00:18:29

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Ana Sayfa arrow Eserleri arrow Asrın Getirdiği Tereddütler arrow Ulü'l Azm Peygamberleri Hangileridir ve Niçin Bu İsim Sadece Onlara Verilmiştir?
Ulü'l Azm Peygamberleri Hangileridir ve Niçin Bu İsim Sadece Onlara Verilmiştir? Yazdır E-posta
Fethullah Gülen   
11.07.2007

"Ulû" kelimesi Arapça'da "sahip" demektir. Kıyas dışında, yine aynı mânâya gelen "zû" kelimesinin çoğuludur. Meselâ, zü'l-mal, "mal sahibi;" ulü'l-elbâb ise "akıl sahipleri" mânâsına gelir.

Azm, kararlılık, irade ve dönme bilmeme gibi mânâlar için kullanılır. Başına "ulû" kelimesi getirilince de mânâ, azim ve karar sahipleri olur. Mevzuumuzla alâkalı olmamakla beraber, bu kelimenin tedai ettirdiği bir âyete sadece işaret etmek istiyorum. Hz. Âdem hakkında "Onu azimli bulmadık."[1] mealindeki âyette müfessirlerden bazıları "Onu günaha girmeme mevzuunda azimli bulmadık." gibi bir tefsirde bulunmuşlar. Ben şahsen, bir nebi hakkında böyle bir tefsiri kabul edemeyeceğim. Gönlüm böyle bir mânâyı kabule yanaşmıyor. Şöyle bir mânâ vermek, bana daha muvafık geliyor: "O bilmeyerek bir günaha girdi. Fakat bunu daha önce plânlayıp kararlaştırmış değildi. Bu mevzuda ısrar mânâsına azmi de yoktu."

Ulü'lAzm peygamberlere gelince, bunlar Kur'ânı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır: "Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık. Sen'den, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan... Onlardan sapsağlam bir söz aldık."[2] "Sen'den" tabiriyle kastedilen Efendiler Efendisi Hz. Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Diğerleri de Hz. Nuh (aleyhisselâm), Hz. İbrahim (aleyhisselâm), Hz. Musa (aleyhisselâm) ve bir de Hz. İsa'dır (aleyhisselâm).

Her peygamber peygamberdir, ama bunların pazarında her şey çok pahalıdır ve bunlar çok çetin imtihanlardan geçmişlerdir. Bu peygamberlere ait Kur'ân'da zikredilen kıssalar iyiden iyiye tetkik edilse niçin bunlara "azim" sahibi peygamberler dendiği çok iyi anlaşılır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan her türlü eza ve cefaya katlanmanın yanında, ağzından, şikâyet mânâsına ve kaderi tenkit ifade eden tek kelime dahi çıkmamıştır. Bedir'de galip gelir, ancak Uhud bir dağ gibi O'nun omuzlarına biniverir. Uhud'dan dönerken, söz dinlemedeki nezaketi tam kavrayamadığından bozguna sebebiyet veren sahabiye tevbih işmam eden hiçbir kelâm sarf etmez. Hz. Hamza'nın şehadeti O'nu çok dilgîr etmiştir, ancak O, bu mevzuda dahi ızdırabını sinesine gömmeyi bilmiştir.

O'nun bir derdi vardır: İnsanların hidayete ermesi. O bu mevzuda çok hırslıdır. O kadar ki, kendisini bu uğurda telef edecek duruma gelmiştir. Âyet O'nu: "Bu Kur'ân'a inanmıyorlar diye nerdeyse üzüntünden kendini telef edeceksin."[3] diyerek ikaz ediyor ve bize O'nu böyle bir tablo ile gösteriyor.

O daima hak uğruna kendini bitirip tüketme ufkunda yaşıyor. Küsme, darılma, gönül koyma, O'nun semtine yanaşamıyor. O bütün başına gelenlere dayanma noktasında hep azimle sebat ediyor.

Yıllarca bir kanaviçe örüyor ve gelen gaybî bir el onu paramparça ediyor.. O hiç hayıflanmadan başlıyor yeniden örüyor..

Esasen bu husus, peygamberlere ait umumî bir vasıftır. Ancak, peygamberler, derece itibarıyla aynı olmadıkları gibi, maruz kaldıkları belâ ve musibet itibarıyla da bir değildirler ve tabiî, ümmetleri itibarıyla da...

Bu mevzuda, Allah Resûlü'nün beyan buyurduğu bir manzara ne kadar mânidardır. Gayb perdesi aralanıyor ve O'na bütün peygamberler gösteriliyor. Gerisini O'nun mübarek dudaklarından dökülen şu cümlelerden dinleyelim: "Öyle peygamberler gördüm ki arkasında tek bir ümmet dahi yoktu. Bazılarının ardında üç-beş insan vardı. Bir kalabalık cemaatin gelmekte olduğunu gördüm; 'Bu benim ümmetim mi?' diye sordum. 'Hayır.' dediler 'Bu, Musa'nın ümmetidir.' Biraz sonra ondan çok daha kalabalık bir ümmet gördüm ve onların benim ümmetim olduğu haberini aldım."[4]

Düşünmek gerekir, bir peygamber ömür boyu çalışıp didiniyor da; kendisini anlayacak tek bir âşina sima bulamadan vefat ediyor. Bazıları sadece birkaç kişilik ümmete sahip oluyor. Bizler bu şekilde imtihan olsak, bu işin altından kalkabileceğimizi tahmin etmiyorum.

Hz. İbrahim, mancınıkla atılmak üzere elleri bağlı getiriliyor. Biraz sonra alevleri okyanus dalgaları gibi göğe yükselen dehşet verici ateşin içine atılacaktır. Melek müsaade istiyor, yardım etmek için çırpınıyor. Fakat O, tevekkülünden zerrece taviz vermeyerek "Allah bana yeter, O ne güzel vekildir."[5] diyor.

Hz. Nuh asırlar süren çırpınışları neticesinde bir avuç insanla ancak gemiye biniyor ve öz evlâdını dahi yanına alamıyor.[6] Nebi ruhunu taşıyan bir baba için bu manzara ne ızdırap vericidir. Bunu bizim anlamamız çok zordur hatta mümkün değildir.

Hz. Mesih, öldürülmek istendiğinde henüz otuz üç yaşındadır. Kafasını uzatsa dışarıda kendisini parçalamak için bilenen kılıçları görecektir. Fakat O azimle yerinde duruyor ve bir an dahi tereddüt göstermiyor.

Evet, onlar "Allahü yastafî.."[7] sırrına mazhar insanlardan seçilmiş seçkin ve yüce istidatlardır. Allah'ın rahmâniyet ve rahîmiyetiyle kaynattığı varlık kâsesindeki sütte onlar kaymak durumundadırlar. Cenâb-ı Hakk'ın Kudret ve İradesi onlarda bu şekilde tecellî etmiştir. Derin bir tevekkül ve pörsüme bilmeyen bir azim, onların ayrılmaz vasıflarıdır. Ve onun için onlara Ulü'lAzm, denmiştir. Derecesine göre her nebi ve velide de azim vardır. Fakat bu hasletin en münteha noktasında bulunanlar işte isimlerini saydığımız bu peygamberlerdir.

Tevbih: Azarlama, tekdir.
İşmam: Hissettirme, koklatma.

[1] Tâhâ sûresi, 20/115.
[2] Ahzâb sûresi, 33/7.
[3] Kehf sûresi, 18/6.
[4] Buhârî, tıp 17; Müslim, iman 374; Tirmizî, sıfatu'l-kıyame 16.
[5] Buhârî, tefsiru sûre (3) 173; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/326.
[6] Bkz.: Hûd sûresi, 11/45-47.
[7] Hac sûresi, 22/75.

Son Güncelleme ( 12.07.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri