Gülen Genç Aktivistlere Şiddete Dayanmayan Yollar Öneriyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Nuriye Akman, Zaman   
09.06.2003
Elisabeth Özdalga 30 yıldır Türkiye'de yaşayan bir İsveçli. Eşi, CHP yönetim kadrosundan Haluk Özdalga. Türkiye'ye 1970'lerin başında geldiğinde, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan burs kazanmıştı. Özel öğrenci olarak ODTÜ'de okudu.

Özellikle Mübeccel Kıray'ın derslerine devam etti. Doktorasını Göteborg Üniversitesi'nden aldı. Doktora tezi, CHP üzerineydi. CHP'nin içindeki yeni oluşumlar ilgisini çekmişti. Bunun sosyolojik ve tarihsel boyutlarını çalışırsam, aynı zamanda Türkiye'yi toplum olarak öğrenmiş olurum, diye düşündü. Son yıllarda din sosyolojisi üzerinde çalıştı. 82'de ODTÜ'ye hoca olarak girdi; ama İsveç'le bağlantısını hiç kaybetmedi. Halen İsveç vatandaşı. Yurtdışında okuyan iki çocuğu var. Bir sosyolog olarak Özdalga'nın tespitleri ve cevaplanması için ortaya attığı soruların layık olduğu ilgiyi bulacağına inanıyorum.

Neden daha çok din sosyolojisi ile ilgilendiniz?

70'li yılların ilk yarısında Türkiye'de solda önemli gelişmeler vardı ve halk arasında bu harekete önemli umutlar bağlandı, ama 70'lerin sonuna doğru işler iyi gitmemeye başladı. 1979 Senato seçimlerinde CHP'nin oyları önemli ölçüde azalmıştı. Partinin lider kadrosu halktan aldığı gücü, halkın beklediği değişikliklere ve toplumsal barışı sağlamak için gereken reformlara çeviremiyordu. 12 Eylül darbesinden sonra, bütün partiler kapatılınca, siyasette bir dağınıklık yaşandı. Aynı zamanda İslami kesimde bir hareketlilik başladı. Bu hareketi daha iyi anlamak için din sosyolojisi ile daha çok ilgilenmeye başladım.

İsveç'te kalsaydınız bu konuyu seçmeyecektiniz

Belli değil. Yine seçebilirdim, ama o zaman daha çok dışardan biri olarak bunu çalışacaktım. Türkiye'de oturmak, önemli bir avantajdı. Bu gelişmeler gözümün önünde cereyan ediyordu. Hem medyada her gün takip edebiliyordum, hem de üniversitedeki çalışma hayatımın bir parçası idi. Türkiye aslında müthiş bir laboratuar.

Çalıştığınız konular, Türkiye için tabiri caizse "sakıncalı", "cıss" konular. Türkiyeli sosyologların bu alanda fazla çaba göstermeye hevesli olmadığını görüyoruz. Siz damgalanmaktan korkmuyor, sözünüzü sakınmıyorsunuz. Batılı olmanın getirdiği özgüvenle mi bu konulara rahatlıkla dalabildiniz?

Türkiye'nin önemli problemlerinden bir tanesi zaten bu "sakıncalı" ve "cıss" konuların olması. Aslında her toplumun kaçındığı, tabulaştırdığı konular vardır, ama Türkiye'de çok fazla ve lüzumsuz. Bu olgu, Türkiye'nin ilerlemesi ve gelişmesi için bir engel. Şimdi, şöyle bir şey oluyor. Siz bir konuda, diyelim ki başörtüsü konusunda, çalışma, araştırma yapıyorsunuz. Fakat, bunu özellikle elit kesimde hakim olan önyargılardan kaçınarak yapmaya çalışırsanız, hemen sizi çalıştığınız grupların bir parçasıymış gibi gösteriyorlar. Siz de başörtüsüz bir başörtülü oluveriyorsunuz. Dediğiniz gibi bir damgalama olayı yaşanıyor. O gayet tabii, ciddi ve tarafsız olmaya çalışan bir akademisyen için, kırıcı oluyor. Buna rağmen Türkiye'de bu konuları çalışan birçok başka akademisyen var bugün.

Ama çok az. Sizin alanınızı çalışan kaç tane sosyolog tanıyorsunuz? İkiden fazla mı?

İlk aklınıza belki bu konularda en çok tanınan isimlerden Binnaz Toprak ve Nilüfer Göle geliyor; ama haksızlık yapmayalım. Sadece bizim ODTÜ sosyoloji çevresinde bugün, yetişmiş ve genç kuşaklar arasında İslam kültürü ve İslami hareketleri çalışan pek çok arkadaşımız var. Bilgi, Yıldız, Marmara, Bahçeşehir, Konya Selçuk üniversitelerinde de var. Ben kendimi ne çok yalnız, ne de diğerlerinden daha cesur olan birisi olarak görüyorum.

Neden görmüyorsunuz? Fethullah Gülen hareketini, başörtüsü meselesini, Aleviliği çalıştınız.

Alevilik konusunda özgün araştırma yapmadım, ama bu konuda 4–5 sene önce bir konferans düzenledim. O arada part time olarak İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsü'nde proje müdürü olarak görev yapıyordum. Alevilik konferansımız, İslam toplumu ve kültürü konusunda, bir dizi konferanstan bir tanesi idi. Diğerleri Nakşibendilik, Tasavvuf ve Müzik, Demokrasi ve Sivil Toplum konularında idi. Başörtüsü ve Gülen hareketi konularında kendim araştırma yaptım. Başörtüsü konusunu seçmemin sebebi üniversitede tanıdığım başörtülü öğrencilere karşı yapılan haksızlık idi. Bu kızlara karşı olan önyargılar ve bu önyargılara dayanan muameleleri ve disiplin cezalarını çok provokatif buluyordum. Onun için, bu konuyu başörtülü öğrencilerin arasında çalışarak belgelemek istiyordum. Avrupa'nın değişik ülkelerinde de bir başörtüsü sorunu yaşanıyordu. Yaptığım çalışma ile bu konularda yapılan tartışmalara farklı bir boyut sunabilirim diye düşündüm.

Gülen hareketi hangi açıdan ilginizi çekti?

Beni özellikle çeken, hareketin genç okul hocaları ve işadamları idi. 1990'lı yılların başında dünyaya yeni açılan Orta Asya cumhuriyetlerine gidip çok çetin şartlar altında okul ve daha sonra işyeri açıyorlardı. Böyle bir teşebbüs önemli ölçüde fedakarlık gerektiriyordu. Sadece fedakarlık değil, tabii. Bir parça maceraperestlik de vardı bu eylemlerin içinde. Uzaklara giden genç hocalar eşsiz bir tecrübe de kazandılar ve bu şekilde kendilerini hayata farklı şekillerde hazırlıyorlardı. Teamüle çok uygun olmayan yollarla rutin hayatlarının çizgilerini kırıp, yeni tecrübelere açık olduklarını gösteriyor, hayatlarına değişik boyutlar kazandırmaya çalışıyorlardı. Bu hem vizyonist bir eğilim, hem cesaret gerektiriyordu. Beni bu hareketi araştırmaya iten sebep aslında da bu heyecan, bu güç ve özlem nereden kaynaklanıyor, diye merak etmemdi.

Son birkaç yıl içinde çıkan iki makaleniz oldu Gülen hareketi ile ilgili, değil mi?

Evet. Bir tanesi Gülen hareketindeki dünyevi asketizm ve aktivizm ile ilgili, diğeri ise laiklik ve sekülerleşme konusunda. Aktivizme, genellikle tehlikeli bir şeymiş gibi bakılıyor Türkiye'de. Yani aktivizm eşittir militanlık, şiddete dayanan eylemler diye düşünülüyor. Halbuki aktivizmin daha başka boyutları da var ve özellikle gençler arasında çok önem taşıyor. Çünkü insan özellikle gençken, sadece kendine çalışmak istemiyor. Kendi egosu dışında, başka insanlar için de faydalı şeyler yapmak istiyor. Kendini daha büyük bir sürecin parçası olarak da görmek istiyor. Fethullah Gülen genç aktivist kesime, şiddete dayanmayan, barış içinde olan birtakım yolları öneriyor. Özellikle eğitim ve okul projelerinin önemini iyi anlamak lazım, diye düşünüyorum. Makalelerimde bunları dile getirmeye çalışıyorum.

Son makalenizdeki ana fikirleri, geçenlerde Şahin Alpay güzel özetlemişti. Siz, Gülen hareketinin taşıdığı güçlü dinsel cazibeye rağmen, gerçekte hareketi laikleşmeye götürdüğünü ileri sürdünüz. Onların faaliyetleri ile 19. yy. Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri arasında eğitim misyonu açısından benzerlikler buldunuz. "Yönlendirici güç din ama amaçları dini yaymak değil." dediniz. Ortak özellikleri "Dindar ve özverili bir hayat sürme, bilgi edinmeye derin ilgi, bilgisini taşıma isteği, işte girişimci ruh." diye belirttiniz.

Bu hareket için dinsel boyut önemli. Bu dinsellik içe dönük değil. Daha çok dışa dönük. Hizmet kavramı çok önemli. Var olan dünyada yaşayan insanlar için önemli katkılarda bulunmak istiyorlar. İnsanlara iyilik yapmanın yollarından biri, iyi bir eğitim vermek. Benim görebildiğim kadarıyla burada bir numaralı amaç, okuyan lise öğrencilerine kendi dinselliğini yaymak değil. Fakat şöyle bir şey var tabii, Fethullah Gülen'in fikirlerine yakınlık gösteren öğrencilere, liseyi bitirdikten sonra, hareketin içinde değişik düzeylerde görevler verilebiliyor ve bu şekilde hareket yeni üyeler kazanabiliyor. Fakat burada öğrencilerinin üzerindeki dini etkiyi abartmamak lazım. Telkinler olabilir, ama bir zorlama, en azından yaygın bir şekilde, söz konusu değil. Derslerdeki eğitim zaten seküler. Bu konuda hiç şüphem yok. Zaten Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatı uygulanıyor.

Makalenizde daha ilginç bir sonuç var: "Misyonlarını insancıl bir proje olarak ifade etmeleri, projenin dinsel temellerini zayıflatıyor." diyorsunuz.

Evet. Resmi çevrelerdeki yaygın kanaate göre Gülen hareketi irticayı temsil ediyor. Ben diyorum ki hayır, bu hareket hem laikliği prensip olarak kabul etmiş, hem okul faaliyetlerini genişleterek, sekülarizasyona bir katkıda bulunuyorlar. Çünkü burada imam hatip okulları değil, normal seküler eğitim söz konusu. Paradoksal olarak, dini değerler taşıyan bir hareket, böylece bir dünyevileştirme işlevi yerine getiriyor.

Yani "cemaatçiliğin", kendi kendini yok eden bir yanı mı var?

Yok eden değil, ama daha zayıf kılan. Yaptığım çalışmalarda şöyle bir şey sezdim: Mevcut sistemle iyi geçinmek için dinselliği mümkün olduğu kadar arka planda tutup, daha ziyade hümanistik değerler ön plana taşınıyor. Mesela, okullarda öğrencileri iyi bir Müslüman değil, iyi bir insan olarak yetiştirmek önemli. Bu durumda İslami temeli zayıflamış olmuyor mu? Bu hareketin içindeki insanların böyle bir endişesi olmaz mı? Yani, bu konuda bir çelişki yaşanmaz mı? Bu hümanistik eğilimlere bağlı olarak da son yıllarda Mevlana'ya bir yakınlaşma oldu Gülen hareketinin içinde. Fakat, Türkiye'deki laik kesim bu eğilimlere sevinmesi gerekirken, bunları görmezden geliyor ve hâlâ irticadan bahsediyorlar.

Neden devletin resmi makamları "olayı" sizin okuduğunuz gibi okumuyor?

Okumuyor, çünkü onların gündemi çok farklı. Onlar bu hareketleri ilk planda bir güvenlik sorunu olarak değerlendiriyorlar. Ben ve benim gibi araştırma yapanlar ise, bir dinsel hareketi sosyolojik, kültürel, tarihsel boyutları, bütün karmaşık yönleriyle anlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de biz, belli başlı ideolojik gündemlerden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyoruz. Fakat amaç konusunda bu kadar derin farklılıklara rağmen, gönül isterdi ki, bizim elde ettiğimiz bilgiler daha ciddiye alınsın. Çünkü bu bilgilerin gerçekleri daha iyi ve derinlemesine yansıttığını düşünüyorum.

Sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde olduğu gibi iki kere iki dört değil her zaman. Siz nasıl çalışıyorsunuz?

Çok doğru söylüyorsunuz. Sosyal bilimler, doğa bilimlerinden farklı. Bilim, burada tartıştığımız konularda nihai bir hakemlik yapamaz. Sosyal bilimlerde yapılan analizleri, araştırmacının değerlerinden soyutlamak mümkün değil. Onun için kişisel olsun, toplumsal olsun, değer yargılarından bilinçli bir şekilde mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışmak lazım her zaman. Kendimize o şekilde bir disiplin vermeye çalışıyoruz. Değer yargılarına karşı olan mücadeleyi sürekli yapmamız gerekiyor. Perspektif ve değerler konusunda daha bilinçli olduğumuz için, biz sosyal bilimciler olarak, başka çevrelere nazaran daha güvenilir çalışmalar yapabiliyoruz.

Açılan davalardaki suçlamalar, sizin tezinizle çelişiyordu. Bunu kafanızda nasıl çözdünüz?

Bu konuda kanaat sahibi olmak çok zor, çünkü davalardaki suçlamalar herhalde büyük ölçüde devletin özel istihbarat kaynaklarına dayanıyor. Devam eden davalar hakkında konuşmak istemiyorum. Biz, sosyal bilimci olarak, tamamen açık kaynaklarla çalışıyoruz. Hareketi taşıyan fikirleri az çok biliyoruz. Bunlar mevcut devlet düzenini tehdit eden fikirler değil. Türkiye'de olsun, Orta Asya'nın değişik cumhuriyetlerinde olsun, Gülen okullarındaki öğretmenlerle yaptığım konuşmalarda gördüm ki, mesleki amaçları ve hedefleri itibarıyla, bu okulların dışındaki okulların öğretmenlerinden farklı değil. Gayet tabii, Gülen hareketinin insanları dindarlar. Yani dinselliği birçok başka çevrede bulunan insanlardan daha ciddi alıyorlar. Ama bu tutku, onları devlete karşı ihanete itmez ki! İnançları daha ziyade özel hayatlarını ilgilendiren bir şey. Okullar ve sınıflar dinsel propaganda için kullanılmıyor.

Yani siz "bu hareket siyasi bir ihtiras taşımıyor" mu diyorsunuz?

Evet, ben öyle görüyorum. Bir muhalefet hareketi olmak istemiyor. Hatta Gülen hareketi, sistemle bazen fazlasıyla iyi geçinmeye çalışıyor.

Buna rağmen sistemin onları "sorun" olarak görmesine ne diyorsunuz?

Resmi çevrelerin büyük bölümü bu harekete karşı önyargılı. Halbuki Gülen hareketi otorite ile çatışmamak için çok özen gösteriyor. Bazen keşke seslerini yükseltip biraz daha açık seçik konuşsalar, diye düşünüyorum. Onun için harekete yapılan suçlamalar bana ters geliyor.

Siz dinin penceresinden kendinizi nasıl tanımlarsınız?

İsveçlilerin büyük çoğunluğu gibi Lutheran, yani Protestan olarak doğdum. Ben küçükken İsveç'te din eğitimi hem okullarda, hem resmi kilise çevrelerinde bugünkü duruma nazaran çok daha ciddi idi. İncil ve Tevrat'ı okuyarak ve ilahiler öğrenerek yetişmiş bir kuşaktan geliyorum. Mistik duygulara karşı bir zaafım var. Ama dini vecibeleri yerine getiren bir insan değilim.

Peki CHP'nin devletin resmi laiklik anlayışının takipçisi olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Bu konularda daha liberal, daha özgürlükçü olsalar daha iyi olacak, diye düşünüyorum. Din deyince CHP'de hâlâ akla gelen şey şüphecilik ve kontrol. Ama bu konularda bir çelişki yaşanıyor partide: Hem halka uzanmak istiyorlar, örneğin seçim zamanında başörtülüleri oy vermeye çağırıyorlar; hem kıyafet ve dinle ilgili başka konularda devletin başmüfettişi gibi davranmaya devam ediyorlar.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >
Foreign Policy'de Gülen Röportajı

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

İmanda Derinlik

Seyredin

Yıkık Yuvalar ve Ebedî Yetim Çocuklar

Dinleyin

Müzmin Müfteriler ve Müslümanca Mukabele

Dinleyin

Erzurum Vaazı - 19980

İndirin

Altın Nesil Konferansı - 1977

İndirin

İyi bir idareci ve siyasî için şu hususlar çok önemlidir: Hak düşüncesi, hukukun üstünlüğü, vazife şuuru, kaba ve ağır işlerde sorumluluk anlayışı, ince ve nazik işlerde de maharet ve ehliyet.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri