| İftira Şebekelerinin Ekmeğine Yağ Süren Bazı Tavır ve Davranışlar-1 |
|
|
| Hamdi İşcan, herkul.org | |
| 26.12.2005 | |
|
Daha önceki yazılarda kararlı, kasdî, sistemli bir şekilde Hocaefendi'ye ve harekete karşı yıpratma, karalama faaliyetleri içinde olanları tanıyıp bir nebze tahlil etmeye çalışmıştık. Şimdi ise, bu türlü organize faaliyetlerle hiçbir organik bağı bulunmadığı, aksine dünya görüşü ve hayat felsefesi açısından onlardan tamamen ayrı olduğu halde, bilmeden, farkına varmaksızın, bir şekilde bu türlü şebekelerin ekmeğine yağ süren, onların eline malzeme veren bazı kişilerden, daha doğrusu bu tür kişilerden sadır olan bazı tavır ve davranışlardan bahsetmek istiyoruz: Tenkide Kilitli Bakış Açısı ve Yorumlar Elbette ki, tenkit, bir meseleyi doğru ve yanlış yanlarıyla tesbit edip ortaya çıkarma, bir konu hakkında tahkike ulaşma adına çok önemli ilmî bir metod ve insanı sürekli daha iyiye, daha güzele sevkeden, 'olan'dan hareketle 'olması gereken' hakkında alternatif düşünceler üretilmesine vesile olan, ferd ve toplumun gelişim ve inkişafları için olmazsa olmaz mühim bir yoldur. Evet, bir toplumda müsbet manada tenkit ameliyesi yerine getirilmezse/getirilemezse hata ve yanlışlıklar sürekli tekrar eder durur, o toplumun ferdleri taklit vadilerinde ömrünü geçirir, kendini yenileyemez ve yeni açılım imkanları da elde edemez. Ancak münekkidin insaflı, hak ve hakikat aşığı, eleştirilerinde her hangi bir art niyet ve ağraz taşımayacak ölçüde nefsanîlikten sıyrılabilmiş, tenkide tabi tuttuğu meseleyi bilen, ona hâkim ve vâkıf bir konumda bulunan ve bütün bunlardan sonra o meseleyi tenkit edip etmemesinin maslahat-ı umumiye adına faydalı mı-zararlı mı olduğunun hesabını yapabilecek ölçüde sorumluluk şuuru taşıyan/taşıyabilen bir samimiyet kahramanı olması gerekir. Yoksa ağzını tenkitle açıp tenkitle kapayan, bir müfettiş edasıyla adeta tenkidi meslek haline getiren, ele aldığı her mevzuyu bir otorite edasıyla eleştiriye tabi tutan ve insaf ölçülerini zorlayacak bir üslupla yazıp çizen insanlar kimi zaman çok güzel, önemli ve isabetli teklif, ikaz ve değerlendirmelerde bulunsalar da, genelde, gözün içine kaçan bir nesneyi çıkarma adına, gözü çıkartacak ölçüde bir müdahalede bulunma gibi, telafisi mümkün olmayan pek ağır zarar ve ziyana yol açacak tavır ve davranışlar içerisine girebilmektedirler. Bunun sebebi, zannediyorum, biraz da günümüzdeki 'masabaşı aydın psikolojisi'dir. Şöyle ki, uzmanlaşmanın çok önemli görüldüğü günümüz dünyasında, başka herhangi bir iş ve meslekle meşgul olmadığı halde sırf yazı yazmak suretiyle iaşesini temin eden, geçimini sağlayan bir zümre oluşmuştur. Bu durumun getirdiği avantajlar sözkonusu olsa da, meslekî körlük diyebileceğimiz bir vak'ayı netice verdiği de muhakkaktır. Evet, bugün hayattan kopuk, toplumsal gerçeklerden bîhaber, fildişi kulesinde, masabaşında, hemen her konu hakkında söz söyleme cesaretini gösteren nice köşe sahibi, kalem erbabı aydınımız (!) vardır. Bunlardan bazıları, şimdiye kadar pratik hayat içinde belki iki-üç insana rehberlikte bulunmuş değillerdir. Bir pansiyon, bir yurt, bir okul açma teşebbüsleri olmamıştır. Hele hele aile müessesesinin tamamen çöktüğü, alkol, fuhuş, uyuşturucu gibi ahlaksızların toplumu tamamen esir aldığı belde ve ülkelerde bir eğitim-öğretim kurumu açmanın, onu devam ettirmenin ve böyle bir toplum içinde gençliği bohemlikten kurtarıp evrensel insanî ve ahlakî değerlerle tanıştırmanın sıkıntı ve meşakkatleriyle hiç karşılaşmamışlardır. Ancak Afrika'dan Asya'ya, Avustralya'dan Avrupa'ya yedi iklim dört bucakta milletimiz için küresel bir teveccüh ve itibar sağlayan bir eğitim hareketi hakkında her konuştuklarında, her kalem oynatışlarında hata olarak gördükleri birkaç husustan dolayı sürekli tenkitte bulunmaktan geri durmayacak ölçüde de kendinden emin ve pervasız bir üslupla yazıp çizmenin rahatlığı içindedirler. Dediğimiz gibi bu gibi kişilerin teklif ve değerlendirmelerinde çok güzel, faydalı, isabetli yaklaşımlar da söz konusu olabilir. Ama kalemin ucunda inşa ve imar edilen ütopyalardaki dünya ile gerçek hayatın içinde inşa ve imar edilmeye çalışılan dünya çok farklıdır. Mesele, sadece 'söz' ile, 'yazı' ile bitmiş olsaydı, kütüphaneler dolusu elde bir hayli 'Medinetü'l Fazılalar', 'Güneş Ülkeleri' mevcuttu/mevcuttur. Ancak bunları hayata taşıma, hayata hayat kılma, pratikte temsil ile yaşanabilirliğini gösterme asıl önemli olan husustur. Bu sebeple hep 'daha iyisini', 'daha güzelini' teklif eden, hatta 'daha iyisi, daha güzeli' adına sürekli tenkitte bulunan biri, önce 'iyiyi ve güzeli' temsil edip pratik hayat içinde göstermeli, hatta 'niçin daha iyi ve daha güzeli olmuyor?' diye başkalarını eleştirip duracağına 'daha iyi ve daha güzeli' bizzat kendi ikame etmeye çalışmalıdır. Mesela, belki 10-15 yıldan beri, bilhassa bu hareket, ama umumi olarak Türkiye'deki bütün dindar topluluk ve hareketler hakkında acımasız diyebileceğimiz bir üslupla, yapılan çalışma ve faaliyetleri kıyasıya eleştirip duran bir kalem erbabı vardır. Ne yapsanız-ne etseniz bu zatın eleştiri oklarından kurtulamazsınız. Örneğin; binbir sıkıntı içine girer, gecenizi-gündüzüne katar, hamiyetperver insanlar bulmaya çalışır ve neticede fakir talebelere burs bulur, onlara tahsil imkanı hazırlarsınız. Sonuçta bu öğrenciler dünya çapındaki bilim olimpiyatlarında başarılar elde eder, en seviyeli, en kaliteli üniversitelerde okumaya hak kazanırlar. Ama bu durum, malum yazar tarafından takdir yerine, tenkit görür: 'Fakir öğrenciyi para ile, burs ile kandırıp (!) okutmak kolay. Siz gidip Bağdat Caddesi'nde, Etiler'de, Bebek'te zengin kesimin alkol, uyuşturucu ağındaki çocuğuna el uzatıp, ona yüksek tahsil ufku gösterebiliyor musunuz? Nerede?! Siz hep işin kolayına kaçıyorsunuz.' Sonra, ertesi hafta, bir önceki söylediğini tamamen nakzedecek şekilde; 'saf Anadolu halkı, gece-gündüz çalışıp alın teriyle kazandığını alıp size getiriyor, siz bu paralarla fakire-fukaraya el uzatacağınıza, gidip zenginlere ziyafetler çekiyor, fakir halkı unutup para için zenginle, zengin çocuklarıyla ilgileniyorsunuz.' Şu an, konumuz, bu birkaç cümle içindeki bir sürü yanlış tesbit, maksadı aşan beyan, çiğ üslup, su-i zannı esas alan bakış açısı, karakuşi hükümler, gazete diliyle yapılan gıybet vs. olmadığından, iktibas edilen cümlelerdeki iddia ve suçlamalara cevap verecek değiliz. Ancak, sadece bir bakış açısını, bir mantaliteyi müşahhas bir misalle anlatabilmek adına yukarıdaki cümleleri iktibas etmek zorunda kaldığımızı ifade etmiş olalım ve asıl konumuza dönelim. Şimdi yaklaşım böyle olunca, siz, fakire de eğitim imkanı sunsanız, zengine de, yurt içinde de okul açsanız, yurt dışında da, fizikî şartları itibarıyla şöyle-böyle idare edilebilecek bir müessese de inşa etseniz, altyapısıyla, fizikî donanımıyla mükemmel bir bina da, yabancı dille de eğitim yapsanız, sadece Türkçe ile yetinseniz de, hasılı; ister öyle-ister böyle, bu bakış açısı tarafından muhakkak eleştirilecek bir yanınız var, demektir. Esasında, yapılan bütün eleştirileri göz önünde bulundurup, 'bu mevzuda bilmeden, ezbere konuşuluyor, izah etmeye kalkışsak anlaşılacak gibi değil, biz doğru bildiğimiz yolda, kendi işimize bakalım, yolumuza devam edelim; şu mevzu ile ilgili söylenenlerde ise hakikat payı var, daha iyiye, daha güzele ulaşma adına söylenenlerden hisse çıkaralım' şeklinde meseleye yaklaşılabilir. Ancak, dinî, manevî, mukaddes değerlere hiçbir şekilde tahammülü olmayan ve bu sebeple hiçbir insaf ölçüsü tanımaksızın Hocaefendi'ye ve sevenlerine organizeli, sistemli bir şekilde taarruzlarda bulunan kişiler; üslubun ayarlanamadığı, maksadı aşan beyanları ihtiva eden bu tür ağır ve haksız tenkitleri iftiralarının yedeğine alıp kendileri adına kullanıyorlar ki, böyle bir durumun, tenkitlerin kendisini aşan bir tahribat ve zarara yol açtığı muhakkaktır. Evet, tenkide kilitli bakış açısı ve değerlendirmeler sadece kendileri olarak zarar ve tahribatta bulunuyor değiller, aksine iftira yaygaralarını gürültülü bir şekilde çevreye duyurmak için meydana getirilen koronun sesine, tenkit hastalığına mübtela bazı kişiler de bu tavırlarıyla ses katmış oluyorlar ki –belki kendileri bilmese, farkında olmasa da- bu halleriyle müfteri güruhuna yardımcı oldukları muhakkaktır. Bir yerde, Bediüzzaman Hazretleri de derin bir ızdırap ruh haliyle bu teessüf verici hâle şöyle dikkat çeker: 'Binler teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna maruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz'i kusuratı bahane ederek, birbirini tenkitle, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına yardım ediyorlar.' Evet, şu şartlar altında, 'hasen'de ittifak, en azından ihtilafa düşmeme yerine; 'ahsen' için ortaya konan sert tepki ve tutumların, içtihad farklılığı olarak değerlendirilebilecek/değerlendirilmesi gereken bazı meseleler için kardeşlik ruhunu zedeleyici ağır eleştirilerin, şu an sahneye konan iftira orkestrası içinde, onun hesabına, bilinmeden, farkına varılmaksızın bir enstrüman halinde kullanılması durumu söz konusudur. Bilmem ki, dost bildiğimiz, dost gördüğümüz büyüklerimize yanlış anlaşılmaya mahal vermeden derdimi, maksadımı anlatabildim mi? Ve bilmem ki, bu noktada az bir değişiklikle Fuzuli'ce bir edâyla konuşsak haddimizi aşmış olur muyuz: 'Gamım pinhan dutardım ben , dediler yâre kıl rûşen Desem ol bîvef â bilmem inanır mı inanmaz mı?' |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








