00:31:42

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Türkiye Müslümanlığı Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 21
Kötüİyi 
Sabah   
23.01.1997

Fethullah Gülen, "Türkiye Müslümanlığı" konusunda ilk defa olarak çok ilginç ve önemli değerlendirmelerde bulunup, "Türkiye, Müslümanlığı Araplar'dan almadı" dedi. Ülkemizdeki İslami anlayışa yeni bir boyut getiren Gülen, bugüne kadar kamuoyunda yer etmiş pekçok bilginin yanlış algılandığına da dikkat çekti. İşte Gülen'in, olay yaratacak açıklamaları:

"Bugün, Türkiye sınırları içinde bulunan Müslümanlar, doğrudan doğruya Müslümanlığın temel kaynağını Mekke'den, Medine'den almamıştır. Şimdi bu tabir değişik kesimleri rahatsız edebilir. Fakat bir manada -eskiler mahmil derlerdi- üzerine bina edebileceğimiz bir husus vardır. Orta Asya, Hicret'in 50.yılında Müslüman olmaya başladı. Birinci asrında ise bugünkü Beft veya Mezar-ı Şerif'in bulunduğu yerlerden, yani Türkmenistan ile Afganistan arasındaki bölgeden büyük zat'lar kalkmışlar, Mekke ve Medine'ye gelmişler.

İsmail Hami Danişment merhumun tespitlerine göre, birdenbire çok büyük bir sürprizle, o zaman çadırlarda yaşayan Türk kavimlerinden bin çadır ahalisi bir hamlede Müslüman olmuş.

Ebu Hanifeler, İmam Ebu Yusuflar, İmam Muhammedler, Türklerin yoğun olarak bulundukları yerlerdeki Türk alimleridir. Ebu Hanife'nin Türk olduğunu söyleriz. Mevali'den olduğu ifade edilir. İmam Buhari ve İmam Müslüm de Asya'da yaşamış hadis kitabı olan zatlardır. Fıkıh, hadis ve tefsir Asya'da yetiştirildi, olgunlaştırıldı. Hicret'in 4. ve 5.asrında Küçük ve Büyük Selçuklu Devleti'ne emanet edildi. Onlardan da, mirasçıları olan Osmanlılar'a geçti bu mesele. Doğrudan doğruya değil de, Müslümanlık bütün envarıyla (nurlar) ve bütün ahvaliyle (durumlar) diyelim, Asya'ya gidiyor, orada adeta bir regülasyon görüyor. Yoruma açık yanları yorumlanıyor. İçtihat (Kur'an ve Sünnet'ten hüküm çıkarmak) zemini yine onlar tarafından değerlendiriliyor. Ve dünya kadar kıyaslar (hakkında hüküm bulunan bir hukuki olayın hükmünü, hakkında hüküm bulunmayan aynen uygulamak) yapılıyor. İslam'ın ruhi hayatı diyebileceğimiz Tasavvuf yolu seçiliyor, o dervişler hep oradan kalkıp, Küçük Asya'ya geliyor, Anadolu'ya geliyorlar. Yani, ister tefsirde, ister hadiste, ister fıkıhta (İslam hukukunda) Kitap ve Sünnet'in yorumlanmayan yanları mahfuz (saklı), fakat yorumlanabilecek yanları bir, içtihada açık yanları iki, istihsana (Hanefi hukukçularına göre yardımcı bir hukuk kaynağı: kapalı kıyası, açık kıyasa tercih etmek, yahut istisnai bir hükmü, genel bir hukuk kuralına tercih etmek) açık yanları üç, istishab (mevcut hukuki durumu olduğu gibi muhafaza etmek ve hakem kabul etmek anlamında bir yardımcı hukuk kaynağı) hususları dört, bunlar maslahat-ı mürsele yanları (Malikilerce, yardımcı bir hukuk kaynağı kabul edilen bu terim hakkında emir veya yasak bulunmayan bir kamu yararının hükme esas kabul edilmesi), sedd-i zerayi (bir yardımcı hukuk kaynağı olup, yasağa götüren şeylerin, yasaklanması prensibini ifade eder) tarafları, bunlar İslam Hukukuna, fıkıh sistemine temel teşkil edebilecek ana kaynaklar olduğundan Türkler'de, daha engince değerlendiriliyor."

İslâm'ın Evrenselliği

Şimdi diyelim ki, İslam da olsa, Hıristiyanlık ta olsa, Yahudilik de olsa, deniz ticaretinin olmadığı bir dönemde, deniz ticareti ile alakalı bazı ayetler olabilir, hadisler olabilir. Fakat, bilmediğimiz bir dünyayı düşünemezsiniz. Siz, bu mevzuda içtihat (ayet, hadis ve kıyas üzerine çalışma) yaparsanız, bu meseleyi sisteme koyarsınız. Teknoloji ile alakalı böyle bir zaruret duyulmayınca, siz Kur'an-ı Kerim'de, Sünnet'te (Hz.Muhammed'in yaptıkları ile söylediklerinden her biri) teknoloji ile alakalı ne kadar ayetler olacağını hiç araştırmazsınız.

Modern yorumculuk, karşımıza şunu çıkarmıştır: Dünya kadar Kur'an-ı Kerim'de modern ilimlerle alakalı ayetler var, hadisler var. Hatta gözünü yumsa bir insan, bir ümmi (okur-yazar olmayan) bile, bizim gibi kırk tanesini birden söyleyebilir. Şimdi, o bakımdan bu yorum çok önemlidir.

Denilebilir ki, dünyanın değişik yerlerinde, İslam aleminin dörtte üçünde, Hanefi anlayışı hakim olmuş ve Türk milletinin yorumu hakim olmuş. Şimdi bu anlayış, bana çok önemli geliyor. Buna siz isterseniz, yoruma açık yanlarıyla "Türkiye Müslümanlığı" diyebilirsiniz.

Yani ben bunda şer'an ciddi bir mahzur görmediğim gibi, bazı kimseleri rahatsız etmeyeceğini, etmemesi lazım geldiğini düşünüyorum. Aslında dünyanın, böyle yorumlanan, böyle seslendirilen, böyle herkese mal edilen bir Kur'an ve Sünnet telakkisine ihtiyaç var kanaatindeyim.

Yani hiç devlet olamamış, hiç tasavvuf ruhunun şemmesini duyamamış (koklamamış), hiç böyle Türk milletinin geçtiği badirelerden geçmemiş, halk ifadesiyle, feleğin çemberinden elli defa geçmemiş insanların, İslam'ın evrenselliği adına bir şey söyleyeceklerine kani değilim. Bu milletin elinde yetiştiği zemin, geliştiği zemin, inkişaf ettiği zemin, bir tomurcuk gibi açtığı zemin itibariyle özüne uygun inkişaf etmiştir. Denebilir ki, tasavvufi ifade ile diyeceğim: Hakikat-i Ahmediye (Hz.Muhammed ile ilgili gerçekler) bu milletin elinde, işin özüne uygun inkişaf ettirilmiştir (geliştirilmiştir). Eğer bugün dünyaya, Müslümanlık adına bir mesaj sunulacaksa, bu mesaj muhtevası (kapsamı) itibarıyla Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas filan da olsa, yeni bir yönüyle, bu tarz-ı telakki içinde sunulması, karşı tarafta yumuşama meydana getirecektir. İslamı sevindirme imkanı olacaktır. Yoksa, çevremizde gördüğümüz gibi huşunetler (sertlik) insanları kaçıracak, müjdeleme yerine nefretler olacak, kolaylaştırma yerine, zorlaştırma olacaktır. Ve dolayısıyla sevme yerine, belki insanlar ondan nefret edip, uzaklaşacaklardır."

Fethullah Hoca'nın Yaşam Öyküsü

"Anneme Yardım İçin Hamur Yoğurdum, Çamaşır Yıkadım"

Bugün Türkiye'nin gündeminde pek çok kişi ve olay var. Ayrıca "olay kişiler" de var. Fethullah Gülen, olay kişilerden birisi. Özellikle son on yılda medyanın itibar ettiği, kamuoyunun da ilgi ile izlediği bir isim. Taraftarları, "Hocaefendi" diyor. Kamuoyunda da "Fethullah Hoca" olarak anılıyor. Gazeteler, hep O'ndan bahsediyor, TV kanalları sık sık O'nun haber ve görüntülerini yayınlıyor.

Fethullah Gülen, Devletin dahi üstesinden gelmekte güçlük çekeceği işlere soyunuyor. Yurtiçi ve yurtdışında başdöndürücü bir hızla okul açılmasına tavsiye ediyor. Pek çok işadamının trilyonluk yatırımları ise yine Fethullah Hoca'ya mal ediliyor. Hoca, kamuoyuna adeta bir "süperman" olarak takdim ediliyor. Bu trilyonluk yatırımlar, yurtdışında sayıları üçyüzü bulan kolejler, aynı şekilde yurtiçinde üniversite, kolej ve dershaneler hep Hoca'nın malı gibi sergileniyor. Ama O köşesinden cevap veriyor: "Benim hayattaki tek malım, üstüme örttüğüm battaniyem ve kitaplarım."

Fethullah Gülen'in Soyağacı

Yine kamuoyu, Erzurum'u Fethullah Gülen'in memleketi zannediyor. Oysa kendisi, "dilber"e benzetilen bir ilçeden söz ediyor. Şimdi birlikte Fethullah Gelin'in yaşam öyküsünü, anılarından izleyelim:

"Aslen, Erzurum'lu değil, Bitlis'in Ahlat ilçesindeniz. Ahlat, Türk-İslam tarihinin başlangıç noktasıdır. Bizim diyar, Doğu'yu İç Anadolu'ya bağlayan bir köprüdür. Ahlat, lacivert göz gibi duran Van Gölü'nün kara kaşıdır. Adeta dilberi andıran bu cazibe merkezine çeşitli devletler sahip olmak istemiş. Bu yüzden, sürekli el değiştirmiş. Ahlat bugün, büyüleyici güzellikteki Van Gölü'nün yanında bir efsane gibi durur.

İstanbul'u, Bizans kültüründen kurtarıp, Müslümanlaştıran, Ahlat'tır. Çünkü İslam, bütün Anadolu'ya olduğu gibi İstanbul'a da bu kapıdan girdi. Ve oradan geçen bütün Türk boylarına iliklerine kadar İslam kültürü burada sindi."

Ahlat'tan, Hasankale'ye

"Sülalemiz, bir namus mes'elesinden dolayı silahlı çatışmaya girmiş. Halil Dedemin kız kardeşi kaçırılmış. Vuruşma sırasında, karşı taraftan ölen olmuş. Ardından, ailemiz Hasankale'ye sürgün edilmiş. Dedem, çok suçlu görülmediği için, sürgünle kurtulmuş. Ailemiz daha sonra Korucuk köyüne yerleşmiş. Dedem, 'belki bir gün döneriz' düşüncesiyle Ahlat'taki malı-mülkü satmamış, ama memleketine bir daha dönmemiş.

Sekiz dokuz yaşına kadar Korucuk'ta büyüdüm. Babam Ramiz Efendi, Alvar köyüne imam olunca, ailece yanına gittik. Köyümüzü, akrabalarımızı bırakıp, gurbete çıkmıştık. Bir süre sonra babam beni köye gönderdi, bahçemizdeki kavak fidanlarını söküp, getirmem için. Yeni evimizin önüne dikecektik. Uçarak gittim. Hasret giderdim. Çok sevinçliydim. Bahçede, dedemi gördüm. Yanıma geldi, beni bağrına bastı. Sonra, koskoca dedemde, bir hıçkırıktır başladı. Önce hayret ettim, sonra ben de hıçkırığa boğuldum. Dedem hem ağlıyor, hem de dudaklarından şunları mırıldanıyordu:

"Gitti gül, gitti bülbül,
İster ağla, ister gül."

İlk Kur'an Hocam, Validem

"Benim ilk Kur'an hocam, Validem. Bana, dört yaşında Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söylerdi. Ben, bunu hatırlayamıyorum. Ancak, bütün köylüye yemek verdiler. Davetlilerden birisi de bana 'Düğünün oluyor' demişti. Bu söz karşısında utanıp, ağladım. İşte o günden sadece bunu hatırlayabiliyorum. Annem, çileli bir hayat yaşadı. Dokuz-on yaşımda hep O'na yardımcı oldum. Hamur yoğurdum, yemek yaptım, bulaşık ve çamaşır yıkadım. Anamın hayatı, bütünüyle çileydi. Ama, bizlerin yetişmesi için amansız bir mücadele veriyordu.

 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri