılında Papa John Paul tarafından bile kabul edildi', 'İslamic Evangelists', The Economist, c. 356, S. 8178, s. 52, 7 Ağustos 2000. |
|
| Son Güncelleme ( 19.10.2006 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







