| Fransa'daki Hayır, Bir Arayıştır... |
|
|
| Hüseyin Gülerce, Zaman | |
| 02.06.2005 | |
|
Avrupa Anayasası referandumunda Fransızların "hayır" demeleri, Avrupa Birliği'nin geleceği ile ilgili tartışmaları Türkiye'nin üyelik tartışmalarının önüne geçiriverdi. Hatta Fransa kendi iç durumunu AB'nin geleceğinden önce gördüğünü, Cumhurbaşkanı Chirac'ın ağzından önceki akşam ortaya koydu. Chirac, kısa konuşmasında Fransa'da iç diyaloğun önemini vurguladı. Sizler bu yazıyı okurken muhtemelen Hollanda'da da bir "hayır" çıkacak. Avrupa'nın zor bir döneme girdiği kesin. Teker(lek) kırılınca yol gösteren çok olur. Şimdi de ortalık bu yol göstermelerden geçilmiyor. 17 Aralık zirvesinden önce (3-4 Aralık) Brüksel'de yapılan Abant Toplantısı'nda "Türkiye'nin AB üyelik sürecinde: Kültür, kimlik ve din" konusunu Avrupa Parlamentosu çatısı altında tartışırken Prof. Dr. Nilüfer Göle'nin çarpıcı bir tespiti oldu. Türkiye'nin önde gelen sosyologlarından biri olan Göle, Türkiye'nin AB üyeliğinin kapıya dayanmasının Avrupa'da, bilhassa Fransa'da tetiklediği tartışmaların aslında; "Avrupa'nın Türkiye üzerinden kendi kimliğini yeniden tanımlamaya ve inşa etmeye başlaması" olarak değerlendirdi. Yani Avrupalılar, kendi aralarındaki kimlik tartışmasını "Türkiye aynasına bakarak" yapıyorlardı. Göle ayrıca, bu kimlik tartışmasının "Avrupa'nın Hıristiyanlığı yeniden keşfetme"ye doğru gittiğinin de altını çizdi. Avrupa, geleceğini "medeniyetler çatışması" yerine bir büyük uzlaşmada, "medeniyetler arası diyalog"da aramak zorunda. Üstelik bu arayış, Türkiye'nin üyeliği ile doğrudan ilgili de değil. Bu gerçeği de yine Brüksel'de Avrupa Parlamentosu çatısı altında yapılan Abant Toplantısı'nda İsveç'in İstanbul Başkonsolosu İngmar Karsson dile getirmiş ve şöyle demişti: "Türkiye'nin AB'ye girmesiyle Avrupa'nın Hıristiyan kimliğinin erozyona uğrayacağından korkanlara hatırlatmak isterim ki, İslamiyet Avrupa içine zaten girmiştir. Eğer bu bir tehlike ise -ki ben tehlike olarak görmüyorum- önümüzdeki yıllarda bu tehlike daha da büyüyecek. Çünkü Müslümanların nüfusu hızla artıyor…" Avrupa Anayasası'nın Fransa'da reddedilmesi işte tam da bu noktada hayırlı olmuştur. Avrupa bu kimlik tartışmasını, kültürler arası farklılığı, kendine gelip, AB koşuşturmasına bir ara verip sakin kafayla yapmak zorunda. Zaten bizim de acelemiz yok! Bize verilen süre 10-15 yıldı. Karşılıklı olarak, fakat hızla diyalog zeminleri kurup bunu genişletmek ve derinleştirmek zorundayız. Bizim görüşümüz şudur: AB üyeliğinin sadece Türkiye'ye getireceği faydaları, avantajları sıralayıp Avrupa'nın işine gelirse üye olacağımız anlayışı, yaklaşımı bir dayatmadır. Bu rencide edici, horlayıcı, tepeden bakan tavırları, üslubu, anlayışı, yaklaşımı kabul etmemiz mümkün değildir. Türkiye'nin bu üyelikten kazançları olacağı doğrudur. Ancak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kazandıracakları bundan daha önemlidir. Avrupa, vicdanını yaralayan ve kanatan ve aslında insana değer veriyormuş gibi yapıp insanı, onun ruhunu inciten maddecilikten, egoizmden kurtulmak için, evet, bir medeniyetler buluşmasına, bir dinlerarası diyaloğa muhtaç durumdadır. Bizim kendi değerlerimizle Avrupa'ya vereceğimiz, alacağımızdan daha fazladır. Bugün Fransa'daki "hayır"ı değerlendirenlerin önemli bir bölümü şuna dikkat çekiyor: Bu Avrupa Anayasası küresel piyasalara, düzenlemelere hakim olan güçlülerin anayasasıdır. "İnsanları, aileleri, güçsüzleri, yoksunları, yoksulları, işsiz kalmaktan korkanları, bunalanları, küçükleri, mütevazı olanları, belki 'çağı yakalayamayanları' ihmal eden, onları tedirgin eden.. onları güvensiz kılan.. onları hükmen yenik ilan eden.. küresel iktidarlar adına yerel, bölgesel, ulusal yetimler, kimsesizler, terk edilmişler, kaybedenler yaratan ve çoğaltan 'liberal humma'nın kendisiyle yüzleşme anı bu..." (Umur Talu, 31 Mayıs 2005, Sabah) Avrupa bu hastalıktan tek başına kurtulabilecek mi? Yoksa Türkiye'nin üyeliği Avrupa için umduğu, beklediği bir çıkış yolu mu? Asıl soru bu. Cevabı da "kültürlerarası diyalog" çabaları ile bulunabilir. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







