Paranoya Anaforu Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Hamdi İşcan, herkul.org   
22.05.2006
Geçen kurban bayramında akrabalarımdan biri başından geçen bir hadiseyi heyecan ve helecan içerisinde şöyle anlatmıştı:

Mahalledeki ev hanımlarıyla birlikte haftada bir yapmaya çalıştığımız çay sohbetlerinde Pakistanlı depremzedeler için kurban parası toplayıp "Kimse Yok mu Derneği" vasıtasıyla onlara yardım eli uzatmaya karar verdik. Varlıklı insanlar da vardı grup içinde, maddi durumu itibarıyla fakir denebilecek insanlar da. Herkes imkanı ölçüsünde depremzedeler için bir hisse vaadinde bulundu. Daha sonra 'bütün bir grup olarak Efendimiz (sas) adına bir kurban keselim' teklifi oldu. Bunun için de değişik rakamlarda vaadde bulunuldu. Daha önce hisse vaadinde bulunamayan bir arkadaşımız "ben de şu kadar miktarla bu işin içinde olmak istiyorum" dedi.

O ablamızın durumunu hepimiz çok iyi biliyorduk. Kocasının sürekli, kalıcı olarak yaptığı bir işi yoktu. Ve şu anda da iş bulamadığından dolayı kocasının sıkıntılı bir durum içerisinde olduğunu biliyorduk. Ayrıca ilk öğretimde okuyan çocukları vardı. Arkadaşımız bilhassa kocasının işsiz kaldığı zamanlarda apartmanlarda merdiven temizliği yaparak evinin geçimine yardımcı olmaya çalıştığı için bütün bunlardan haberdardık. Bu sebeple ben uygun bir mekanda kendisine "ailevi durumunuzu biliyorum; siz kendi evinizde bile kurban kesemiyorsunuz, hayrınıza engel olmak istemem ama isterseniz bu vaadde bulunmayın" dedim. Hiç tereddüt etmeksizin kararlı bir ses tonuyla bana; "hayır hocam! Bizden çok daha ağır ve çetin şartlarda bulunan Pakistanlı müslüman kardeşlerimiz için benim de çorbada bir tuzum olsun. Hem Efendimiz (sas) adına kesilen böyle bir kurbandan ben mahrum olmak istemiyorum. İnşallah temizlik yapabileceğim iki-üç apartman daha bulur, bu parayı tamamlarım." dedi. İşin enteresan tarafı, Efendimiz (sas) adına kesilecek kurban için vaad edilen sadakalar toplandığında tam da bu kardeşimizin vaad ettiği ölçüde eksik miktar kaldığını gördük.

İşte Anadolu insanının fedakarlık anlayışı budur. Varsa verir, yoksa bir amele gibi çalışıp verme heyecan ve gayreti içinde bulunur. Irka, kana, kafatasına bağlı bir yaklaşım içerisinde söylemiyorum ama denebilir ki, kökleşen bir kültür olması dolayısıyla hasbilik ve civanmertlik Anadolu insanının genlerine nakşolmuş gibidir. Evet civanmertlik ve cömertliğin artık bu milletin bir tabiatı haline geldiğini, onun için karakteristik milli bir hususiyet arzettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hem bu anlayış sadece sel, kasırga, deprem gibi arzî ve semavî bela ve musibetler neticesinde ortaya çıkan, muvakkat heyecanlarla kendini gösteren, geçici bir his ve heyecan olarak tezahür eden bir anlayış da değildir. Bütün bir ömrü kuşatan, hayatın her safhasında sesini-soluğu duyuran hasılı bir hayat tarzı halinde kendini gösteren bir yaklaşımı ifade etmektedir.

Bundandır ki, fakirliğin bütün bir memleket sathında kol gezdiği bir dönemde, bir köşe başında, iki tekerlekli camlı bir pazar arabası içinde sattığı lahmacunlardan kazandığı parayla fakir çocuklar için bilmem kaç katlı bir yurt yapılmasına vesile olan "verme kahramanları" çıkarmıştır bu millet.

Bundandır ki, 30-40 yıllık çalışma hayatı sonunda, verilen emekli parasıyla ancak satın alabildiği evinin tapusunu, acil bir ihtiyaç olduğundan dolayı ertesi gün bir zarfın içine koyarak bir eğitim müessesesine vermek isteyen babayiğitlere dâyelik etmiştir Anadolu.

Bundandır ki, her gencin hayalini süsleyen, dünyevi imkanlar açısından en cazibedar mesleklere sahip olma imkanını sağlayacak fakültelere gitme imkanı varken, "ilimle, irfanla halkımızın maddi-manevi terakkisine vesile olmalıyız" anlayışla tercihlerini eğitim fakülteleri istikametinde kullanan nice genç karasevdalılar yetiştirmiştir bu topraklar.

Bundandır ki, çiçeği burnunda bu gençler, en gözde ve güzide üniversitelerden mezun olduktan sonra Orta Asya steplerinden Afrika'nın derinliklerine, Güney Amerika ülkelerinden Uzak Doğu'ya dünyanın en ücra yerleşim merkezlerinde vazife almayı kendi milletleri ve bütün bir insanlık adına bir vefa borcu bilip gençliklerini bu uğurda feda ediyorlar/feda etmektedirler.

Şimdi, içimizdeki bir kısım gözü dönmüş oligarşik azınlığa ne oluyor ki, yıllar ve yıllar boyu nabızları hep aynı fedakarlık ve civanmertlik hisleriyle atıp duran bu memleket evladlarına karşı bir türlü, düşmanlıktan geri durmuyor, eza ve cefadan bıkıp usanmıyorlar.

Böyle yürek yakıcı bir sorunun cevaplarından birisi şudur: Evet onlar eza ve cefadan bıkıp usanmıyorlar; usanmıyorlar çünkü onların akıl ve mantıklarını iptal, gözlerini kör edecek bir paranoya anaforu kendilerini kıskıvrak yakalamış bulunmaktadır. Şimdiye kadar emeksiz-zahmetsiz, gayr-ı meşru yollarla elde ettiği kazançlarla yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmayı bir marifet saydıkları, heva ve hevesin kucağında ömür tüketmeyi yegane gaye bildikleri için toplumun şuurlanmasından, bilinçli bir neslin bu topraklarda neşv u nema bulmasından fevkalade rahatsızlık duyuyor; rahatsızlık duymak ne kelime, anlaşılmaz vehim ve korkularla hop oturup hop kalkıyorlar. Yüksek duvarlar, koca koca plazalar arkasına kendilerini hapsettiklerinden, toplumla irtibatlarını bütün bütün kestiklerinden dolayı da halkı gerçek çehresiyle tanımıyor/tanıyamıyor, suçluluk duygusuyla yaptıkları zulümlere aynıyla karşılık verileceği zannıyla yürekleri ağızlarında korku üretiyorlar. Bu sebeple gerçek bilgiye dayanmayan "zan"larla, vehimlerle hareket ediyor, ihtimaller üzerine hükümler bina ediyor, kafalarında ürettikleri öcülerle boğuşuyor, stres ve hafakanlara giriyor ve böylece başkalarına eza ve cefada bulundukları gibi, aynı anda, kendi kendilerine de zulmediyor, hayatlarını karartıyor, yok yere kendilerini telef ediyorlar. Tam da, " Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzûr/Yıkıldı gitti cihândan, dayansın ehl-i kubûr" beytine mâsadak oluyorlar.

Allah aşkına, bir insan, bu ölçüde kendi halkından şüphe eder, bu ölçüde kendi halkından korkar mı? Eğer varsa bir şüpheniz, bir tereddüdünüz çıkın fildişi kulelerinizden, girin halkın arasına, didik didik edin o müesseseleri, en ince teferruatına kadar inceleyin o insanların hayatlarını, gözlemleyin, tetkin edin, gözlerinizi dikip o insanların gözlerinin içine bakın, sonra oturup bir kez daha ağzınızdan çıkanların, kaleminizden dökülenlerin muhasebesini yapın! Ben hiçbir okul idarecisinin, hiçbir yurt müdürünün hiçbir kimseye "hayır, kapılar sürmeli, giremezsiniz, sizi kabul etmiyoruz" dediğini duymadım. Gezin bir Anadolu'yu; bakın Edirne'den Hakkari'ye, Kars'tan İzmir'e bu sevdaya gönül kaptırmayan bir ilçe, bir belde bulabilecek misiniz?

O zaman hangi akılla, hangi mantıkla bütün bir topluma savaş açılıyor, tabir caizse böyle bir milli sinerji (eşzamanlı-uyumlu hareketten çıkan güç ) durdurulmaya, imar, inşa ve ihyayı hedefleyen böyle pozitif bir enerji engellenmeye çalışılıyor?

Önyargı tıpalarıyla kulaklarını tıkayanların, müstatil paranoya nöbetine yakalanmış olanların ne yapılırsa yapılsın bu ve benzeri sesleri duymadıklarının, bir manada duyamayacaklarının farkındayım ama bir kez olsun onlara sesimi duyurabilmeyi ne kadar arzu ederdim!

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Medya, isabetli-isabetsiz her türlü düşünceye açık bir müessese olması hasebiyle, millete ve millet ruhuna göre disipline edilmesinde zaruret vardır.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri