| Diyalog Kapı ve Köprüleri |
|
|
| Ali Ünal, Zaman | |
| 26.03.1998 | |
|
Kur'an-ı Kerim, temel özellikleri açısından insanı zikrettiği yerlerde, mesela Alak Suresi'nde, Rahman Suresi'nde, insana bazı şeylerin öğretildiğinden bahseder. Allah, insana bilmediğini, kalemle yazmayı ve 'beyan'ı öğretmiştir. İnsana 'beyan'ın öğretilmesi veya verilmesi, ayrıca ona bilmediklerinin ve kalemle yazmanın öğretilmesi, yine Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde Allah'ın kalem ve yazılanlara yemin etmesi, insan için yazma, okuma ve konuşmanın ne kadar önemli ve insanlara düşenin de kavga, çatışma ve zıtlaşma değil, konuşma, yazışma, sözlü ve yazılı haberleşme, meselelerini 'diyalog' yoluyla çözme olduğunu göstermektedir. "Hayvanlar dövüşe dövüşe, insanlar konuşa konuşa" şeklinde halk arasında bir kural gibi benimsenen atasözü de, bu gerçeğe parmak basmaktadır. Esasen, insanın en büyük düşmanı kendisidir, kendi nefsidir. Söz geçiremediği nefsi arzuları, ihtirasları, tutkuları insanı en hasis menfaatlere kul olmaya ve kendi gibi insanların önünde boyun büküp eğilmeye götürür. Dolayısıyla insan, kendi içinde kendisiyle hesaplaşabilmeli, fakat çevresiyle daima uyum içinde olmalıdır. Toplum hayatinin temeli olan adalet de bunu gerektirir. Bu gerçeğe rağmen toplumumuz veya bütün toplumlar ne çekiyorsa, kendileriyle son derece barışık, içlerinde kendileriyle hiç hesaplaşması olmayan, kendilerini arı-duru, berrak ve her türlü lekeden arı, buna karşılık başka herkesi suçlu, en azından potansiyel suçlu gören "sureta insan, fakat gerçekte düşündürücü" kimselerden çekmektedir. Oysa insanın ve insan topluluklarının huzuru, karşılıklı sevgi ve saygının da ötesinde diğergamlıktan, 'ben' duygusu ve davasının yerine 'biz', hatta 'siz ve onlar' duygusu ve davasından geçmektedir. Bu ise, her şeyden önce, hayata, eşyaya ve hadiselere 'ben ve benlik' penceresinden, şahsi menfaatler ve ihtiraslar penceresinden değil, bütün bunların herkesten önce insanın bizzat kendisini tükettiğinin şuuruyla, toplum menfaatleri ve huzuru penceresinden bakabilmeyi gerektirir. İnsanları, bilhassa bir ülke insanlarını birbirlerine bağlayan bağlar, ayıran bağlardan kat kat fazladır. Kaldı ki bazen, bir tek önemli bağ bile, onları birbirine bağlamaya yeter. Ortak bir tarih, ortak bir vatan, ortak bir kaderi, ayni mağduriyet ve mazlumiyeti paylaşma, aynı 'gemi'de seyahat ediyor olma; aynı havayı teneffüs edip, aynı topraktan barınma.. evet, bütün bunlar ve daha niceleri, bu ülke insanlarını birbirlerine 'kan' bağından çok daha ötede bir sağlamlıkla bağlayacak olan bağlardır. Fakat nasıl, bir Müslüman'daki çakıl taşları mesabesinde hoşa gitmeyen bir-iki sıfat veya mizaç farklılıkları veya kıskançlık gibi duygular bazı gönüllerde, iman ve İslam gibi dağlar mesabesindeki ortak sıfatların yerini alabiliyor ve Müslümanlar arasında ayrılığa sebep olabiliyorsa, hasis menfaatler, üç günlük dünyanın dağdağaları, şahsi arzu ve emeller de, ne yazık ki, insanımızı birbirine bağlayan onca kuvvetli bağın önüne geçebilmekte ve sanki bazıları için, başkalarının varlığı katlanılamaz bir yük gibi görülmektedir. Oysa, ne birinin olumu başkasına hayat verip, onun ömrünü uzatır; ne birinin yokluğu, başkasının varlık gücünü artırır, ne birinin yoksulluğu başkasının rızkında artma meydana getirir. Belki tam tersine, paylaşılan hayatlar, paylaşılan kaderler, paylaşılan menfaatler, ömrün de, saadetin de, menfaatlerin de herkes için artmasına sebep olur. Ülkemiz, kavgalardan, iç çatışmalardan, menfaat çekişmelerinden, siyasi ve ideolojik kamplaşmalardan, kısaca, milletimizi birbirine düşüren iç bölünmelerden çok çekti. Mesela, son 50 yılda teröre, anarşiye, insana ve insan hayatına saygısız trafiğe ve cinayetlere verdiğimiz kurbanların sayısı, daha önceki asırlarımızda bir yüzyılda savaşlarda şehit düşmüş insanların sayısını kat be kat geçti. Medeniyet asri denilen ve temel insan hakları, temel insani özgürlükler, demokrasi, kardeşlik, barış, adalet gibi mefhumların en fazla bayraklaştırıldığı şu asır, cinayetler, savaşlar, katliamlar, ruhi-manevi esaretler, zulüm ve haksızlıklar asrı oldu. Ve, bundan en fazla nasibini alan ülkelerden biri de ülkemiz oldu. bütün bunlara rağmen, "mayası iyilik ve güzellikle yoğrulmuş" ve kerim olduğu için daima iyiyi, doğruyu ve güzeli arayan insanlığın ve bilhassa, bütün insani güzelliklerde asırlarca dünyaya rehberlik yapmış bulunan milletimizin yarınının "zümrütten yamaçlar"a yaslandığını görür gibi oluyoruz. Ve, bu yamaçlara uzanan köprüler, her şeye rağmen fertler, kurumlar ve toplumumuzun bütün kesimleri arasında diyalogdan, karşılıklı anlayıştan; sözün çatışma, çekişme ve yumruklara değil, kalem ve beyana bırakılmasından "dövene elsiz, sövene dilsiz ve herkese karşı gönülsüz" olabilmekten geçtiğine inanıyoruz. Bu yamaçlarda tenezzüh edecek talihliler de "Beri gel barışalım/Yad isen bilişelim" diyebilenler olacaktır. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







