| Gel Gönüllerimizle Konuşalım... |
|
|
| Abdullah Aymaz, Zaman | |
| 14.08.2005 | |
|
Danimarka Kopenhag Üniversitesi Sosyoloji Enstitüsü'nde hoca olan Prof. Dr. Henning Bech, "Geleceğin Modern Çağa Tanıklığı" isimli kitabın yazarı M. Enes Ergene Bey'le beraber Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Asr-ı Saadet'e, "altın nesil" olarak yaptığı vurguyu değerlendirirken, Enes Bey, "Bu vurgu, sahabelerdeki örnek sâfiyet, diğergamlık, fedâkârlık, îsâr, cefâkârlık gibi insanî güzel hasletlere imrenme ve benzeme duygusundandır. Çünkü Hocaefendi, aynı şekilde havârilerin temiz, yumuşak, fedâkar ve cefâkar tutumlarına da vurgu yapmakta, bu hususta Yunus Emre'nin 'Vurana elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek' sözlerini çok tekrarlamaktadır." dedi. Daha sonra da, Enes Ergene Bey, Hocaefendi'nin modern bir Mevlana olduğunu, hatta onun "Gel, gel!" çağrısının içe dönük bir tavır olduğunu, halbuki Hocaefendi'nin bir adım daha ileride kavgasız, nizasız bir dünya için herkesi kendi konumunda kabul ettiğini ifade etti. O zaman ben, Amerika'da yaşayan ve 'müthiş Türk' diye isim yapmış olan Ali Rıza Bozkurt ile ilk tanıştığımız günleri hatırladım. Bir arkadaşımız ona Hocaefendi'nin kitaplarından birkaç tanesini hediye etmişti. Bize dedi ki: "Ben bugün İstanbul'dan Ankara'ya gideceğim. Hızlı kitap okuma tekniğiyle ben daha yolun başında bunları hemen bitiririm." Arkadaşımız da bunun üzerine kitapların hepsini getirdi. Bir hafta sonra "Zannettiğim gibi değilmiş... Ben yolda bir kitabı bile bitiremedim. Çok dolular. Düşüne düşüne okumam gerekiyor." dedi. Bu ilmî, fikrî hareketin boyutlarını biraz tanımaya başlayınca "Hocaefendi Mevlana, Ahmet Yesevî gibi bir zât... Ama söylediklerini hayata geçirmekle, bana göre onları da aşmış!." dedi. Aslında Hocaefendi'nin bunların da ötesinde takdir uyandıran çok ayrı yönleri vardır... Bir gün Bediüzzaman Hazretleri'nin şu ifadeleri okunuyordu: "Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler, hepsi de helâl olsun! Seksen küsur senelik hayatımda, dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esâret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilattan men edildim. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim." Bunları dinleyen Hocaefendi, bu ifadeleri takdirle yorumlamaya başladı. O sırada talebelerinden birisi "Müsaade ederseniz, benzer ifadelere de rastladık, onları okumak istiyorum hocam." dedi. İzin alınca da elinde bulunan yazıyı okumaya başladı: "Evet, ben de bir mümin olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz veriyorum. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz veriyorum. Ölümü gülerek karşılayacağıma söz veriyorum. Celâlden gelen cefâyı, cemâlden gelen vefâ ile bir bileceğime söz veriyorum. Allah'a ait hukuka karışamam; ama bana ait haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz veriyorum." Cümle bitince Hocaefendi ağlayarak kalkıp salondan odasına gitti... Çünkü bu sözler kendisinindi. "Gel Gönüllerimizle Konuşalım Demiştik" (Işığın Göründüğü Ufuk, 216-217) sayfalarından aktarılmış özel bir sohbette geçen ifâdelerdi. Onu yakından, iç dünyası ile tanımayan ve birçok gerçeği görmemize engel teşkil eden propagandaların ince tekniğinin aldatmasıyla sisler ve bulutlar içinde kalanlar için elbette durum zor. Ama söyledikleri ve yazdıkları elimizde, icraat da meydanda... Güneş balçıkla sıvanmaz. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







