| Okuyun, Siz de Utanacaksınız!. |
|
|
| Fikri Akyüz, Internethaber | |
| 12.05.2006 | |
|
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Genel Koordinatörü sıfatı yanında Abant Platformu Genel Sekreteri de olan Salih Yaylacı "Fikri bey, Kimse Yok mu Derneği'nin organizatörlüğünde Pakistan'a gidiyoruz; gelme imkanınız var mı?" diye söyleyince ağzımdan çıkan ilk cümle "Salih bey, kimse olmasa bile ben varım.." dedim.. Ve bir önceki Cuma günü, üç gün sonra dönmek üzere yola koyulduk.. Hayır; "yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat.." demeyiniz; çünkü yemedim içmedim; çünkü yiyemedim, içemedim.. Yiyemedim, içemedim; çünkü damak tadımıza uygun bir tek yemek bulamadım; ama açlığa dayandım.. Dayanmak için özel bir çaba sarf etmedim; zira "açlığa bir ülkede nasıl dayanılır?" sorusunun cevabını, depremden dolayı yetim kalan 35 bin çocuk veriyordu. Evet, beni en çok üzen, bir insanın yetim kalmasıdır.. Beni en çok sevindiren ise genelde çocuklara özelde ise yetimlere okuma imkanı sağlanmasıdır.. Pak-Türk Uluslararası Eğitim Okulları'nın Pakistan'da uzun süredir hizmet verdiğini duyunca ve Türk öğretmenlerin öncülüğünde Pakistanlı çocukların kallavi donanıma sahip bu okullarda öğrenim gördüğünü görünce "helal olsun.." dedim; "eğitim hakkını engelleyenlere yazıklar olsun.." dedim; başka da bir şey demedim.. Kimse Yok mu Derneği aracılığıyla Türkiye'den yapılan yardımların "hayatiyet kazandığını", örneğin 10 tane okul yapıldığını gördüm.. Bu okulların başındaki Türkler, Bilkent mezunu, üç yabancı dil bilen, temiz yüzlü insanlardı.. Ve düşündüm ki bu tipolojideki insanlar, Türkiye'ye muazzam bir zarar veriyordu; çünkü hem teknik donanımı haiz hem de temiz yüzlü idiler, tek kusurları vardı, o da dindardılar(!) (Ama "Fethi Dede" ye sorarsanız, "bu yobazlar habire cami yaparlar, okula önem vermezler".. Keşke Fethi Dördüncü, "habire" Selanik'e gideceğine, bu okulların en azından "maketini" bir kez olsun görmüş olsaydı!.) Pakistan'ın "kardeş" ülke olduğu sürekli vurgulanır; ama taksisine bindiğim şoför, Türk olduğumu duyunca "ooo, my brother" dedi ve ısrarıma rağmen para almadı.. (Oysa bizim taksi şoförleri turistleri Taksim'den, 1 km ötedeki Harbiye'ye 10 km ötedeki "Aksaray dolaylarından" götürüyordu!.) Çünkü, Pakistan'da ağırlıklı olarak İngilizce konuşuluyordu; tabelalar İngilizce idi.. Araçlar sağdan ilerliyor; direksiyon aracın sol kısmında bulunuyordu.. Fakirlik diz boyu; pislik neredeyse kanıksanmıştı.. Tozlu sokağın ortasında açıkta satılan pilav elle yeniliyordu..(Gerçi, tozlu sokağın ortasında açıkta satılan pilav altın kaşıkla yenilse değişen ne olurdu?!) Okullardaki test soruları, İngiltere'de test edilip gönderiliyordu; çünkü Pakistan, İngiliz sömürgesiydi.. Ancak, 1947 yılında Hindistan'dan ayrılıp bağımsızlığını ilan eden Pakistanlılar ile Hindistanlılar arasındaki bir seremoni vardı ki, "enteresan ötesi" bir şeydi.. Pakistan ile Hindistan'ın Lahor kentindeki sınır kapısının her iki tarafına konulan tribünlerdeki insanlar, orta yerdeki alanda "sanal nümayiş" yapan Pakistanlı ve Hindistanlı askerleri izliyordu ve bu gösteri her gün tekrarlanıyordu.. Bizim ekip ise, Pakistanlıları alkışlıyordu.. (Eh, bu da doğaldı; çünkü biz kardeş ülkeydik.. Kardeşlik bir tarafa, sınır çizgisinin Pakistan tarafındaydık; arkamız sağlamdı!.) Bizim ekip bir ara öylesine coştu ki, içimden "eyvah, Hindistan askerleri ağır tahrik nedeniyle üzerimize çullanacak.." dedim ve aklıma, 35 bin yetimle birlikte iki kızımın yetim kalması geldi.. Ve üstelik benimle birlikte Salih Yaylacı, Yeni Şafak'tan Özlem Albayrak, Kanal 1'den Mehtap Altınok, bu "sanal askeri dalaş" töreninde sakız çiğniyordu.. Arkadaşlara, "İsterseniz sakızı çıkaralım.. Diyelim ki, Pakistanlıları alkışlamaktan dolayı şehit ya da gazi olamadık.. Ama tutuklanabiliriz.." dedim.. Çünkü, tören alanında Pakistan'ın kurucusu Cinnah'ın fotoğrafı vardı!. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







