12:02:26

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Kaç Çeşit İslâm Var? Yazdır E-posta
Değerlendirme: / 59
Kötüİyi 
Le Monde   
28.04.1998

Nicole Pope: Birden fazla, değişik İslâm var mıdır?

Fethullah Gülen: İslâm'ın kabul edilmiş genel bir tarifi var. Bu, aynı zamanda dinin de tarifidir. Kaba taslak, tarif şudur: İnsanları kendi hür iradeleriyle, hür tercihleriyle mutlak hayra götüren, Allah tarafından ortaya konmuş kanunlar bütünüdür. Bu, dindir ve dolayısıyla bu tarifin İslâm'ın tarifinden farkı yoktur. İslâm'ın temel kaynakları vardır. Bu kaynaklara dayanan ana kuralları itibariyle farklı, birden fazla İslâm görmek mümkün değildir. Bu temel kurallar içinde iman esasları vardır. Allah'a, Peygamberlere, meleklere, kitaplara, öldükten sonra dirilmeye inanma gibi esaslar var. İslâm'ın değişik yorumlarında bunlar hiç farklı anlaşılmamıştır. Bu temel esaslarda bütün İslâmî anlayışlar ittifak halindedir. Tevrat, Tevrat'a mütadil diğer kitaplar ve İncil'de de bazıları sahih olmasa dahi bu tür yorumlar söz konusudur. Allah'a ibadet edilmesi konusunda genel ittifak vardır. Fakat, bazı ikinci derece meselelerde, meselâ namazın sünnetleri konusunda, teferruat diyebileceğimiz detaya ait hususlarda yorum farklılığı vardır ve bu normaldir. Şu kadar ki, İslâm'ı takdimde üslûp farklılığı olabilir. Bazen de İslâm'ı müdafaada farklı bir yol takip edebilirler. Bu, İslâm'ın farklı varyasyonlarının olması şeklinde değil de, detaya ait bazı meselelerde, zamanın yorumunun, insanların kendi kültürlerinin, kendi anlayışlarının tesirlerinden gelen küçük farklılıklar olabileceği anlamındadır.

Pope: Taliban var. Türk Müslümanları arasında farklı eğilimler var. Sonra, Türk Müslümanları batıya daha yakın.

Gülen: Müslümanlık bu bölgede asırlara hükmetmiş bir milletin dini olarak hep bugün anladığımız, gördüğümüz şekilde ve hattâ daha yumuşak, daha kucaklayıcı olarak yorumlanmıştır. Böyle olmasaydı, vesâyâ dediğimiz, koruma altındaki ülkeler dahil, Viyana'dan (İran haricinde) Çin'e, Moskova önlerinden Afrika ortalarına kadar hakim olduğu çok geniş bir sahada Osmanlılar, bu kadar uzun süre kalamazlardı. insanlara karşı çok iyi davranmışlar, dinlerine, diyanetlerine karışmamışlardır. Geçen gün bir televizyon kanalında gösterilen Fatih'in bir kanunnamesinde, 'Herkes kilisesinde ibadetini istediği şekilde yapabilir, dinini istediği şekilde yaşayabilir, buna kimse karışamaz' denmektedir. Bunlar, çok önemli şeylerdir. İstanbul'u fethetmiş, çok genç ve hisleriyle hareket edebilecek, dolayısıyla belli bir hınç taşıyabilecek Fatih'i böyle davranmaya sevk eden, düşüncesinin, davranışlarının temelini oluşturan, Kur'an'dan ve Peygamber'in uygulamalarından kaynaklanan temellerdir. Fatih, Ayasofya'daki resimlere dokunmamış, orada toplanmış olanlara hiçbir şey dememiştir. Davranışları, bugünkü manâda fevkalâde demokrattır. İdaresi, şekil olarak bir İmparatorluk idaresi gibi görünüyordu ama aslında fevkalâde demokrattı. Osmanlılardan önce, Selçuklular da aynı şekilde davrandılar. İlhanlılarda yaşayan da buydu, Karahanlılar'da yaşanan da buydu. Şimdi, bir taraftan Türkler Müslümanlıkla tanıştıkları andan itibaren hep böyle yaşarken, Türklerle beraber belki aynı dönemde, İranlılar hiç de böyle düşünmüyorlardı. Raşid Halifeler diyebileceğimiz Peygamber Efendimiz'e en yakın dört halifeden sonra, meselâ Emevîler Türkler gibi değildi. Farklı yanları vardı. Abbasilerin farklılıkları vardı. Ne var ki, Türkler, İslâm'ın temel disiplinlerine bağlılık içinde, yoruma açık yanlarında Tecdit (yenileme), içtihat gibi dinamikleri işlettiler. Zamanın ve şartların gerektirdiği yorumları iyi yaparak, İslâm'ın evrensel yorum esprisini yakaladılar. İyi yorumlar ortaya koydular. Dolayısıyla, zannediyorum, Türkiye'nin de içinde bulunduğu geniş bir alanda öteden beri bu yumuşaklık her zaman var olmuş. Bu yüzden, belki dini sağlam bir temele oturtma imkânı olmasa da, buna 'Türk Müslümanlığı' demek zannediyorum makuldur. Ama, din açısından Türk Müslümanlığı, Kürt Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı olmaz. Asırlarca geniş sahalara hükmeden devletler kurmuş olan Türkler, toplum hayatıyla, sosyal hayatla alâkalı olarak, ekonomik hayatla, ticarî hayatla alâkalı olarak yorumlar ortaya koymuş, kanunnameler vücuda getirmiş ve evrenseli yakalama mevzuunda çok ciddi bir gayret sergilemişlerdir.

Günümüzde de bu farklılık devam ediyor. Ancak, Türkiye'de fundamentalist deyip, irtica deyip bazı kesimlere yapılan saldırılar, karşı tarafı da bir takım aşırı hareketlere çekmiş olabilir. Şu anda gördüğümüz bazı şeyler bizi yanıltabilir; ama yanılıp, bunları esas almamak lazım. Bizim anlayış tarzımız, üslubumuz genelde kucaklayıcı, bütün insanları kucaklayıcı mahiyettedir. Ve İslâmiyet'in gerçek yorumu da, yoruma açık yanlarıyla budur...

Biraz evvel Sivas meselesini arz ettim. Camiden çıkan, ibadetini yapmış, ibadet neşvesi içindeki insanları, mukaddeslerine dil uzattığınızda tahrik etmiş olursunuz. Bu avam halk o anda dengesini yitirebilir. Hissi aklın, mantığın önünde olan insanlar otel de yakabilir mahalle de yakabilir. Türkiye'de de çeşitli adlar altında bir kesime böyle baskı yapıldıkça, bu baskılar tabiatıyla tepki doğurur, karşı hareketlere yol açar. Reaksiyonda denge aramak doğru değildir. Siz bir aşırılık yaparsanız, karşı bir aşırılıkla mukabele görürsünüz. Şimdi, bu aşırılıklara bakarak Türkiye'nin genel durumunu değerlendirmek yanlış olur. Ve bu, dünyayı aldatabilir. Yoksa, normalde Türk insanının, büyük çoğunluğun nabzını tutanlar, Türkiye'de gerçek Müslümanlığın nabzını tutmuş olurlar.

Pope: İslâm ve demokrasi konusunda ne diyeceksiniz?

Gülen: Bu ülkede Müslümanlığın temel bir yeri vardır. Müslümanlar kendi anlayışlarına göre demokrasi, laiklik diyebilirler. İdare şekli ne olursa olsun, hattâ, demokrasinin en mükemmel şekli olsun, bundan daha önemli olan, iyi bir insan olma meselesidir. Ahlâken mükemmel ve faziletli insan olma meselesidir. Farabî gibi, ütopya yazarları, faziletli şehirden bahsedenler, şehri öne çıkarmışlardır. Halbuki, insan daima önde düşünülmelidir. Şehir, medeniyet, ülke, belde arkadan gelir. Demokrasi için de erdemli, faziletli insanların mevcudiyeti çok önemlidir. Bana göre, İslamiyet insanlara çok iyi bir demokrasi terbiyesi verir. Demokrasi, İslam'ın terbiyesinden geçmiş faziletli insanlarla mükemmele yakın şekilde tatbik edilebilir.

Şimdi siz, nasıl dünyadaki bazı uygulamalara bakarak, 'kaç çeşit İslâm var?' diyorsunuz, aynı şekilde, dünyada da pek çok çeşit demokrasi uygulaması vardır. Fransa'daki demokrasi anlayış ve uygulaması İngiltere'dekinden, İngiltere'deki Almanya'dakinden farklılık arz edebilir. İslâm'ın demokrasiyle bir problemi yoktur. Hattâ, belli ölçüde kanunnamelerine bakılırsa, Osmanlı dönemiyle ilgili olarak çokları lâiklikten, sekülerizmden bahseder. Temel iman ve ibadet esaslarına ters düşmeyecek şekilde, yeni yeni kanunlar yapılmış. Bir profesör arkadaşımız, bu kanunnamelerle ilgili olarak, onları naklettiği 11 cilt kitap yayınladı. Bunlar açık olarak Kitap, Sünnet ve ilk ana kaynaklarda yok. Zamanla ortaya çıkan yeni meselelerde hüküm verilirken, ana kaynaklarda açık bir şey bulunmazsa, bunlarla ters düşmemeğe bakılır... Bu açıdan bakıldığından, İslâm'ın demokrasiyle, öyle büyük ölçüde lâiklikle bir problemi yoktur. Ama, lâiklik temelde hukûkî bir kavram olduğu ve sahası da hukuku ilgilendirdiği halde, sistem tamamen seküler sistemdir deyip İslâm'ı dışlarsanız, lâiklik diye, ilk ortaya çıktığında lâdînilik, yani dinsizlik diye tercüme edilen felsefî bir lâikliği dayatmaya kalkar ve beşer için en tabiî bir fenomen olan dini görmezlikten gelirseniz, o zaman toplumda tefrikaya, zıtlaşmalara sebebiyet verebilirsiniz. O zaman dünya kadar lâiklik demokrasi karşıtı insan çıkabilir. Böylesi çıkışlarda, bu çıkışı yapanların yanlışı kadar, onları bu yanlışa sevk eden insanların da hatalarına dikkat çekmek gerekir.

Pope: Türkiye'de dediğiniz şekilde bir karşı çıkış oldu mu? Şu ana kadar, bu konuda provokasyon sebebi olabilecek hadiseler cereyan etti, fakat toplumdan herhangi önemli bir çıkış görülmedi.

Gülen: Hayır, olmadı. Bu da, Türk toplumunun olgun bir toplum olduğunu, öyle hemen aşırı tepki vermeyeceğini, feveran etmeyeceğini gösteriyor. Toplumun, devletine saygısı var.

Bu milletin % 99'u Müslüman deniyor. Herkes her bakımdan Müslümanlığın gereklerini yerine getirmese de, halkımız Kur'an'a saygılı, peygamberlere ve mukaddeslerine saygılıdır. Bununla birlikte, meselâ Avrupa Birliğine, küçük bir radikal grup dışında halkımız karşı çıkmadı. Hattâ, sonunda Refah bile karşı çıkmaz konuma girdi. Aynı şekilde, laiklik ve demokrasi konusunda bir inatlaşmaya, ayak diremeğe rastlanmadı.

Toplum olarak, genel manâda hoşgörüyü kabul ediyoruz. Belli ölçüde bu hoşgörü akım ve kabulünü siz de fark etmişsinizdir. Sadece, 500-1000, en fazla 40 bin tirajlı bir kaç yayın organına sahip, eskiden beri komünizmle içli dışlı olduklarından varlıklarını kavgada, çatışmada gören ve hâlâ din düşmanlığını yaşatan küçük sol gruplar ve onların sağdaki benzerleri dışında hoşgörüye toplumumuzda karşı çıkan olmadı. Şimdi bu genel ve büyük çoğunluk varken, sağda ve soldaki bu aşırı ve marjinal uçlara bakarak Türkiye hakkında kanaat ortaya koymak yanıltıcı olur. Yanlış bir Türkiye tanıtımı olur.

Pope: Peki sistem konusunda ne diyeceksiniz?

Gülen: Sizin yayınlanan kitabınız, açılan, üzerindeki örtüyü kaldıran, perdesini yırtan bir Türkiye'yi ele alıyor bildiğim kadarıyla. Bu süreçteki Türkiye belli bir hareketlilik içinde yol alıyor. Asya'daki soydaşlarıyla,göbek bağıyla bağlı olduğu insanlarla, temasa geçiyor. Balkanlarla teması var. Pasifik'e açılıyor. Kitabınız, hemen isminde kendini gösteren tespitinizde de açık olduğu üzere, kapalı bir ülke iken artık dünyaya açılan bir Türkiye söz konusu. Fakat, Türkiye'nin bu şekilde açılmasını istemeyenler var. Bu şekilde açılan bir Türkiye, çevreden merkeze yönelecek bir güç odağı haline gelebilir kuşkusu taşıyanlar var. Asya'daki ülkeler, Türkiye ile münasebetlerini ileriye götürebilirler. Bu da, bölgedeki hakimiyeti ve rekabet açısından daha büyük güçleri rahatsız edebilir.

Bugün dünya üzerinde haber alma servislerinin önemli etkinliği vardır. Rahatsız olabilecek bu güçlerin ajanları Türkiye'de de faaliyet halinde olabilir. Sonra, Rusya'da yıkılan Komünizm, Marksizm, Leninizm Türkiye'de tam olarak yıkılmadı. Halâ din düşmanlığı temelinde, Rusya'da komünizmin tam olarak uygulanamadığından, uygulamada hatalar yapıldığından bahisle, komünizmin yaşayacağına inananlar ve o davayı sürdürenler var. Bunlar ütopyalar arkasında koşuyorlardı. Arkasından koştukları hayaller birdenbire yıkılıverince şaşırdılar. Birden kanaat değiştirmeleri de mümkün değildi. Bazıları, komünist faaliyetlerin zirvede olduğu dönemdeki duygularını ve düşüncelerini, hattâ kin, nefret ve gayzlarını, öfkelerini bugüne taşıdılar. Şimdi, sürekli Müslümanlara karşı tavır ortaya koyuyorlar. Yazıp çizdiklerinden, ülkenin hayatî noktalarında oturanların, anayasal müesseselerde görev yapanların ve daha başkalarının etkilenmesi mümkündür. Bir de, çok hassas noktalardan meselenin üzerine gidiyorlar. Meselâ, açık bir şey arz edeceğim. Ordu, bizim ordumuzdur ve onu hepimiz çok severiz, kendimize hep asker nazarıyla bakarız. Askeriye var olduğu günden bu yana, belli meselelerin koruyuculuğu vazifesini üzerine almıştır: Demokrasi gibi, Cumhuriyet gibi, Laiklik gibi. Sonra, bu meselelerde başka her meseleden çok daha hassastır. Bu konularda menfî bir şey baş gösterdiğinde, hemen kendi duyarlılığını ortaya koyar. Hattâ, bazen derinliğine bir araştırma, inceleme yapma gereği bile duymadan, şu veya bu şekilde tavrını ortaya koyabilir. İşte, yukarda sözünü ettiğim çevreler, orduyu sürekli bu noktalardan harekete geçirmeğe çalışmaktadırlar. Bunu çıkarları veya ideolojileri gereği yapan daha başkaları da vardır. Buna rağmen, ordu genellikle dengeli hareket etmeğe muvaffak olmuştur.

Millî Güvenlik Kurulu'nda meseleler tartışılmaktadır. Meselâ, şu son dönemde, MGK toplantısı öncesi ciddî manipülasyonlar oldu. Ordu, tahrik edilmeğe çalışıldı. Fakat, toplantının sonuç bildirisinde, bu konuda tek kelime çıkmadı. Şimdi, Türkiye'deki kör dövüşe bütün bunları hesaba katarak bakmak lazım. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, çok taraftan tahrik var; fakat yine de Türk toplumu bu tahriklere gelmedi. İmam-Hatiplerin orta kısmının kapanmasıyla sonuçlanan bir süreç yaşandı; millet bir şey demedi. Başörtüsü onlar için çok önemlidir. Bildiğiniz gibi, İstiklâl Savaşı yıllarında, Maraş'ta Fransızlara karşı millî başkaldırı, Müslüman bir kadının başörtüsüne bir Fransız askerinin el atması üzerine başlamıştır. Millet, bunu dinî emir kadar bir namus meselesi olarak görür. Bütün bunlara rağmen, halkımız çok dengeli hareket ediyor. Provakasyon sezdiği hususlarda müdahale etmiyor ve herhangi bir kavgaya sebebiyet vermiyor.

Halkımızın bu sağ duyusuna rağmen, kavga ve iç huzursuzluk bahanesiyle bir yerlere varmak isteyenler, her hal û kârda havayı germeğe çalışıyorlar. Müşahhas sebepler bulamayınca, bu defa ihtimaller üzerinde yürüyüp, hayallerindeki ihtimallere göre, insanları potansiyel suçlu durumuna düşürüyorlar. İhtimaller üzerinde yürünecek olursa, potansiyel suçlu sayılmayacak kimse kalmaz. Bu şekilde, bazı hassasiyetleri tahrike çalışıyorlar. Dengelerin sarsılmasına biraz da bu tür manipülasyonlar sebep oluyor.

Pope: Bu manipülasyonların gerçek amacı nedir? Yani ne istiyorlar?

Gülen: İnanmayanların inanan insanlar karşısındaki tavrı ilk insan Hz. Âdem'den bu yana devam ediyor. Yani, Geothe'nin resmettiği Faust-Mefisto mücadelesi, şeytan-insan mücadelesi var. Geothe, kitabının sonunda, 'bu kavga halâ devam ediyor?' der. Evet, bu kavga, bir açıdan Habil'e karşı Kabil'in kavgası sürüyor. İnkârın iman karşısındaki tavrıdır bu. Başka sebep aramaya gerek yok.

Pope: Nereye kadar gidecek?

Gülen: Kamuoyu, genel halk vicdanı bu konuya bütün bütün kapanacağı, bunu tam anlamıyla mahkûm edeceği ana kadar gider.

Bir çark var. Bir medya kuruluşunda, kavgadan, çatışmadan fayda uman bazı merkezlerin manipülasyonu neticesinde bazı olumsuz şeyler ortaya atılıyor ve bu adeta gündem haline getiriliyor. Medyanın gerçekmiş gibi işlediği bu husus, sonra vakî imiş (fact) gibi bazı mahfillerde ele alınıp işleniyor. Burada medyaya düşen bir görev var: Manipülasyonlara gelmemek; kendini kullandırmamak; söylentilere kulak asmamak ve sahiplenmemek. Bu şekilde, medya ve toplum bu çarka sırtını döndüğü zaman, bu ayrılık ateşi de sönmeğe yüz tutacaktır.

Bizim açımızdan, atmosfere düşen meteorları bile eritecek bir hoşgörü genişliği ve yumuşaklığı içinde olmaya çalışıyoruz ve böyle olmaya devam edeceğiz. Hattâ, bu meteorlar bizim göğsümüze değdiğinde donanma gecelerinin fişeği, yani havâî fişek halinde ışık olup geri dönmeli ve etrafı aydınlatmalı. Bu hoşgörü atmosferi toplumumuzun bütün katmanlarını aynı derecede sardığı zaman, meselelere Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi yaklaşma genel ahlâk haline geldiği zaman, problem tam manâsıyla çözülmüş olacaktır.

Pope: Türklerin ve daha dar manâda Osmanlılar'ın İslâm yorumunda ve hoşgörüsünde başka milletlere nazaran tasavvufla daha fazla içli dışlı olmalarının katkısı var mıdır?

Gülen: Tasavvuf İslâm'ın ruhî hayatını konu alan bir disiplindir. Metafizik yanı çok ağır olan bir yorumdur. Tasavvuf terbiyesi toplumumuzun her kesiminde belli ölçüde vardır. Herkes ondan nasibini almıştır. Tasavvufun Türk toplumu üzerindeki tesiri, İslam dünyasındaki başka yerlerden daha fazladır. Kendini herkesten hakîr, yani aşağı; herkesi kendinden üstün görmeğe ve başkalarını kendine tercih etmeğe dayalı anlayış, Ahmed Yesevî gibi, Yunus Emre gibi, Mevlâna Celaleddin-i Rûmî gibi, daha çok ve en otantik şekilde Makalât'ı ile tanıdığımız Hacı Bektaş Velî tasavvuf ehli tarafından bu millete ta baştan aşılanmıştır. O yumuşak, o kucaklayıcı anlayış ve tavır Allah yanında önemli bir yere, bir değere sahiptir ve toplum hayatında da birleştirici bir unsurdur. Kendisi tasavvufçu olmasa bile, aynı ahlâk ve anlayış Türkiye'de son asrın en önemli düşünürlerinden Bediüzzaman tarafından da çok ciddî manâda temsil edilmiştir. O, 'zindanlarda bana yer hazırlayanlara, beni memleket memleket sürgüne gönderenlere, divan-ı harplerde bana bir cani imişim gibi muamele edenlere hakkımı helâl ediyorum' der. Bu anlayış, Türk toplumunun hemen her ferdinde vardır. En azından, potansiyel manâda ve her zaman ortaya çıkabilecek şekilde vardır.

Pope: Kültürel İslâm demiştiniz...

Gülen: Evet, fert ve toplum hayatı için çok önemli bir fenomen olan dinin çok önemli bir boyutunu onun kültürel yanı teşkil eder.

Pope: Tasavvufu mutlaka tarikat içinde temsil etmek şart mıdır?

Gülen: İyi bir araştırmacı olan Mevlânâ Şiblî Numanî, Asr-ı Saadet serisinin iki cildini Peygamber Efendimiz'in ve dolayısıyla İslâm'ın rûhî-manevî hayatına ayırmıştır. Tasavvuf, yukarda arz etmeğe çalıştığım gibi, İslâm'ın asıl özü olan dînî, rûhî, manevî yanının bir ilim olarak incelenmesine ve yaşanmasına sonradan verilmiş bir isimdir. Hiç kullanılmasa da olur. Önemli olan, zühd, takva, ihsan, marifet gibi kalbin amellerini yerine getirmek, yaşamaktır, bu, İslâm'ın ayrılmaz parçasıdır.

Tarikatlar ise, İslâm'ın bu rûhî-manevî yanının biraz müesseseleşmiş şekli olarak, Peygamberimiz'den 5 asır sonra ortaya çıkmıştır. Benim, hedefleri ve bilhassa tarihimizde gördükleri genelde müspet fonksiyonları açısından, tarikatlara saygım vardır. Fakat bugün tarikatlar çağa uygunluk arz eder mi, olmalı mı, olmamalı mı, bunların tartışması yapılabilir. Fakat, hiçbir Müslüman dinin özünü oluşturan ve imanı besleyen, insanı kemale ulaştıran bir yol olarak, onun rûhî-manevî yanına, yani tasavvufa kayıtsız kalamaz. Her insan, hayatını Allah'ın rızasına göre örgütler; Onun arzusu istikametinde yaşamaya çalışır. Ona Onu görüyormuşçasına ibadet etmeyi ve neticede ahlâken mükemmel insan olmayı kendine gaye edinir ve edinmelidir. Bunun için tarikatın olması da şart değildir.

Pope: Ama, Türkiye'de devlet bunun da üzerine gitmiş, kültürel İslâm'ın da üzerine gidiyor.

Gülen: Cumhuriyet, Türkiye'nin bir yabancı işgalden kurtarılmasının neticesinde ilan edilmiş. İşgal öncesi, işgal dönemi ve sonrasında bazı olumsuzluklar yaşanmış. Bu olumsuzluklar, tarikatların merkezi halinde fonksiyon gören tekkelere de, dînî ilimlerin öğretildiği medreselere de sıçramış. Osmanlı Devleti'nin yıkılış dönemindeki genel bozulmadan ve çöküşten, tarikatlar da, tekkeler de, medreseler de nasibini almış. Asıl fonksiyonlarını istenildiği manâda göremez olmuşlar. Aynı şey, orduda yaşanmıştır. Osmanlı döneminde, hemen bütün yeniliklere bazen yanına medreseyi de alarak Yeniçeriler karşı çıkmıştır. Patrona Halil İsyanı ve daha başka isyanlarda durum böyledir. Medrese olarak, meselâ bir dönem Kadızâdeliler adeta geriliğin temsilcileri gibi olmuşlardır. Kısaca, Osmanlı'nın yaşadığı genel çöküşten, bir zaman onun yükselmesinde en önemli rolü oynayan müesseseler, askeriye, ilmiye, yani medreseler ve tekkeler de nasibini almıştır. Aynı şey bugün de olabilir. Tarikatlarda kısmen yozlaşma yaşandığı gibi, şahit olduğumuz üzere, Mülkiye'de de, daha başka hayatî müesseselerde de aynı yozlaşma görülebilir.

İşte, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda tekke, zaviye ve medreselerde görülen bozulmanın, yozlaşmanın üzerine gidilmiş; gerek bunlara karşı, gerekse yer yer ortaya çıkan bazı isyanlara ve asker kaçaklarına karşı İstiklâl mahkemeleri kurulmuş. Fakta, bu mahkemelerde olsun, yozlaşmaya karşı gösterilen tavırda olsun, zaman zaman aşırılıklara ve haddî tecavüzlere de rastlanmış olabilir. O anın ve hadiselerin sebep olduğu reaksiyon içinde aşırı ve hoş olmayan uygulamalar da ister istemez görülmüştür. Geçenlerde sayın Toktamış Ateş Bey'in ifade ettikleri gibi, bunlara devrin şartları açısından bakılmalı, fakat bugün, 50-60 yıl öncesini yeniden yaşatma düşüncesi ve bu düşünce ile ortaya konacak davranışlar ise tabiî ki tarihî bir yanlışlık olur. Geçenlerde bir köşe yazarımız (Can Ataklı), 300-400 yıl öncesine dönmeye dayalı dînî düşünceyi gericilik olarak telâkkî ettiği gibi, 50-60 yıl öncesine dönmeyi de aynı derecede bir gericilik olarak gördüğünü ifade ediyordu. Çünkü, bugünkü şartlar ve konjöktör, o günlerin şartları ve konjönktörü değildir.

O gün devletin cephe aldığı tasavvuf değildi, olamazdı da. Çünkü tasavvuf, İslâm'ı fert seviyesinde en iyi yaşama ve mükemmel insan olma mesleğidir. İhlâs, samimiyet,takva mesleğidir. Fakat bu ad altında ilme, yeni gelişmelere karşı çıkılır ve bu konularda devletin önü tıkanmaya çalışılırsa, devlet, usûlü dairesinde buna müdahale eder. Aksi halde, müdahelesinde haklılığı olmaz. Bir başka önemli düşünürümüz, dinde yobazlık olduğu gibi -ki o, bu yobazlara 'ham yobaz, kaba softa' derdi- inkârda, ateizmde, inanmamada ve dine karşı çıkmada da yobazlığın olduğunu söyler, bunları da 'küfür yobazı'olarak anardı. Bugün çoğu aydınımız benzer bir tavrı lâiklik karşısında ortaya konan tutumlar için kullanıyor. Hukûkî manâda lâikliği benimseyenlere kimse bir şey demez, lâikliği bir ideoloji, bir kavga unsuru haline getirenlere 'lâikçi' diyorlar, 'laikçi yobaz' diyenler de oluyor. Dolayısıyla, şahsen bu tür ifadeleri kullanmaktan hoşlanmasam ve bunları kendi üslûbuma çok ters de bulsam, bu tür insanlar olabiliyor. O bakımdan, yukarda arz etmeğe çalıştığım gibi, devlet ve toplum olarak, yumuşak, hoşgörülü, diyaloga açık, farklılıklara saygılı, fakat birleştiğimiz noktaları ön plana çıkarıcı, barıştırıcı olmalı ve hukuk sınırları dışına çıkmamalıyız.

Pope: Türkiye'de görülen İslamî yükseliş, sizce global şartlardan mı, yoksa yerel şartlardan mı kaynaklanıyor?

Gülen: Aslında, zannediyorum, bütün dünyada dine yöneliş var. Biraz global olarak bakmak lazım. Rusya yıkıldıktan sonra dine bir yöneliş oldu. Bu yönelişin İkinci Cihan Harbi'nden sonra başladığı da söylenebilir. Hattâ, varoluş felsefesini sıktığımız zaman, ondan inanç boşluğu damlayacaktır. Sartre'da da, Marcus'de de, Camus'de de aynı boşluk görülür. Henry Link, o dönemde Dine Dönüş kitabını yazdı. Kitabında, ferdî bunalımlara çare olarak dine dönüşü tavsiye ediyordu. Sosyalizm, komünizm dünyanın önemli bir kısmını kasıp kavurduktan, dünyanın hemen her yanında şu veya bu şekilde etkisini gösterdikten sonra, biliyorsunuz, Rusya yıkıldı. Bu, tabiat dışı, insanın asıl özelliğine yabancı ideolojilerin, esasen ömürlü olması da mümkün değildi. Yıkıldıktan sonra, bu bölgede dinin önemi bir defa daha kendini gösterdi. Dine bu genel yönelişte Ortodoks, kilisesine; Müslüman, camisine döndü. Türkiye'de de hızlı bir dine dönüş görülmekte ve din adeta yeniden keşfedilmektedir.

Dinde radikal siyasî temayüller dine de zarar verici nitelikte olabilir. Bunlara karşı devlet tedbirini alır. Ama din, beşer için çok tabiî bir ihtiyaçtır. İrtica denilerek bunun önünün alınmaya çalışılması, olumsuz tepkilere sebebiyet verir. Toplumda, ardı arkası kesilmeyen huzursuzluklar doğabilir. Bu da yanlış olur. Hattâ, radikal temayüllerin üzerine kuvvetle gitmek de yanlıştır. Devrimiz demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin ön plana çıktığı devirdir. Kitle haberleşme vasıtalarının olabildiğince geliştiği devirdir. Böyle bir zamanda, fikrî ve dinî temayüllerin üzerine güçle gitmek, karşı tarafın fikrî yetersizliği olarak değerlendirilebilir. Sonra, gücün sağlayacağı tedbirler uzun ömürlü olamaz. Dolayısıyla, bu konuda da aklî, fikrî, mantıkî tedbirlere başvurulmalı ve ikna yolu seçilmelidir.

Pope: Türkiye'de de, İslam dünyasının başka yerlerinde de bir reform tartışması var. Hıristiyanlık gibi, İslâm'ın da reform geçirip geçiremeyeceği tartışması...

Gülen: Hz. Mesih'ten bin beş yüz sene sonra bir reform yapılmıştır. Maruice Bucaille gibi araştırmacılar, hattâ bizzat Hıristiyan araştırmacılar, meselâ, Katolik Ansiklopedisi gibi yayınlar; İnciller arasındaki bazı önemli önemsiz farklılıklara dikkat çekerler. Bazıları, bu farklılıkları İnciller'in Hz. İsa'dan belli bir süre sonra kaleme alınmış olmasına bağlar. Bir bakıma, İslâm tarihinde hadislerin toplanıp, kayda geçirilmesi gibi bir süreçten söz ederler. Şahsen, Hz. Mesih'e ve İlâhî bir kitap olarak İncil'e saygımdan dolayı bu meselenin bu şekilde ele alınmasından rahatsızlık duyarım.

Bundan ayrı olarak, Kilisenin Hıristiyanlık'taki rolü de çok önemlidir. Bu rolünden dolayı, Kilisenin düşüncesi dînî ağırlık taşır. Zamanla ortaya çıkan gelişmeler bu noktada da Hıristiyanlar arasında farklı mülahazalara yol açmış ve Almanya, İngiltere gibi ülkelerde reform hareketleri görülmüştür. Bilindiği üzere, endüljans gibi bazı uygulamalara tavır alınmış, gelişen bilimler çerçevesinde Kitab-ı Mukaddes'in bazı ifade ve cümleleri tenkide tabi tutulmuştur. İslâm'da, zamanla ikinci, üçüncü dereceden mevzularda, içtihada konu mevzularda farklı görüşler ortaya çıkmış, farklı mezhepler ortaya çıkmışsa da, bunlar Kur'an'ın hiç değişmeden gelmesi, Peygamber'in Sünneti'nin erken dönemde kaydedilip, bize kadar gelmesi sebebiyle İslâm'ın temellerini sarsamamış, çoğunluk temel İslamî prensipler üzerinde aynı çizgide kalmıştır. İslâm'da Tecdit, yani yenilenme vardır. Yani, zamanla ortaya çıkan bazı yanlışlar, müceddid denilen büyük insanlar tarafından düzeltilmiş, temel kurallar korunarak, bunlardan sapma olmuşsa, yeniden bu kurallara dönülmüş, bir de İslâm'ın yoruma açık yanlarında her dönemin ve şartların gerektirdiği yeni yorumlar yapılmıştır. Buna, bir güftenin zamana göre, biraz zevke göre, biraz havaya göre, değişik musikî makamlarına göre bestelenmesi gibi bakılabilir. Fakat bunlar, reform değildir. Çünkü reform, bir deformasyondan sonra olur. İslâm'da reform gerektirici bir deformasyonun yaşandığı söylenemez.

Pope: Bugün, özellikle Kemalistler arasında, lâikler arasında İslâm'dan en çok korkanlar, kadınlar olarak görülüyor.

Gülen: Bir zaman cami kürsülerinden bu kadın mevzuunu uzun uzun anlatmaya çalışmıştım... Şimdi arkadaşlarımız bunu kitap haline getirmeğe çalışıyorlar. İnşa-Allah basıldığında, bu konudaki düşüncelerim bütünüyle ortaya çıkmış olacaktır.

Müslümanlığın kadınla alâkalı bir problemi yoktur. Bugün bir problem görülüyorsa, onu, daha sonraki dönemlerde İslâm'ı sertleştirenler, girişi daraltanlar, imkân içinde imkânsızlık yaşatanlar, kadına dar bir zemin takdir edenler çıkarmışlardır. Asr-ı Saadet, yani Peygamberimiz ve Onun raşid halifeleri döneminde, kadın hayatın içindedir; ortada hiçbir problem yoktur.

Pope: Size gelecek olursak, sizin grubunuz nedir? Tarikat mı, cemaat mi, nedir bunlar?

Gülen: Yukarda tarikatın ne olduğu üzerinde durduk. Tarikat, bir dönem misyonunu yerine getirmiş. Meselâ Ahmet Yesevî tarikatçıydı, Yunus Emre tarikatçıydı, Mevlâna Hazretleri tarikatçıydı. Ama bugün tarikat olmalı mı olmamalı mı, bu da ayrı bir konu. Fakat ben, tarikatçı değilim. Bir defa, tarikatçı olmadığım, tarikatla alâkamız olmadığımız halde, bize tarikat olarak bakmak, tarikatlara da, onların bağlılarına da hakaret olur. Bediüzzaman da tarikatçı değildi, talebeleri de tarikatçı değildi. Tarikatın karşısında olmamak başka, tarikatçı olmak başkadır. Bir insana, tarikatçı olmadığı halde hakaret kasdı veya suç isnadıyla tarikatçı demek, kanunlar açısından suçtur. Buna rağmen, tarikatçı değilim de deseniz, bazıları hakkınızda sürekli tarikat isnadında bulunmaktan geri durmuyorlar.

Cemaat gelince, cemaat, belli duygu ve düşüncenin ister istemez bir araya getirdiği topluluktur. Meselâ, günlük namazları cemaatle, yani bir imam arkasında bir arada kılmak sünnettir. Şimdi bu sünnet, namaz kılan insanları bir araya getirir. Cuma namazı mutlaka bir arada kılınır. Dolayısıyla, Cuma namazı, bu namazı kılan insanları ister istemez bir araya getirir. Bunun gibi, bir hizmet için aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanlar ister istemez bir araya gelebilir. Bu, iradî bir araya gelmekten çok, ister istemez bir araya gelmedir. Bununla birlikte, ben hizmet çizgimize cemaat de demekten kaçınıyorum. Buna belki hareket demek daha uygundur. Eğitimin önemine inanan insanlar okullar yapıyor. Toplumda diyalog ve hoşgörünün önemine inanan insanlar, bu maksatla kurdukları Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın faaliyetleri çerçevesinde bir araya geliyor. Dolayısıyla, buna eğitim hareketi, diyalog, hoşgörü hareketi denebilir. Sonra, ben bu insanların çok büyük çoğunluğunu tanımam. Tarikatta mürşidin müritlerini, cemaatte liderin arkasındaki insanları tanımaması olmaz. Ben ise, eğitim yoluyla, diyalog ve hoşgörüyü geliştirme yoluyla ülkeye hizmet vermeğe çalışan insanların pek çoğunu tanımıyorum. Fakat, sizin bu konuda ifade ettiğiniz görüşleri, düşünceleri paylaşan ve bunları kendilerine göre yararlı bulan insanlar, o konuda ellerinden gelen hizmeti veriyor.

Değişik şehirlerde ve ülkelerde bu hizmeti veren insanlar içinde bana saygı duyanlar, bazı düşüncelerimi tasvip edenlerin olması gayet normaldir. Benim de çok saygı duyduğum insanlar vardır. Meselâ, Hugo'ya çok ciddi saygı duyarım. Beğendiğim yanları vardır ve onlardan faydalanmaya bakarım. Aynı şekilde, aslında bana ters gelen başkaldırma edebiyatının ustaları diyebileceğimiz Camus'ya, Sartre'a saygı duyarım. Aynı şekilde, Tolstoy'a ve Dostoyevski'ye de saygım vardır. Bu saygı, onlarla benim aramda ne bir lider takipçi, ne de bir başka örgütsel münasebet ifade eder. Yaşayan insanlara duyduğum saygı da böyle bir münasebeti gerektirmez. Sonra, bu insanların faaliyetleri, açtıkları okullar her bakımdan meydandadır. Gizli, saklı hiçbir şeyleri yoktur. Hepsi devletin kontrolündedir. Bu insanlar içinde kanunlara, askere, polise karşı çıkıp ceza almış, anarşiye teröre karışmış kimse var mıdır? Bunların ülkeye hangi zararı olmuştur? Devlet üzerine gelirken bile devlete, millete hizmetten başka bir düşüncesi olmayan bu insanlarda başka şeyler aramak bence vehimdir, vehmin ötesinde zannediyorum bir paranoyadır.

Pope: Zaten bu okulların hepsinde devlet kontrolü var.

Gülen: Her yerde var. Hem bizim devletimiz kontrol ediyor, hem de bulundukları ülkelerin devletleri, resmî makamları kontrol ediyor. Sonra, Türk Millî Eğitim Bakanlığı, değişik ülkelerde eğitim veren bu okulların müdürlerini, genel müdürlerini her sene Türkiye'ye çağırıp, kendilerine seminer veriyor.

Pope: Öyle mi?

Gülen: Evet. İsterseniz, bunlardan birini takip edebilirsiniz.

Pope: İki ay önce Roma'ya gittiniz. Papayla görüştünüz. Ne konuştunuz?

Gülen: Üzerinde konuştuğumuz hususlar medyaya intikal etti. Papa yaşlı; bu bakımdan, her meseleyi rahat dinleyemeyebilir diye, kendisiyle konuşmak istediğimiz şeyleri bir mektup haline getirip, kendisine sunduk. Önce bir buçuk saat kadar konsülde görüşme yaptık. Bakanları vardı, bakan yardımcıları vardı. Dünyanın değişik yerlerinden gelmiş Katolik temsilcileri vardı. Onlarla da görüştük. Gitmeden önce, burada Barthalemeos'la geçen yaz da Amerika'dayken Papanın temsilcisi Kardinal O'Connor'la görüşmemiz buradaki bütün Hıristiyan ve diğer dinlerdeki ruhanîlerle çok iyi temasımızın olması, bizim için referans oldu. Vatikan'a gittiğimizde çok zorluk çekmedik. Esasen, o türlü kabullerdeki merasimi çok iyi bilemiyorum. Merasimin ne türlüsü alâkanın ifadesidir, onu da bilemiyorum. Fakat hem İstanbul'da Papalığı temsilen bulunan rahip Moravitch, hem başkaları Papa hazretlerinin gereğinden fazla alâka gösterdiğini söylediler. Kalkıp elimden tuttu, zor yürüyordu. Beraber işinin başına gittik. Konsülde de çok alâka gösterdiler. Biri bize refakat etti ve daha sonra orada görüştüğümüz iki zat, burada İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Kültürler Arası Diyalog Sempozyumuna iştirak ettiler, onlarla tekrar görüşme imkânı bulduk.

Genelde medeniyetler çatışması, dinler çatışması gibi teoriler üzerinde durduk. Ben, bu tür teorilerin yanlış anlama veya bazı maksatlardan kaynaklandığını sanıyorum. Ama böyle bir şey varsa, şayet muhtemelse, şimdiden buna karşı bir kısım dalgakıranlar koymakta yarar var. El ele verirsek, inanan insanlar olarak işbirliği yaparsak, kitleler bizim gözümüzün içine bakacaktır. Dünyayı böyle muhtemel kavgalara karşı koruma adına önemli adımlar atmış oluruz. Bu türden düşüncelerimi ifade ettim. İkinci olarak, daha sık görüşmeyi teklif ettim. Karşılıklı yakınlaşmayı daha da arttırmak için, müşterek projeler sundum. Bu cümleden olarak, meselâ Harran'da bütün büyük dinlerin, bilhassa İbrahimî dinler olan İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin okutulacağı bir üniversite kurulsun teklifini yaptık. Bunların hepsini çok güzel karşıladılar. Ayrıca, faydalı olabileceğimiz mevzularda yardımcı olabileceğimizi, meselâ Filistin'e gitmek isterlerse, birlikte Kudüs seyahatı yapabileceğimizi ilettik. Bu mülâhazalarımı Konsül'de de ifade ettim. Bunlar medyada yer aldı. Türkiye olarak, Avrupa Birliğine girme talebimize kadar tüm mülâhazalarımı orada ifade etmeye çalıştım.

Pope: Siyasî İslâm konusunda ne diyeceksiniz?

Gülen: Siyasî İslâm, gayr-ı siyasî İslâm şeklinde bir ayırım çok da doğru olmasa gerek; bu, biraz modern düşünce, kabul ve mülâhazaların ürünü. Müslümanlığın yüzde 98'i ferdin ve ailenin hayatını, toplumun uyabileceği temel ahlâkî ve manevî değerleri ihtiva eder. Sadece yüzde 2'si devlet işleriyle alâkalıdır. Yüzde 98'i görmezlikten gelerek, buna İslâm demeden, siyasetin ön planda olduğu bir zamanda, mevcut şartların etkisiyle, biraz da kasıtlı olarak yüzde 2'yi Müslümanlık olarak takdim etmek, hem yanlış, hem de yüzde 98'e karşı saygısızlıktır. Türkiye'de herkes o yüzde 98'i yaşayabilir. Yüzde 2'si idareye bakıyorsa, inanmış idareciler de, bu konuda nasıl davranmak gerekiliyorsa öyle davranırlar. Yüzde 98 ki, bunun içinde Allah'a iman, haşre iman, kitaplara iman, peygamberlere iman, meleklere iman, gibi iman esasları: namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek gibi İslâm'ın şartları sonra bütün ahlâkî kaideler girer ve bu ülkede bunların hepsi yapılıyor. Hattâ bunun içinde diğer dinlerle müşterek olduğumuz pek çok mesele de var. Bunları her fert veya aile tek başına yaşayabilir ve buna kimse de bir şey demez. Ama, kalan % 2'lik kısım daha çok idareyi alâkadar ediyor. İslâm'ı biraz siyasî bir sistem gibi algılayanlara bakarak, % 98'i bırakıp, % 2'yi İslâm olarak sunmak ve sonra siyasî İslâm'dan bahsetmek, İslâm gerçeğine ters düşüyor.

Siyasî İslâm tabirini, İslâm'ı biraz millî kurtuluş ve bağımsızlık hareketlerine temel yapmak isteyen ve bu açıdan bir dinden çok, bir ideoloji gibi algılayan müslümanlar da kullanmadı. Bu tabiri, daha çok o müslümanların hareketlerine mutlaka bir isim bulmak isteyen Batı medyası veya daha başka çevreler ortaya attılar. Müslümanlar, meseleyi her şeye rağmen yine din veya Şeriat çerçevesi içinde ele aldılar. Onlar da Şeriat'la sözünü ettiğim %2'yi kasdediyorlarsa, hata yapıyorlar. Şeriat denince yine aynı %2'yi anlayanlar da hata ediyorlar. Oysa, şurada konuşurken üslûbumun saygılı olması ve asla incitici, kaba ve kırıcı olmaması da Şeriat'ın bir kuralıdır ve Kur'an'da üzerinde hassasiyetle durulur. İnsanlara saygılı olmak, misafire ikramda bulunmak, o kadar ki, Peygamber Efendimiz'in buyurdukları üzere, bir mü'min kardeşimin yüzüne tebessümle bakmak, hattâ bir kuyudan su çekip onu susamış bir insana veya hayvana vermek ya da yardım olarak yanındaki insanın kovasına boşaltmak, yollardan yolculara eza veren şeyleri kaldırmak... Bütün bunlar Şeriat'ın, Din'in gerekleridir. Bunların bütününü bu ülkede yaşıyoruz. Bunları, bir ibadet neşvesi içinde, Din'in emirlerini yerine getirdiğimiz şuuru ve neşvesi içinde yapıyoruz. Dinin asıl görülmesi ve gösterilmesi gereken yanları bunlardır. Çünkü din, bütünüyle güzellikler mecmuasıdır. Ne ki güzeldir, o dindendir; ne ki çirkindir, dinle alâkası yoktur. Peygamber Efendimiz, 'Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim' buyurmuştur. Kur'an-ı Kerim'de O'na, 'Sen çok güzel, çok büyük bir ahlâk üzerindesin. Seni, bütün varlıklar için rahmet olarak gönderdik' diye hitap edilir. Din bu iken, bazılarının yanlışlarına bakarak ve biraz da kasıtla hep % 2'yi din olarak takdim etmek, dini politize etmek, bir politik ideoloji olarak görmek demektir ki, bu da, dine karşı en büyük saygısızlıktır. Bu bakımdan, eskiden beri dinin politize edilmesinin karşısında olduk. Dinin politize edilmesini, din düşmanlığı yapmak kadar zararlı gördük.

Pope: Türkiye'de çok hassas bir kelime olarak, bir de şeriat kelimesi var. Nedir Şeriat?

Gülen: Bundan biraz önce bahsettim. Şeriat, aslında Din ile eş manâlı bir kelimedir. Bİraz önce sözünü ettiğim iman esaslarından İslâm ve bütün ahlâkî kaidelere kadar, hepsi Şeriat'ın içindedir. Şeriat, Din'in idareyle alâkalı, sadece % 2'sini oluşturan kısmı değildir. Meseleyi böyle anlayanlar büyük hata içindedir.

Bu tür bir anlayış, bazılarında Şeriat tabirine karşı bir antipati meydana getirmekte, rahatsızlığa sebep olmaktadır. Bazılarındaki şeriat düşmanlığı da, aslında temelde Din düşmanlığıdır. Bunu açıkça ifade edemedikleri için, yukardan beri sözünü edegeldiğim %2'yi ve bazı müslümanların hatalarını nazara vererek, Şeriat adı altında Din düşmanlığı yapmaktadırlar.

Şeriat, yalnızca İslâm'a has bir şey değildir. Oysa ki Yahudi şeriatı da vardır. Hıristiyanlık şeriatı da vardır. Kitaplarda vardır bunlar. Hz. İsa'nın 'Ben şeriatı yıkmak değil, tamamlamak için gönderildim' sözü İncillerde geçmektedir. Şeriat, Dini yaşama biçimidir, Din'in kendisidir, bir bakıma Din'in sosyolojik tarifi gibidir. Ama, yukarda da belirttiğim gibi, doğrudan doğruya idareyle alâkalı meseleler Şeriat'ın sadece % 2'sini meydana getirir ki bu da idarecilerin görevidir, öncelikle onları ilgilendirir. Toplumun her ferdini alâkadar etmez.

Pope: Şimdi biraz da geçmişe bakmak istiyorum. Siz, hatırı sayılır bir din adamı olarak şu andaki konumunuza nasıl geldiniz?

Gülen: Önce, bazı şeyleri düzeltme ihtiyacı hissediyorum. Ben, dinini elinden geldiğince yaşamaya çalışan, yaşayabilen değil, yaşamaya çalışan bir insanım. Bu bakımdan, dini tam temsil edemediğim için, bir din adamı sayılmam. İkinci olarak, Allah ile kul arasında vasıta olarak görülen din adamlığı statüsü de İslâm'a terstir. Bu açıdan da, bir din adamı sayılmam. Müslümanlıkta din adamı yoktur. Herkes dindar olabilir ve bu noktada kimsenin kimseden statü farkı olmaz. Sadece, dini yaşamada, o da Allah katında bazı insanlar diğerlerinden daha önde olabilirler.

Yine Müslümanlıkta imamlık, müezzinlik gibi vazifeler de resmî bir memuriyet değildir; bu adlar altında da dînî statü yoktur. Ancak Cumhuriyet'ten sonra, bir bakıma Osmanlıdaki yapının biraz farklı bir devamı olarak, din devletin kontrolüne alınmış ve dolayısıyla Diyanet İşleri, din işleri resmî bir kuruma dönüştürülmüştür. Halbuki böyle bir şey İslâm'ın özünde yoktur; bu, İslam'ın temel kaynaklarından çıkarılmış bir anlayış değildir. Olsa olsa, bir kısım dindarların bazı dinî merasimlerini yönetmek üzere bir teşkilat olabilir. Fakat hiçbir ferdin dinî hayatını yaşama adına diyanet teşkilâtına ihtiyacı yoktur. Ölüsünü gömmeye, mevlidini okumaya kadar, Kur'an okumaya kadar, bütün dînî vazife ve merasimlerini kendi kendine yapabilir. Bir aracıya, bir vasıtacıya, bir kuruma ihtiyaç duymaz. Bu manâda da bir din adamı olmadığımı söylemeliyim. Ama, uzun zaman Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu olarak cami kürsülerinde va'z ettiğimden dolayı, Türkiye'de bilinen adıyla, ben de din adamı olarak görülebilirim. Fakat bu da asıl özelliği açısından, din değil; devlet memurluğudur.

İkincisi, dünyada veya her ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de hatırı sayılır çok insan vardır. Fakat, hiç hakkım olmadığı halde, insanlar yapılan bazı hizmet veya ortaya konan hareketlerde mutlaka ya bir teşkilat ya bir cemiyet veya mutlaka bir lider arıyorlar. Halbuki, önceden arz ettiğim gibi, nasıl Hacc'da milyonlarca insanı buluşturan Din'in hac emri ise, Cuma'da veya bayram namazlarında binlerce insanı camilerde bir araya getiren Din'in emirleri ise, bugün yanlışlıkla bana mal edilen bazı hizmetler de, aslında çağın ve şartların gerektirdiği ülke, millet ve insanlık hizmetini kavramış bazı şahısların yaptıklarından ibarettir. Ama nedense insanlar, her şey olduğu gibi, bunun da arkasında mutlaka bir lider arıyorlar. Samîmî olarak söylüyorum; davranışlarımla veya tutumumla böyle bir intiba uyarmışsam, hiç de hakkım olmayan bir hatır sayılma veya liderlik pozisyonunu gasp etmişsem, bu takdirde, Allah'tan da, insanlardan da af dilerim. İslâm'ı çok iyi temsil eden, bugün insanlık adına yapılması gerekenleri çok iyi gören onlarca, yüzlerce insan vardır. İlâhiyat Fakültelerinde çok değerli ilim adamları vardır. Ben onların ellerine su bile dökemem. Bu gerçeğe rağmen, biraz önce arz etmeğe çalıştığım gibi, Dinin ve şartların ister istemez aynı noktaya çektiği insanların faaliyetlerinde, hizmetlerinde mutlaka bir yönlendiricilik ve lider arayanlar, bu konuda merakları tahrik ettiler. Bu faaliyetlere düşman olanlar, bunu biraz da şahıs temelinde hareketin, hizmetin kendisini karalamak, vurmak için kasden yaptılar. Yoksa, ortada ne hatırı sayılır bir din adamlığı var, ne de liderlik.

Pope: Ama bu, tanınma açısından yararlı olmadı mı?

Gülen: Bir yarar getirmişse, ondan da hoşnut değilim ve onu da istemem. Çünkü, meşhur olmayı, şöhreti insanı manen, ruhen öldüren zehirli bir bal gibi görüyorum. 'Allah, adım, nâmım duyulmadan canımı alsın' diye, gençliğimden bu yana dua etmişimdir. Eğer Rabbim bana hizmet ettirecekse hizmet ettirsin. Fakat ben o hizmetin, toprak altından bir çiçek, bir fidan gibi başını çıkarıp görünmesini bile, nefsime pay çıkarırım korkusuyla görmek istemiyorum. Bu, Rabbimle aramdaki münasebetin gereğidir. Bunu herkes anlamayabilir. Onu anlamak için, Allah'a iyi inanmak lâzım.

Sorunuza cevap açısından şu kadarını söyleyebilirim: Gençliğimden, hattâ çocukluğumdan beri, insanlara en büyük hizmetin eğitimden geçtiğine inandım. Bütün insanları kucaklamak gerektiğine, ferdiyetçiliğin olabildiğince hakim olduğu ve insanları birbirinden kopardığı bu maddeci dönemde, insanlar arasında hoşgörü, diyalog ve herkesi kendi konumunda, ne ise o şekilde kabul etmenin zaruretine inandım. Diyalog, hoşgörü ve herkesi olduğu gibi kabullenmenin, toplumda bölünmelerin, kavganın önüne geçmek için de gerekli olduğuna inandım. Aynı inanç ve düşünceyi paylaşan çok sayıda insan, bu yolda hizmete koyuldu. Bu, bazılarını olmadık vehimlere sevk etti. Dünyaya, eşyaya ve hadiselere kendi pencerelerinden bakanlar, herkesi kendileri gibi görme eğiliminde olduklarından, yersiz endişelere kapıldılar. Kendileri güçlenince, kuvvet kazanınca, despotça gelip devlete musallat olma, idareye el koyma hevesini taşıyanlar, niyetleri ve yaptıkları asla dünya hesabına, güç veya iktidar hesabına olmayan, hattâ bunlardan olabildiğince kaçan ve sadece Allah'ın rızasını, ahireti düşünen, bunun yolunun da insanlığa hizmetten geçtiğine inanan insanları tehlike gibi görmeğe başladılar. Bunu, devlet için tehlike gibi takdim etseler de, esas kendi planlarının önünde bir tehlike gibi görmeye başladılar. En azından şunu olsun düşünmeliydiler ki, Cebrail ile şeytan, Hz. Mesih ile Neron, Hz. Musa ile Firavun, Hz. Muhammed ile Ebu Cehil, kuvveti aynı şekilde kullanmaz. Biri adalet, merhamet, şefkat, sevgi ve başkalarına hizmet etme yönünde; diğeri ise zulüm, fesat, bölücülük, sömürme ve nefret adına kullanır. Kaldı ki, bizim güçle, kuvvetle bir işimiz yok. Biz, gerçek kuvveti imanda, ibadette, ahlâkta, başkaları için yaşamada ve Allah'a kullukta görüyoruz. Bize başka türlü bakanlar, endişe ve korku ile hayatlarını azaba çeviriyorlar. Çünkü, korkulmayacak şeylerden korkuyorlar ve endişe edilmeyecek şeylerden endişe ediyorlar. Olmadık, olmayacak şeyleri muhtemelmiş gibi, olacakmış gibi kabul ediyorlar ve hayatlarını azaba çeviriyorlar.

Pope: Öyle ise, bu kadar okul niye, eğitime neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Gülen: Netice itibariyle herşey bilgiye bağlıdır. Bilgisiz hiçbir şey olmaz. Öyle ki, dünyada ve Türkiye'de bugün, hattâ her zaman için görülen bolluklar ve problemlerin ana kaynağı gerçekçi ve sağlam zemine oturmuş bir eğitimin ihmalidir. Batı, rönesansı gerçekleştirirken biz uyukluyorduk. Bilim ve teknoloji inkılâbını yaparken ise, uyuyorduk. Bunlar, üzerlerinde önemle durulması gereken hususlardır. Bu noktada devlet de gerekeni yapabilir; mutlaka yaptığı da olmuştur. Fakat, seviye önemlidir; ayrıca, devlet çarkında bazı şeyler adına iyi bir eğitimin gerektirdiği bazı dinamikler feda edilebilir. Meselâ, demokrasilerde rey için bazı hayatî hususlarda bile taviz verilebilir. Oysa, içinde yaşadığımız çağın tam duyulması, çok iyi idrak edilmesi, şartların çok iyi kavranması gerekir. Sonra eğitim; dünya ile entegrasyonda çok önemlidir. Bugün hiçbir ülke tek başına olamaz. Dünya ile entegrasyonun yolu da, çağdaş eğitimden geçer. Tarihimizde, Tanzimat'tan sonra Fransa ile daha çok yakın ilişkilerimiz vardır. O dönemde, her zengin Türk ailesinde bir Fransız mürebbî bulmak mümkündü. Meşrutiyet yıllarında ve bilhassa Cumhuriyet'in de ilk döneminde İngiliz etkisi fazladır. İdare üzerinde zaman zaman Almanlar etkili olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise, daha çok Amerika ile içli dışlıyızdır. Eğer bu dostlarımızla bir entegrasyon düşünüyorsak, bu eğitim yuvaları bu hususta çok önemli birer platform teşkil edebilir. Geçende bir-iki Alman dostumuzla görüşürken de aynı şeyi anlattım, Alman büyükelçisine de aynı şeyi anlattım. Amerika'da da aynı şeyleri söyledim. Vatikan'da da aynı şeyleri dile getirdim. Bu eğitim kurumları sayesinde Batı ile birbirimizi daha yakından tanıyacağımıza ve daha iyi ve köklü, kalıcı münasebetlere girebileceğimize inanıyorum. Siz, gelin, devletimiz müsaade ederse, burada eğitim kurumları açın ve kendinizi ifade edin. Aynı imkânı bize tanıyın, biz de Fransa'da, Almanya'da, İngiltere'de okullar açalım. İşte o zaman görülecektir ki, Türk toplumu her milletle diyaloga açıktır, her milletten insanı hoşgörüyle kucaklayabilecek bir enginliğe sahiptir. Bu açıdan, bu noktada şimdiye kadar yaptığım teşvik ve tavsiyeleri, devletimiz resmen yasaklamadığı sürece, yapmaya devam edeceğim. Kendi devletimle de zıtlaşmaya girmek istemem. Devletimle uyum içinde olmayı düşünürüm hep. Askerle uyum içinde olmayı düşünürüm. Eğer devletimiz, 'artık senin yaptığın kâfi' derse, o zaman, şimdilerde çok sık düşündüğüm gibi, bir köşeye çekilir, hayatımın kalan kısmını inzivada, insanlardan uzak bir köşede geçiririm.

Son Güncelleme ( 30.10.2006 )
 
Fethullah Gülen Web Siteleri