| Abant'ta Açan Çiçekler |
|
|
| Mustafa Armağan, Zaman | |
| 09.07.1999 | |
|
Siz bu yazıyı okurken, nasipse biz Abant'ta yorucu ve yoğun bir toplantının ilk saatlerini yaşıyor olacağız. Bu yıl ikincisi yapılacak Abant Toplantısı'nı yalnız Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı değil, Abant Platformu adı verilen ortak ve bağımsız bir oluşum gerçekleştiriyor. Geçen yıl İslam ve laiklik konusu tartışılmıştı, bu yıl ise akıl/vahiy, din/devlet, din/toplum ilişkileri üç ayrı komisyonda tartışılacak ve genel kurulda nihai bir bildiri ile kamuoyunun değerlendirmesine sunulacak. Bildiğiniz gibi geçen yıl Abant'tan çıkan ses, aylarca konuşulmuş ve tartışılmıştı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den köşe yazarlarına kadar çok farklı toplumsal ve siyasal eğilimdeki insanın gösterdiği bu beklenmedik ilgi, Abant'ta ortaya çıkan konsensüse toplumun ne kadar susamış olduğunu gösterdi bize. Abant, tartışılamaz sanılan konuların birbirleriyle yan yana gelemez sanılan değerli bilim adamları, düşünür ve yazarlarca büyük bir olgunlukla günler boyu tartışılabildiğini ve büyük ölçüde ortak bir metin etrafında uzlaşıldığını ortaya koyması bakımından Türkiye'de bir ilke imzasını atmış oldu. Abant benim için şu açıdan önemli: Bir ülkenin aydınları elbette tek tek de, gruplar olarak da farklı düşünecek ve farklı eylem ve düşünce tarzları geliştireceklerdir. Modern dünyada aydın olmanın en esaslı vasfı, toplum, siyaset ve vicdan arasındaki bağları olabildiğince sıkı bir şekilde analiz etmek ve bir tarafta yer almaktır. Tarafsız, evrensel aydın, bir mittir; bir aydınlanma miti. Ne var ki, farklı cephelerde yer almalarına rağmen, aydınları verimli kılan ve entelektüel düzeyi yukarı doğru tırmandıran faktör, diyalog, tartışma ve iletişimdir. Türkiye'de eksik olan budur ve diğerlerine sağır olmak, bir aydın ahlakı haline gelmiştir. İşte Abant'ta bu müzmin hastalığımız yenilmiş, Abant'a katılanlar, geldikleri gibi dönememişlerdir geriye; ilahiyatçılar, sosyal bilimcilerin, gazeteci ve yazarların performansı karşısında şaşırmışlar, diğerleri ise "Bizim ilahiyatçılar da bayağı oturaklı adamlarmış" demişlerdir. Şu anlaşılmıştır ki, Türk aydınları arasındaki asırlık çatlak; ancak ve ancak bu tür tartışma platformlarının çoğalmasıyla kapatılacaktır. İstanbul Çevresi Biliyorsunuz, yüzyılımızın başlarında Viyana'da bir entelektüel kümelenme meydana geldi ve buradan Viyana Okulu olarak bilinen mantıkçı pozitivizm doğdu. Bertrand Russell, Mortiz Schlick, Rudolf Carnap, Ludwig Wittgenstein gibi filozofların etrafında teşekkül eden bu çevre, yüzyılın ortalarına kadar entelektüel etkinliğini korudu. Son temsilcileri Quine ve Ayer ise bugün bir mukavemet cephesi halinde, temel tezlerinin hala doğru olduğunu savunuyorlar. Türkiye'de bu tür çevreler neden yoktur? Bu soru hep aklıma takılır. Gerçekten de yok muydu? diye düşünmeye başladım Prof. Aykut Kazancıgil'in Şerefeddin Yaltkaya hakkındaki yazısını okurken ("Mehmed Şerefeddin Yaltkaya (1879-1947)", Bilim Felsefe Tarih I, İstanbul 1991, s. 113-142). Kazancıgil'in verdiği bilgilere göre, 1940'lara kadar -ki Namık Kemal'lerden, Ali Suavi'lerden başlar ve aslında yurt dışındaki oryantalistler farkına varmışlardır bunun- bir "İstanbul Çevresi"nden söz etmek mümkündür. Bu çevre, 1933 Üniversite Reformu'na kadar bir ekol olarak ağırlığını korumuş, ondan sonra da tek tek çabalarla devam etmiş, içerisindeki dev simaların birer birer aramızdan ayrılmasıyla 1940'larda semalarımızdan kaymıştır. Bu ekol içerisinde yer alan kedileriyle meşhur İsmail Saib Efendi (Sencer) (1871-1940) Beyazıt Kütüphanesi müdürlüğü yapmıştır. Öyle Prof. filan da değildir. Fakat en içinden çıkılmaz meselelerin düğümü onun dizinin dibinde çözülür. Hem de kimlerin müracaatıyla? Mesela anlı şanlı Louis Massignon onun müdavimlerindendir. O kadar ki ölümünü duyup da öğrencisi Yaltkaya'ya taziyet mektubu yazmıştır. Her şeye rağmen eski kültürümüze himmetini esirgemeyen Hasan Ali Yücel, Saib Efendi ile Yaltkaya'nın kitaplarını Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kitaplığına kazandırmış, böylece bu değerli kütüphaneleri dağılıp gitmekten kurtarmıştır. Böylece Kazancıgil'in deyişiyle "hoca ile talebesi arasındaki yakın bağ burada manevi alemde sürüp gitmektedir". Ne hoş bir örnek değil mi? Şimdi kendisi de rahmetli olan Süheyl Ünver, Yaltkaya'nın ölümü üzerine yazdığı yazıda sanki asırlık İstanbul Çevresi'nin çatırtılarını işitir gibidir, bir hiss-i kablelvuku ile: "Eski Şark ilimlerimizin ve kültür tarihimizin kıymetli bir direği yıkılmıştır diyebiliriz. O yıkık direğin boş kalan yerini ancak muvakkat payandalarla bilmem ki ne zamana kadar idame ettirebileceğiz?" Bu çatırtıyı işiten Süheyl Bey, yangından ne kurtarırsam kardır diye harekete geçmiş ve 3000 küsur yayınla bir bakıma büyük bir medeniyetin son kırıntılarını gelecek nesillere aktarmayı bir borç bilmişti. Bu bakımdan onu İstanbul Çevresi'nin son üyesi sayıyor ve rahmetle yad etmek istiyorum. İthal Sanat-Yerli Sanat Geçen hafta bu köşede yayımlanan "Cumhuriyet'in sanata bakışı" başlıklı yazının lahikası olarak çıkması gereken, hatta yazının içerisinde "aşağıya aldığımı" söylediğim Aykut Köksal'a ait alıntı ne yazık ki, teknik bir hata sonucu bir haftalık gecikmeyle huzurunuza gelebiliyor. Tabii tadından epeyce şey yitirerek... "Türkiye'de çağdaş sanata ilişkin kuramsal çalışmaların ve eleştiri üretiminin yetersizliği, ithal düşüncelerin de yeterince tartışılmadan kısa sürede onay görmesini getirmiştir. Çağdaş sanatın anlam sorunlarını bu coğrafyanın kendi tarihinin içerdiği özel çerçeve içinde görmekten uzak, dışarıdan taşınmış, sürekli aynı Batılı referansları yineleyen tek odaklı felsefi yaklaşımların öne çıkması, kuşkusuz bunun en başta gelen göstergesidir... Modernizmin Türk sanatına etkisi dışarıdan nakledilmiş reçetelerin uygulanmasından ibaret kalmıştır... Türkiye'de sanat üretiminin gerçekten "çağdaş" olması, yani bir katkı taşıyan noktaya gelmesi de ancak kendi geleneğinin bütünsel anlam bağlamıyla ilişki içine girmesiyle olası görünüyor." Aykut Köksal, "Türkiye'de çağdaş sanat", Cumhuriyet'in Renkleri, Biçimleri, 1999, s. 176-177. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







