Zülcenaheyn Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 38
Kötüİyi 
Tahir Taner, fgulen.com   
21.03.2006

Görünen ve görünmeyen bütün âlemler bir olan Hz. Allah'ın isimlerinin tecelli aynası. Varlık onun. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eden O (cc).Sayıların ifadede aciz kalacağı makro ve mikro sistemler içindeki muhteşem uyum ve birlik O'ndan gelen vahdaniyet ve ehadiyet yansımaları. Yüce Yaratıcı, kâinat dediğimiz, fizik âlem dediğimiz geniş mülkünde istediği tecelliyi yarattığı gibi beşeri hadiselere de mührünü vuruyor. Mülk O'nun dilediğinde : "Karanlıklardan aydınlığı, ölüden diriyi çıkarıyor."

Bazı şaşırtıcı hadiseler vardır, sahih rüyalar gibi, en umulmadık şekilde ve en imkânsız hallerde hakkın yerini bulması veya fizik ötesi diyebileceğimiz yardımlara mazhar olmamız gibi. İşte kader bu! Dediğimiz tesadüfle izahı mümkün olmayan tevafuklar gibi. Bütün bunlar inanan insanların imanını arttırır. Hayata farklı boyutlardan bakmamıza vesile olur. Yirminci yüz yılın son çeyreğiyle yirmi birinci yüzyıl da Cenabı Vacibül Vücudun bütün insanlığın gözleri önünde cereyan eden harika hadiselerine şahitlik ediyor. Evet, "Harikalar asrındayız." Ve içtimai sahnede harika hadiseler yaşanıyor, nasıl mı?

"Söyler misiniz, kim derdi ki, modern Türkiye'de geleneğin içinden gelmiş mütevazı bir adam, sıralı eğitimden geçmediği halde, İslam'ı vaiz kürsüsünde yorumlayışı, geniş bilgisi, etkileyici hitabeti ve samimiyetinden kimsenin şüphe etmediği göz yaşlarıyla bir cazibe merkezi haline gelecek ve bir gün manevi bir önder hüviyetinde, Katolik dünyasının aynı zamanda bir devlet başkanı olan ruhani lideriyle görüşerek dinler arası diyalog için zemin yoklayan milletlerarası bir aktör konumuna yükselecek! Bu inanılmaz bir durumdu ve sistem tarafından biçilen din adamı kalıbına hiç uymuyordu. Din adamı dediğin ya cami dışında itibarı bulunmayan, kara çember sakallı, 'kara sesli', kürsüye çıktı mı tükrük saça saça sadece cehennem azabı neşredip insanları dehşetle ürperten bir karikatür olmalıydı yahut Darwin nazariyesine daha fazla inanmış, kravatlı, 'aydın' bir din görevlisi. Birincisi dövmek, ikincisi övmek için gerekliydi.

Nasıl oluyordu da, cami kürsülerinde uyuşuk cemaatlere cennetteki hurilerden ve cehennemdeki zebanilerden bahsetmesi gereken bir adam, cami dışında da toplumun her kesiminden insanları bir araya getirebiliyor ve onlara günahkâr olduklarından ve cehennemde cayır cayır yanacaklarından değil de, hoşgörüden, sevgiden, diyalogdan bahsedebiliyordu? Bu nasıl bir din adamıydı ki, gazeteler onunla röportaj yapmak için yarışıyor ve yarışı kazananların tirajı birden ikiye üçe katlanıyordu? Bu nasıl bir din adamıydı ki, insanlar onun bir işaretiyle bütün imkânlarını seferber ederek modern okullar açıyorlardı? Üstelik öğrencileri başarıdan başarıya koşan seçkin okullar! Bu nasıl bir din adamıydı ki, daha Sovyetler Birliği dağılmadan olacakları sezmiş, hayret verici bir zamanlamayla Orta Asya'yı işaret etmişti ve şimdi Sibirya'nın bile ücra köşelerine kadar uzanan bir okullar zinciriyle geleceğin seçkinlerini yetiştiriyordu. Yedi yüzyıl önce 'Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil' diyen Mevlana'nın ve 'Gönüller yapmaya geldim' diyen Yunus'un diliyle konuşan bir din adamı; 'Gelin, diyordu, istesek de istemesek de bir arada yaşamaya mecburuz, o halde birbirimizi anlamaya çalışalım…"(1)

Hemen belirtelim ki her hadiseyi Mabud-u Mutlak olan zatında ve icraatında şeriki olmayan Hazret-i Allah'ımızdan (cc) bilenler olarak her güzelliği ve şahıslardaki fevkalade tasarrufatı da yine mülkün hakiki Mutasarrıfı'na veriyoruz. Böyle olunca da rahatlıkla bu yazı bir methiye değil, sosyal bir gerçeğe bakıştır diyoruz.

Evet, cami kürsülerinden yüreklere dökülen merhamet yüklü bu ses muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'dir. Bugün hakkında milletler arası mahfillerde değerlendirmeler yapılan ve vesile olduğu icraatlar, insanlığın huzuru ve esenliği için çok önemli görülen Hocaefendi kimdir?

Hocaefendi'nin çocuk yaşlarda anne ve babası vesilesiyle ruhuna işlenen, insanlığa rahmet Hazreti Muhammed (sas) ve sahabe sevgisi hayatının bütün merhalelerinde belirleyici unsur ve hareket noktası olacaktır. O, bir peygamber(sas) aşığıdır. Muhtereme validesinin anlatışıyla, Yedi sekiz yaşlarındayken geceleri yatağından sık sık "Lebbeyk ya Resulallah" diyerek uyanmaktadır. Bu tek hadise bile onun çocukluk yıllarının ruh portresini çok iyi yansıtır. Çocuk yaşlardan itibaren dînî ilimleri, zahiri ilimleri öğrenir. Aynı zamanda Erzurum'un manevi simalarından Alvar imamı Muhammed Lütfi (Efe) Hazretleri'nin çevresinde zaman zaman içe ait tasavvufa ait bir atmosfer soluklar. Doğum yeri olan ve çocukluk döneminin geçtiği Erzurum'dan sonra vazifesi vesilesiyle Edirne'den İzmir'e uzanan bir çizgide kürsüden gönüllere hitap eder. O'nu ilk keşfeden Muhterem Yaşar Tunagür Hoca'dır. Dini ilimlere vukufiyetinin yanında yaşayışı, beyefendiliğiyle ve üstün hitabetiyle hemen herkesin dikkatini çeker. Diyanette önemli vazifelerde bulunan ve kendisi de çoşkun bir hatip olan Yaşar Tunagür Hoca vesilesiyle kader iman hizmeti yollarını daha da genişletir ve Bornova'daki kürsüsünden asrın manevi hastalıklarına sebep soruların cevapları verilir. Birçok insan, özellikle üniversiteli gençler zihinlerini akrebin kıskacına alan imanî mevzulardaki şüphelerini kürsüde yer alan kutuya bırakır. Hocaefendi'nin çağı kuşatan cevaplarıyla zihinler ve gönüller arınır. Hocaefendi Doğuya vukufiyetinin yanında Batıyı da bilir. Özellikle gençlerin imani konulardaki şüphelerinin fen bilimlerinden geldiğini bildiği için bu konularda da donanımlıdır. Onun bu konulardaki okumaları ve bilgisi sadece dine şüpheyle bakan veya dini reddeden soruları cevaplamak için değildir. Hayata bakışında ve dini algılayışında, bir insanın marifetullah deryasında yol almasında fen bilimleri onun için önemli bir unsurdur.

Kendi ifadesiyle:"Eğer nesillerin dimağlarını yaşadıkları devrin fenleriyle gönüllerini de ötelerden gelen esintilerle donatarak, ruhlarında birer fener hâline getireceğimiz tarih menşuruyla, onları geleceğe baktırabilirsek, inanın bu uğurda sarf ettiğimiz şeylerin en küçük parçası dahi heder olmayacaktır."

Bir başka ifadeyle de onun düşünce dünyasında "Vicdanın ziyası din ilimleriyle aklın nuru fenlerin birlikteliği. "vazgeçilmezdir. Bu, asla dinde olmayan sonradan ortaya konan bir bakış açısı da değildir. İslam'ın özellikle sekizinci ve on ikinci asırlar arasındaki zaman dilimi fen bilimleri sahasındaki altın sayfalarla doludur. Bununla birlikte İslam dünyasında uzun asırlardır fen bilimleri gereken konumuna erişememiştir. Bir din âlimi olarak Hocaefendi de farklı olan bu konuyu da hayatına taşıması ve bu sahadaki okumalarıyla örnek olmasıdır. Hocaefendi fen bilimlerinin inananların dünyasında gereken yeri almasında ciddi tahşidatta bulunmuş örnek ve teşvikçi olmuştur. Bu açıdan o da dini ilimlerin yanında fen bilimlerine verdiği değerle maruf hemşerisi Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri gibi "Zülcenaheyn " sıfatını hak etmektedir.

Samimiyeti: Hocaefendi'nin hayatı bir samimiyet tablosudur. İbadetinde ve sevgisinde samimiyeti, tevazuu onu sevdiren en önemli unsurlardandır."Kibir bele bağlanmış taş gibidir, onunla ne yüzülür ne de uçulur ." diyen Efe Hazretleri gibi tam bir tevazu abidesi insanlardan ve sahabe hayatından aldığı derslerle her güzelliği Rahman'dan bilen bir düşüncenin ve hâl'in sahibidir. Bu hâl insanların onu sevmelerindeki en önemli sebeplerdendir.

 "…Ancak başarıyı açıklamak için bu da yeterli değil. Galiba büyülü kelime şu: Samimiyet! İnancında, sevgisinde, iddialarında, tevazuunda, yaşama tarzında samimiyet. Kendisiyle karşı karşıya gelindiğinde derhal fark edilen bu deruni samimiyet, başka bir şahsiyette tezahür ettiği takdirde insanı rahatsız edebilecek aşırı tevazuu şahsiyetinin ayırıcı hususiyeti haline getiriyor. Gerçekten tevazu herkese yakışmaz, 'Ben kibrin ikiz kardeşiyim!' diye adeta bas bas bağırır. Fakat Hocaefendi'ye son derece yakışıyor; yadırgamıyor ve başka türlü davranamayacağını, çünkü yaşama tarzının tevazu üzerine kurulu olduğunu biliyorsunuz. "(2)

Hocaefendi'nin tevazuu Hakka yakınlığıyla ilgilidir. O'nun(cc) büyüklüğü idrak edildikçe insan benliği Allah'ta fenaya doğru yol almaktadır. Hocaefendinin tevazusu işte bu seyri suluk denen manevi yolculukla ilgilidir. İzmir'e geldiği yıl Cahit Erdoğan Ağabey ilk vaazına teyple gelmediği Hocaefendi'nin vaazına mest olur diğer vaazlarını kasete çekmek ister; fakat Hocaefendi bunu reddedecektir. Cahit Erdoğan Ağabeyse bu işi bir hayır ve hizmet olarak görür ve vaazları gizlice kaydeder.

Birçok insanın ulaşmak istediği şöhret onun için bir şey ifade etmez. O'nun hedefi sofiyane ifadesiyle "Huş her dem"i yaşamaktır. Yani alınan tek bir nefeste dahi Allah'tan gafil olmamaktır Kendisiyle ilgili yazılıp çizilenler bile O'nu mukaddes hedefinden alıkoymaz, şöhret kalbini meşgul etmez: "Bazı insanlar, eğer bir yerde fakire ait bir yazı görmüşlerse hemen o gazete, dergi ya da internetle bizzat ilgilendiğim kanaatine varıyorlar. Hatta e-mail adresimi istediklerini ve yazışma talebinde bulunduklarını arkadaşlarımdan duyuyorum. Hâlbuki ben bazı dostlardan gelen mektupları dahi okuyamıyor, bir iki satırla da olsa cevap veremiyorum. İnternetle de hiç ama hiç meşgul olmuyorum."(3)

O, kalbin zümrüt tepeleriyle, Allah ve resulünün sevgisiyle meşguldür. Rızadan öte bir gaye bilmeyen böyle maneviyat insanları için önemli olan tek mesele Allah'la (cc) irtibattır. Tasavvufi ifadesiyle 'Halvet der encümen'i yaşamak yani 'Halk içinde Hakla beraber olmaktır. 'Rıza-yı İlâhi'nin en kestirme yollarından biri de ihlâs ve samimiyettir. Bir yönüyle, yaşadığını söylemek söylediğini yaşamaktır. Bir hitabet ustası olan Hocaefendi anlattığı hususları yaşamada son derece hassastır. İstirahat için uzanmasının, uykuya yatışının dahi efendimizin (sas) sünnetine uyması konusunda son derece duyarlıdır. Evet, nafile namazlarında bile en ufak bir sıra dışılık olduğunda "O ay dilimi tutar namaz demem! " diyen bir insandır O. Amellerimizde samimiyetin çok önemli olduğu sadedinde :" Bir tanesi Tabiîn'in büyüklerinden Tavus bin Keysan'a gelip "Bana dua eder misin?" deyince Tavus Hazretleri "Gönlümde dua edebilecek haşyet hissetmiyorum." örneğini verir, Hocaefendi.(4)

Hocaefendi'nin Zülcenaheyn oluşu sadece dini ilimlerle fen ilimlerini mezc etmesinde değildir. Onun tevazuundan ve hizmet anlayışından kaynaklanan deruni, iç boyutu da ayrıca ele alınması gereken bir konudur. Malum, Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri'nin eline padişah abdest suyu dökmekte, padişahın annesi ise havluyla beklemektedir. Bir ara heyecanını yenemeyen valide sultan :'Efendim bize bir keramet gösterseniz' der. Hüdai Hazretleri tebbessüm eder. Padişah elime su döküyor, validesi elinde havluyla bekliyor; bundan öte keramet mi olur' cevabını verir. Biz de muhterem hocamızın affına sığınarak şunu söylüyoruz: İnsanlığın ve İslam'ın hayrına bu kadar hizmetlere vesile olan bir insana manevi yönü nasıldır, iç dünyası zengin midir, manevi ikramlara mazhar mıdır? Gözüyle bakmak olsa olsa saf dillik olur. Bu konulara, özellikle maneviyatına ait meselelerin anlatımına çok değil hiç sıcak bakmadığnı bildiğim için çok hassas olduğu mevzuyu bu şekilde geçiyoruz. Fakat O'nun 'Kalbin Zümrüt Tepeleri' adlı on beş yılı aşkın zamandır yazdığı tasavvufî boyutlu çalışması O'nu bu yönüyle tanımak isteyenler için bir kaynak ve önemli bir fırsattır. O'nu yakından tanıyan ehl-i ilmin bu dört ciltte tamamlanacak eseri tanıtmaları da tarihi bir görev olsa gerek...

Bazı insanların himmeti, sevgisi milletiyle hatta insanlıkla da sınırlı değildir. Onların sevgisi canlı cansız bütün bir varlığı kuşatır. Hocaefendi 'Rahmetim gazabımı geçti.' diyen Zat-ı Zülcelal'in merhametinin, sevgisinin bütün gönüllerede duyulmasını ister. Yaratandan ötürü yaratılana duyduğu sevgi, Merhameti Sonsuz'u gönüllere duyurma isteğiyle mezc olunca Mevlana gibi bütün insanlığa hoşgörü ve sevgiyle açılmak gerekecektir. Çünkü sevgi paylaşmaktır. Âşık herkese maşukunu anlatacaktır. Allah Resulu 'Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira Allah'ın rahmetinden kâfir olanların dışında kimse ümidini kesmez.' ayeti indiği zaman ' Bugüne kadar ömrümde hiç bir şeye bu ayetin nüzulü kadar sevinmedim.' der. Hocaefendi'nin hareket tarzında merhamet en önemli unsurlardandır. O, Mevlana düşüncesiyle Yunus bakışıyla çağa seslenir. Medenilere hitabın, insanlara bir şeyler anlatmanın yolunun ilimden, sevgiden, iknadan geçtiğini bilir. Bu meyanda merhum Cem Karaca'nın Hocaefendi için söylediği 'Gözlerinize rahatça bakabiliyor bu şunu anlatıyor benim için, içinde hiçbir gıll u gış yok sizinle ilgili hiçbir art niyet yok.' demesi düşündürücüdür; sevgiyle bakarsanız sevgi görürsünüz. 'Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.'Hadisi ne güzel bir ölçüdür. Bugün Hocaefendi'nin yapmaya çalıştığı diyalog aslında İslam tarihinde hiç görülmemiş bir olay, bir bidat değildir. Yakın zamanda bile Hak dostlarından ilim adamlarından yabancılarla diyalog içinde olan kendi değerlerini onlara anlatan onlarca büyük gelip geçmiştir bu alemden. Merhum Muzaffer Özak Hoca, Prof. Hamidullah Hoca, Muhterem Şefik Can Hoca bu isimlerden bazılarıdır. Sevgi ve bilgi çağın dilidir. Mevlana bugün Batıda en çok okunan Müslüman sufidir. Bu açıdan hadiseye bakıldığında Hocaefendi'nin yapmak istediği çalışmanın İslamî bir geleneğin dinin özünde olan bir tarzın yeniden çağa uygun argümanlarla ortaya konmasından başka bir şey olmadığı görülür:

'Hocaefendi İslam'ın hiç şüphesiz yerli bir yorumunu temsil ediyor; yerli, fakat yerel değil! Bu yorum, içinde, İslam'ın özündeki cihanşümullük iddiasıyla İç Asya'dan kopup Anadolu'ya gelen ve İslam'ı birkaç asır içinde Tuna boylarına ulaştıran Horasan erlerinin dinamizmini ve teşkilatçılık dehasını barındırıyor. Açıkçası, Hocaefendi, üç kıta üzerinde, asırlarca, farklı dinlerden, mezheplerden ve farklı milletlerden toplulukları bir arada yaşatan, cami, kilise ve sinagoga yan yana faaliyet gösterme zemini hazırlamış bir tecrübenin içinden gelmektedir; birkaç asırdır küllenmiş olsa da...'(5)

Hocaefendi'nin belki adetullah'a da ters bir durum diyebileceğimiz dünyada herkesin aynı inancı paylaşması gibi bir beklenti içinde olduğunu sanmak herhalde yanlış olur. Diyalogla amaçlanan birbirine önyargılı insanların tanışarak, görüşerek daha huzurlu bir dünyaya adım atmalarıdır diyebiliriz. Bugün sathi bakışlarla diyalog çalışmalarına bakanlar, Hacı Bayram Camii'nin yanındaki Roma Mabedi'ni yıkıp yerle bir etmeyen camiyle bir Roma Mabedi'nin yan yana bulunmasında beis görmeyen bir gelenekten geldiğimizi, kendisine, inancına güvenen bir milletin mirasçıları olduğumuzu bilmeyen insanlardır. Diyalaoğun meyveleri de ortadayken hayatını Allah'a (cc) ve resulüne adayan insana veya insanlara dil uzatmak, Hak katında nasıl bir ameldir acaba?

Evet,'İnsan gider adı kalır, iyi kötü gönüllerde tadı kalır' derler. Zaman, inşaallah milletimiz için insanlık için sevgi ve huzur fidanlarını ekenlerin semerelerini görmemize şahitlik eder. Yine devran sevenlerin gurbette olan sevdikleriyle hasret gidereceği bir arşiyeye gelir inşaallah diyor, milletimiz ve insanlığın huzuru için Rahman ve Rahim olana duada olalım diyoruz.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Güneydoğu'da Cereyan Eden Hadiseler

Seyredin

O'na El Aç, Kullarına Değil!..

Dinleyin

Cennet'in Etrafındaki Sur

Dinleyin

Uşak Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Kendi durumunu hakikî mü'minlerin halleriyle kıyaslamak suretiyle kimse ye'se düşmemeli fakat dûnhimmetlik de yapmamalıdır. Dûnhimmet olma, Allah'a karşı ayıp, nimetlerine karşı da saygısızlık sayılır.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri